Efendimiz’in (sas) Hayatında Sebeplere Riayet ve Tevekkül

757

İrade, tedbir ve tevekkül, Allah Resûlü’nün hal, hareket ve hamlelerinin sacayaklarıdır. O, nübüvvet vazifesini yerine getirirken, Kur’ân’ı hayata taşırken, fert, aile ve cemiyeti ıslah edip yeniden şekillendirirken, karşısına çıkan problemleri çözerken hep iradesinin hakkını vermiştir. Bir taraftan Allah’ın, kendisini muvaffak ve muzaffer kılacağına inanıp itimat ederken diğer taraftan sebepler planında üzerine düşeni bihakkın yerine getirmek için akıl, mantık ve muhakemesini sonuna kadar kullanmış, karşılaştığı problemlerin çözümü adına alınabilecek bütün önlemleri almış, atılabilecek bütün adımları yerinde ve zamanında atmıştır. Ardından da emr-i ilahîye itaatinin ve ilahî iradeye saygısının bir gereği olarak Rabbine tevekkül etmiştir. Her zaman meseleyi, kendisine bakan yönleriyle birlikte, sebeplere riayet ve tevekkül dengesini gözeterek bir bütün olarak ele almıştır. Yirmi üç yıllık risâlet hayatının her karesi, bunun misalleriyle doludur. Biz, sadece bir savaş olarak okunmaması gereken Uhud’a odaklanarak O’nun bu yönünü ortaya koymak istiyoruz. 

Mekke’de bırakılan insanlar

Habeşistan hicretinin ardından yaşanan gelişmeler göstermişti ki müşriklerin, Müslümanlara tahammülsüzlüğü sadece Mekke ile sınırlı değildi. Onlar, Allah’ın nurunu söndürmeyi hedefliyor ve yeryüzünde nefes alıp veren hiçbir Müslüman kalmasın istiyorlardı. Bu yüzden her nereye giderlerse gitsinler Müslümanlar için en büyük tehdit ve tehlike, Mekkelilerdi. Nitekim hicretten sonra Medine’deki gayr-i Müslim gruplara gönderdikleri ültimatom mektupları ve komşu kabileleri Medine aleyhine kışkırtmaları da bu gerçeğe işaret ediyordu.[1]

Sebepler planında tehdit ve tehlikeyi bertaraf etmek ise her şeyden önce gelişmelerden zamanında haberdar olmaya bağlıydı. Ani bir saldırı, acı neticeler yaşanmasına vesile olabilirdi. Bundan dolayı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bazı Müslümanların, Mekke’de kalmalarına müsaade etmişti.[2]Henüz kimliği ortaya çıkmamış bu insanlar, Mekkelilerin nabzını yoklayacak, Mekke’deki havayı Müslümanlar lehine yumuşatacak, İslam’ı yok etmek için tasarlanan plan ve projeleri zamanında Medine’ye haber vereceklerdi. 

Bu çerçevede arkada bırakılanlardan birisi de Hz. Abbas’tı (radıyallahu anh). Hatta o mektup yazıp Medine’ye hicret etme arzusunu dile getirse de Allah Resûlü, “Ey amca! Yerinde kalmaya devam et! Zira senin Mekke’de kalman daha hayırlı ve güzel bir cihaddır!”[3]buyurmuş ve izin vermemişti. Mekkelilerin, Müslümanların varlığını tehdit ettiği bir ortamda Hz. Abbas’a verilen misyon, hayati bir öneme haizdi. Ki Bedir’in intikamını alma ve Müslümanları yok etme düşüncesiyle harekete geçen Mekkelilerin çıkışını, gönderdiği bir mektupla Allah Resûlü’ne haber vermişti. Bu da Müslümanlara kendilerini savunma adına gerekli istişareleri yapma, orduyu toparlayıp teçhiz etme ve her türlü tedbiri alma imkânı sağlamıştı.

Hızlı haberleşme ağı

Mekke ve civarındaki gelişmelerden zamanında haberdar olma, ancak hızlı bir haberleşme ağının kurulmasıyla mümkündü. Gönderdiği güvenlik ve istihbarat devriyeleriyle bölgeyi yakın takibe alan Allah Resûlü, kendisi de seferlere çıkmış, Mekke ile Medine arasında yerleşen kabilelerle güvenlik anlaşmaları imzalamış ve hızlı bir haberleşme ağı kurmuştu. İki şehir arasındaki mesafe yedi-sekiz gündü. Ama Hz. Abbas’ın Mekkelilerin çıkışını haber veren mektubu, Allah Resûlü’ne üç günde ulaşmıştı.[4]Arc’ta oturan Evs İbn-i Abdullah el-Eslemî de yaklaşan tehlikeyi haber vermesi için kölesi Mes’ûd İbn-i Huneyde’yi acele Allah Resûlü’ne göndermişti.[5]Yine Huzaa kabilesinden Amr İbn-i Sâlim de Mekkelilerin Zî Tuva’da toplandıklarını görünce yanına aldığı birkaç insanla beraber hemen harekete geçmiş ve Allah Resûlü’nü durumdan haberdar etmişti.[6]Bu da göstermektedir ki belli noktalarda haberleşme için hazır insan ve atlar bulundurulmaktadır. 

Gizlilik

Hz. Abbas’ın mühürlü mektubu, Allah Resûlü’ne tam Kuba Mescidi’inden çıkmış bineğine biniyorken ulaşmıştı. Mektubu, Hz. Übeyy İbn-i Ka’b’a okutan Allah Resûlü, kendisinden okuduklarını gizli tutmasını istemişti.[7]Ardından Hz. Sa’d İbn-i Rebî’nin evine geçmiş, içeride kimsenin bulunup bulunmadığını sormuş, aldığı ‘Kimse yok!’ cevabı üzerine ona, Hz. Abbas’ın mektubundan bahsetmişti.  Hz. Sa’d, bu gelişmenin Müslümanlara hayır getireceğini umduğunu söylemişti. Bu arada mektuptan haberdar olan Yahudiler ve münafıklar, sağda solda Allah Resûlü’ne üzücü bir haberin geldiği yaygarasını yapmaya başlamışlardı. 

Hz. Sa’d’dan da duyduklarını gizli tutmasını talep eden Allah Resûlü, Medine’ye doğru harekete geçmişti. Zira O, Mekkelilerin Medine’ye saldırmak için büyük bir güçle harekete geçtikleri haberini, şehir sakinlerinin korku ve endişeye kapılmalarına fırsat vermeden, en uygun zamanda, gerekli bütün istişâreleri ve değerlendirmeleri yaptıktan sonra bizzat kendisi vermek istiyordu. Bu arada Yahudi ve münafıkların nabzını da yoklamış olacaktı. Fakat meselenin hassasiyetini idrak edemeyen Hz. Sa’d’ın hanımı evdeki konuşmaları duymuş ve haber Efendimiz’den önce Medine’ye ulaşmıştı.[8]

Güvenlik devriyeleri ve nöbet

Medine’ye dönen Allah Resûlü, ilk olarak devriye birlikleri oluşturmuş ve onları, şehrin etrafında güvenliği temin etmek için görevlendirmişti. Yine her ihtimale karşı, gece boyunca hane-i saadetin etrafında nöbet tutmaları için bazı sahabîler de vazifelendirilmişti.[9]

İstişare ve Medine’nin içinde kalma teklifi

Allah Resûlü, meseleleri çözüme kavuşturma adına istişareye büyük ehemmiyet veriyordu. Toplumu ilgilendiren meselelerde genel kanaati almak ve herkesi çözümün bir parçası haline getirmek, problemden kurtulmak için aldığı tedbirlerin başında geliyordu. Bedir öncesi ani gelişen Ebû Cehil ordusu meselesini de ashâbıyla istişare etmiş ve son kararını öyle vermişti. Bu sefer de yaklaşan tehlike karşısında insanlara hâkim olan genel kanaati ortaya çıkarmak ve atılacak adımı onlarla beraber tespit etmek istiyordu. 

Kendisinin kanaati, Medine’de kalıp şehri içerden savunmaktı.[10]Zira O’nun gelişine kadar Medine’de, 120 yıldır devam eden iç savaşlar ve kan davaları vardı. Bundan dolayı evler çok sağlam, birbirine bitişik ve adeta kule şeklinde inşa ediliyordu. Kabilelerin mahalleleri, surlarla çevriliydi. İçerden müdafaa yapılırsa Mekke ordusu, sokak sayısınca parçalara bölünür ve böylece sayı üstünlükleri önemsiz hale gelirdi. Korunaklı evlerden ve kalelerden kadınlar ve çocuklar onları taş yağmuruna tutar, askerler de dağınık haldeki düşmanlarıyla daha rahat savaşırlardı. Üstelik Yahudilerin ve münafıkların Müslümanlara arkadan saldırma tehlikesi de doğal olarak giderilmiş olurdu.

İki kat zırh

Yapılan istişareden, Uhud civarında konuşlanan Mekke ordusuyla meydan muharebesi yapma kararı çıkmıştı. Bunun üzerine hane-i saadete gelen Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de yardımıyla üzerine iki zırh giymişti. Aslında O, canı hususunda ilahi himaye altındaydı: “…Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri emellerine kavuşturmaz.”[11]Fakat buna rağmen miğferini ve kalkanını da alarak sebeplerin hakkını veriyor ve savaşın gerektirdiği bütün tedbirleri fazlasıyla alıyordu.[12]

Yaş sınırı

Bedir’de olduğu gibi Uhud’da da Allah Resûlü, yaşı itibarıyla cephede zorlanacak gençleri orduya dahil etmemişti.[13]Hem onlara şefkat ve merhameti hem de bu gençlerin bulunacağı bölükte ordunun zayıflatılması ihtimali, O’nu böyle bir tedbir almaya sevk eden amillerdendi. Zira Mekkelilerin onları küçük görüp üzerlerine saldırması ve daha savaşın başında bir bir şehit düşmeleri, Müslümanların moralini bozabilirdi. Halbuki zafere giden yolda askerlerin moral ve motivasyonunun büyük etkisi ve katkısı vardı. Nitekim savaş başlayacağı ana kadar Allah Resûlü, Cuma hutbesi dahil onlara birkaç defa hitap etmiş; cesaret, azim ve iradelerini coşturacak konuşmalar yapmış ve sabrederlerse Allah’ın yardımını da arkalarına alabileceklerini haber verip onların morallerini zirveye çıkarmıştı.[14]A

Arkada kalanlar güvenli kalelere

Allah Resûlü, Uhud’a hareket etmeden önce arkada kalan kadın, çocuk, hasta ve yaşlıları güvenli, korunaklı kalelere yerleştirmiş; yaşlarından dolayı cepheye çıkmalarına izin vermediği gençlere de her ihtimale karşı onları koruma görevi vermişti. Böylece hem sivilleri koruma altına almış hem üzgün gençlere bir misyon yüklemiş hem de cepheye giden askerlerin akıllarının ailelerinde kalmasının önüne geçmişti. Zira başta Nadîroğulları olmak üzere Uhud’a iştirak etmeyen bazı grupların ne yapacakları tam olarak kestirilemiyordu.  

Hazırlıksız yakalanmama

14 Şevval hicretin 3. yılı Cuma günü, ikindi namazından sonra ordusuyla birlikte Uhud’a hareket eden Allah Resûlü, yolda ashabına dönmüş ve “Kim bizi şu kavimle (Kureyşlilerle) karşılaşmadan onların karşısına (Uhud’a) çıkarır?” diye sormuştu. Aralarından Hz. Ebû Hayseme (radıyallahu anh), “Ben, ey Allah’ın Resûlü!” diyerek bu göreve talip olmuş ve orduyu Mekkelilerle karşılaştırmadan farklı bir güzergahtan Uhud’a götürmüştü.[15]Burada da Allah Resûlü’nün temel hedefi, askerlerini muhafaza etmekti. Zira ordusu savaş pozisyonu almadan tuzağa düşürülebilir ve dağınık bir halde Mekkelilerle karşılaşması, büyük sıkıntılara sebep olabilirdi.

İzinsiz saldırmama

Allah Resûlü, Uhud’a doğru ilerlerken askerlerine “Hiç kimse benden habersiz ve izinsiz Mekkelilere saldırmasın.” buyurmuştu.[16]Zira ordu konuşlanmadan, askerlerin görevleri ve görev yerleri belli olmadan ve gerekli bütün hazırlıklar yapılıp savaş pozisyonu alınmadan yapılacak bir saldırıyla Mekkelilerle hazırlıksız savaşa tutuşulabilirdi. Allah Resûlü ise onları riske atmak istemiyordu.

Savaşın cumartesi gününe denk getirilmesi

Müslümanların Bedir’de kazandığı zaferi hazmedemeyen Nadîroğullarının reisi Ka’b İbn-i Eşref, Medine anlaşmasına ihanet olduğunu bile bile yanına aldığı altmış kişilik heyetle hemen Mekke’nin yolunu tutmuştu. Amacı Mekkelilere moral vermek, onları kışkırtıp Müslümanlardan Bedir’in intikamını almaya sevk etmekti.

Mekke’ye varınca Allah Resûlü’ne olan düşmanlığını açıkça ilan etmiş, Mekkelileri yeni bir savaşa kışkırtmak için onların kin ve nefretini artıracak, intikam hislerini coşturacak şiirler okumaya ve Bedir’de bir kuyuya gömülen şirkin önderlerine ağıtlar yakıp ağlamaya başlamıştı.[17] Bedirde kalanlara ağlayan Mekkeliler, Ka’b’ın yaptıklarıyla iyice gerilmiş, Bedir’in intikamını alacaklarına dair yeminler etmiş, adaklar adamışlardı. Böylece Ka’b, Mekkelileri, Allah Resûlü ile tekrar savaşmaya (Uhud’a) ikna etmiş, bununla da kalmayıp “Biz de sizinle beraber O’nunla savaşırız.” diyerek müşriklerle anlaşmıştı.[18]

Allah Resûlü, Ka’b’ın bu girişiminden ve Mekkelilere verdiği sözlerden haberdardı. Nadîroğulları, Mekkelilere her türlü desteği verebilir hatta Müslümanların arkada bıraktığı sivillere ya da cephedeki Müslümanlara arkadan saldırabilirdi. Her iki halde de Müslümanlar iki ateş arasında kalabilirdi. 

5 Şevval’de Mekke’den çıkan şirk ordusunun haberi, Allah Resûlü’ne 8 Şevval’de ulaşmıştı. Mekkeliler ise Uhud’a 12 Şevval çarşamba günü gelip yerleşmişti.[19]4 günlük hazırlıktan sonra Allah Resûlü, vardıkları gibi hemen Mekkelilerin karşısına çıkabilir ve onların yorgunluklarından istifade edebilirdi. Fakat O, Mekkelilerin karşısına 3 gün sonra 15 Şevval cumartesi günü çıkmıştı.[20]Cumartesi, Yahudilerin dinlenme günüydü ve onlar bugünde savaşmıyorlardı. Dolayısıyla kendi kutsallarını çiğneyip Müslümanlara arkadan saldırma ihtimalleri çok düşüktü. Böylece Allah Resûlü, Nadîroğulları tehlikesini ve onların Mekkelilere verdiği destek sözünü, savaşı cumartesi gününe denk getirerek savmıştı. Nitekim Uhud’da yaptıklarından dolayı Allah Resûlü’nün hakkında “Yahudilerin en hayırlısı” buyurduğu Muhayrık, Yahudileri anlaşmaya bağlı kalıp Müslümanlara destek vermeye çağırdığında onlar, Cumartesi’yi bahane edip uzak durmuşlardı.[21]

Nöbet ve devriye

Mescid-i Nebevî’den Uhud’a hareket eden Allah Resûlü, Şeyhayn’da gecelemek için orduyu durdurmuştu. Fakat Mekkelilere güven olmazdı ve gece Müslümanların dinlendiği yere baskın düzenleme ihtimalleri çok yüksekti. Bunun için tedbir almak isteyen Allah Resûlü, Hz. Muhammed İbn-i Mesleme komutasında elli sahabîyi, dinlenme yerinin etrafında nöbet tutmaları bazılarını da gece boyunca devriye gezmeleri için görevlendirmişti. Nitekim gece kampa saldırmak isteyen İkrime İbn-i Ebî Cehil, Hz. Muhammed İbn-i Mesleme’yi görünce adamlarını alıp geri dönmüştü.[22]

Tepeye okçular

Seher vaktinde Uhud meydanına geçen Allah Resûlü, sabah namazından sonra ashabından elli mahir okçuyu Ayneyn tepesine yerleştirmişti.[23]O’nu böyle bir tedbir almaya sevk eden amil, Mekkelilerin Halid İbn-i Velid komutasındaki 200 kişilik süvari birliğiydi. Onların tepenin arkasından dolaşıp Müslümanlara arkadan saldırma olasılığı çok yüksekti. Nitekim Allah Resûlü’nün düşündüğü gibi de olmuş Mekke süvari birliği arkadan Müslümanlara saldırma girişiminde bulunmuşlardı. Fakat her seferinde Allah Resûlü’nün aldığı bu tedbire takılmış ve başarısız olmuşlardı.

Okçulara tembih

Allah Resûlü’nün tepeye yerleştirdiği okçulara yaptığı tembih ise apayrı bir tedbir örneğidir. Zira en nihayetinde onlarda beşerdir ve savaşın seyrine göre karar verip tepeyi terk etmeleri muhtemeldir. Bu realiteyi dikkate alan Allah Resûlü, onları cephede görevlendirmekle yetinmemiş ve kendilerine şunları emretmişti:“Bizleri (yırtıcı) kuşların kaptığını görseniz de ben sizlere haberci gönderinceye kadar aslâ şu yerinizden ayrılmayın. Bizim düşmanlara galip geldiğimizi görseniz de yerlerinizden ayrılmayın, düşmanların bize galip geldiklerini görseniz de yine yerlerinizden ayrılmayın, bize yardıma da koşmayın.”[24]Bu sözler, onların cepheyi zamansız terk etmelerine karşı alınmış hayati bir tedbirdi.

Ordunun sırtını dağa verme

Allah Resûlü hemen hemen bütün cephelerde askerlerine karşı hissettiği engin merhametin bir neticesi olarak onları koruma adına gerekli bütün tedbirleri alıyordu. Bunların başında da ordunun sırtını dağa vermesi geliyordu.[25]Zira böylece hem arkadan bir saldırıya uğrayıp iki ateş arasında kalmalarının önüne geçiyor hem de muhtemel bir mağlubiyet karşısında can kaybını azaltmak adına dağa doğru çekilmelerini sağlıyordu. Nitekim birkaç saat sonra aldığı bu tedbirlerden birinin bozulması nedeniyle şartlar Müslümanların aleyhine döndüğünde aldığı bu önlemin meyvelerini toplayacak, O ve askerleri Uhud meydanından Uhud dağına çekilecekti. Uhud dağı ashabın hayatını kurtaran bir sığınağa dönüşecekti.[26]

Tevekkül

Allah Resûlü’nün hayatında tevekkül, tedbir zincirinin son halkasıdır. Müslümanların bu badireyi atlatması için irade, akıl, mantık ve muhakemesinin hakkını veren Allah Resûlü, sürecin en başından sonuna kadar gerekli bütün tedbirleri almış ve sonra da aldığı bu tedbirlere hayırlı bir netice ihsan etmesi adına Allah’a tevekkülde bulunmuştur. Aslında bu yönüyle kul için bütün işlerinde alınacak en son tedbir, tevekküldür. Kulun kendisine düşen her şeyi yaptıktan sonra neticeyi Allah’a havale etmesi, O’na sığınması ve O’nun yardımını arkasına almaya çalışması, adeta aldığı tedbirlere ruh üflemesi gibidir. İlahî takdiri dikkate almadan yapılan her hamle ve hareket, insanı farklı yerlere sürükleyebilir. Zira en nihayetinde hüküm, takdirlerinde bin bir hikmet bulunan Allah’a aittir.

Allah Resûlü, savaşın içerisinde ve sonrasında da tedbirler almaya devam etmiştir: Mekkeliler Medine’den ayrılıncaya kadar onları takip ettirmiş (onlar dönüş yolunda sivillere saldırmasın ve şehri yağmalamasın diye); geri dönüp tekrar saldırmalarını engellemek için yaralı halde ve yaralı askerleriyle birlikte Hamraü’l-Esed’e hareket etmiş; üç gün orada bekleyerek askerlerini, münafıkların ve Yahudilerin Uhud’daki netice üzerine oluşturduğu fitne havasından uzak tutmuş; oraya sadece Uhud’da kendisiyle birlikte olanları götürerek başta tepeyi terk eden okçular olmak üzere hepsini affettiğini ve hepsine güvendiğini fiili olarak göstermiştir (Bu da ashabın çok kısa zamanda duygu, düşünce ve aksiyon olarak toparlanmasına sebebiyet vermiştir).

Sonuç

Allah Resûlü, bir beşer, rehber, lider ve komutan olarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek için iradesini ortaya koymuş, asla “Ben peygamberim. Rabbimin beni koruyacağına dair vaadi var. Kudretini devreye sokar, Beni ve ümmetimi kurtarır. Evlerimizde oturup düşmanlarımızın helak olmasını bekleyelim ya da Uhud’a gidip meleklerin, Mekkelileri yerle bir edişini seyredelim…” gibi bir bakışın ve duruşun içerisinde olmamıştır. Zira problemler karşısında iradenin hakkını verme, alınması gereken bütün tedbirleri alma ve sonra Allah’a tevekkül, Kur’ân’ın bir emri ve Allah Resûlü’nün karar, karakter ve kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle ki “Deveni sağlam kazığa bağla sonra tevekkül et.”[27]buyuran Allah Resûlü, İsra yolculuğunda kendisine tahsis edilen bineği Burak’ı bile Mescid-i Aksa’da bir halkaya bağlamış ve ondan sonra Miraç yolculuğuna devam etmiştir.[28]

Uhud sürecinde de gerekli bütün tedbirleri almış ve ondan sonra Allah’ın yardımını beklemeye başlamıştır. Nitekim aldığı tedbirlere sadık kalınınca Allah’ın da yardımıyla muzaffer olmuş ve sadece birisi ihlal edilince kazanılan savaşın seyri değişmiş mutlak zafer muvakkat mağlubiyete dönüşmüştür. Bunun üzerine ashabı, bu hadiseden gerekli dersleri almış, ahiretleri adına da bir kayıp yaşamamak için neticeyi rıza ile karşılamış ve sabırla göğüslemişlerdir. Allah Resûlü’nün hayatını şekillendiren bu hali, bizler için her meselede özellikle de kritik anlarda ve kriz zamanlarında mutlaka örnek almamız gereken ayrı bir yönüdür.


Yazar: Sadık Sefer

[1]Ebû Dâvûd, Harâc 23 (3004); Beyhakî, Delâil 3/178, 179

[2]Bkz. Fetih Sûresi 48/25

[3]İbn-i Sa’d, Tabakât 4/25

[4]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/189

[5]İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 88

[6]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/205

[7]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/189

[8]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 189

[9]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/192

[10]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 377; Vâkıdî, Megâzî 1/193

[11]Mâide Sûresi 5/67

[12]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 378, 379; Vâkıdî, Megâzî 1/196, 199

[13]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 379; Vâkıdî, Megâzî 1/197

[14]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/195, 201; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs 2/188

[15]Bkz. İbn-i Hîşam, Sîre 379; Vâkıdî, Megâzî 1/199

[16]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 379; Vâkıdî, Megâzî 1/200

[17]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 371

[18] Taberânî, Kebîr 11/251 (11645); Taberî, Tefsir 7/143

[19]Bkz. Taberî, Târîh 2/502; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs 2/185 

[20]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 398

[21]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 391

[22]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/198

[23]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 379; Vâkıdî, Megâzî 1/200

[24]Bkz. Buhârî, Megâzî 17; İbn-i Hişâm, Sîre 379; Vâkıdî, Megâzî 1/203

[25]Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/200

[26]Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 394

[27]Bkz. Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyame 60

[28]Bkz. Müslim, Kitâbu’l-Îmân 74 

Bunları da beğenebilirsin