Şeytanî Bir Tuzak: Yalan Haber

1.211

Fert, aile, millet ve medeniyetlerin, tarih boyunca temel problemlerinden biri, asılsız haber/ler olmuştur. Özellikle belli maksatlar için üretilen ve sistematik bir şekilde dillendirilenleri, insanları ve müesseseleri zan altında bırakmış, aileleri dağıtmış, galeyana sebep olup anarşi doğurmuş, fertleri değişik korkulara hapsetmiş, toplumda güven bunalımı meydana getirmiş, zulme payanda kılınmış, önü alınamayan kavgalara, kan seylaplarına ve davalara sebebiyet vermiştir. Zira bu tür haberler, hak hukuk tanımayan, gözü kendi çıkarından başka bir şey görmeyen, hedefe giden yolda her şeyi meşru gören, insanî değerlerden yoksun ve muhatabını yok etmeye kilitlenmiş şahıs ve yapıların elinde kirli ve karanlık bir silaha çevrilmiştir.

Asr-ı saadette de çokları, İslam’ı bitirme, Müslümanları birbirine düşürme ve onları felce uğratıp yok etme adına bu alçakça yönteme başvurmuşlardır. Üstelik bu, risaletin geldiği günden itibaren var olagelen bir gerçektir ki İfk Hâdisesi’nde olduğu gibi değişik iftiralarla boyut kazanmış, en kritik anlarda ve hassas zeminlerde devreye sokulan bu haberler, çok geçmeden büyük şayialara dönüşebilmiştir. Vahiy geldiği günden itibaren o günkü Mekke idaresinin merkezi konumundaki “Dâru’n-Nedve”, adeta bir yalan haber merkezi gibidir; her gün bir yalan ve iftiraya sahne olmakta, Resûlullah’a karşı insanları şartlandıracak şayialar yaymaktadır. Bu şayiaların oluşturduğu şok, sarsıntı, karmaşa ve kargaşanın da elbette fert, toplum ve olayların gidişatına etki eden birtakım neticeleri olmuştur. Şimdi bunlardan bazılarını birlikte mütalaa edelim:

“Mekkeliler Müslüman oldu”  

Mekkelilerin takip, tazyik ve tasallutundan dolayı temel hak ve hürriyetlerini hayata geçirme imkânı bulamayan Müslümanlar, Allah Resûlü’nün yönlendirmesiyle Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Yüzü aşkın sahabî, Necaşî’nin memleketinde huzur bulmuş ve emniyet içerisinde kendi değerlerini yaşamaya başlamışlardı. Fakat akılları, Resûlullah’ta ve memleketlerinde kalmıştı. Arkada bıraktıklarının akıbetlerinden haberdar olmak için Mekke’den gelen her habere muttali olmaya çalışıyorlardı. Üç ay geçmişti ki Mekkelilerin, artık inat ve inkârlarından vazgeçip İslam’a girdikleri, arkada kalan Müslümanların emniyete kavuştukları ve Velid İbn-i Mugîre ile Ebû Uhayha’nın Allah Resûlü’nün arkasında secdeye vardıkları ifade ediliyordu. 

Devrin şartlarında Mekke ve Habeşistan arasında haberleşme veya duyulan haberi tetkik için günler, hatta haftalar gerekiyordu. Anlaşılan müşrikler, bu durumu fırsata dönüştürmek istemiş; rüşvet ve iftiralarla teslim alamadıkları muhacirleri, Mekke’de şartların değiştiğine dair asılsız bir haberle ikna edip geri getirmek istemişlerdi. Bir grup sahabî, dönüş için Allah Resûlü’nden mesaj beklemenin daha doğru olacağı şeklindeki kanaatlerini dile getirseler de bazıları, özellikle önde gelenlerden Velid İbn-i Mugîre ve Ebû Uhayha’nın Müslüman olduğu haberinin tesirinde kalmış, memleket özlemleri akıl ve muhakemelerinin önüne geçmiş ve “Bu ikisi Müslüman olduktan sonra, Mekke’de Müslüman olmayan kim kalır? Bize, kendi kavmimiz ve kabilemiz daha sevgilidir! Onlar da iman ettiğine göre dönelim memleketimize/yanlarına.” diyerek geri dönüş adına duydukları heyecanı dillendirmişlerdi. 

Bu haber üzerine Şevval ayında otuz üçü erkek, altısı kadın otuz dokuz kişilik bir kafile, Mekke’ye geri dönmek için yola koyulmuştu. Allah Resûlü’ne duydukları özlem ve vatan hasretleri, her şeyin önüne geçmişti. Büyük bir sevinçle ilerleyen muhacirler, Mekke’ye yaklaştıklarında Kinâneli bir gruptan, duydukları haberlerin asılsız olduğunu öğrenmişlerdi öğrenmesine ama bu sefer de Memleketlerine bu kadar yaklaşmışken Habeşistan’a geri dönmek kendilerine çok ağır gelmişti. Himayesiz bir şekilde Mekke’ye girmeleri ise çok tehlikeliydi. 

Korku içerisinde ne yapacaklarını istişare etmiş ve şu kararı almışlardı: “Mekke’ye girelim. Kureyşlilerin ne durum ve tutumda olduklarına bakalım. Sonra da Habeşistan’a geri dönelim!” Bunun üzerine aralarından bazıları, kendilerine eman verecek ve himaye edecek birilerini bulup Mekke’ye girdi. Kendisine sahip çıkacak akraba ve dost bulamayanlar ise gizlice Mekke’ye dahil oldular. 

Süveybit İbn-i Sa’d, Âmir İbn-i Rebîa, Abdullah İbn-i Mahreme, Sa’d İbn-i Havle, Amr İbn-i Ebî Serh gibi o gün Mekke’ye dönen muhacirlerin bir kısmı, Peygamber Efendimiz’in (sas) yanında Mekke’de kaldı ve zamanı geldiğinde de O’nunla birlikte Medine’ye hicret etti. Abdullah İbn-i Süheyl İbn-i Amr, Seleme İbn-i Hişâm, Hişâm İbn-i Âs gibi bir kısmı, akrabaları tarafından hapsedilip türlü türlü işkencelere maruz bırakıldılar ki Efendimiz (sas) ile Medine’ye hicret fırsatını da kaçırdı, haliyle Bedir ve Uhud’a da katılamadılar. Hatta onlardan bazıları, Medine’ye hiç hicret edemedi ve Mekke’de vefat ettiler.1

“Muhammed öldürüldü”  

Uhud’un başında ashâbın ortaya koyduğu cehd ve cesaretle Mekkeliler, kısa sürede bozguna uğramış ve dağılmışlardı. Öyle ki askerler, onların kaçarken arkada bıraktıkları ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Tam bu sırada Resûlullah’ın (sas) ordunun, iki ateş arasında kalmasını engellemek için bir tepeye yerleştirdiği okçuların büyük çoğunluğu, gördükleri manzara karşısında savaşın bittiğine hükmetmiş ve mevzilerini terk ederek emir gelmeden savaş meydanına inmişlerdi.

Hazır kıta bekleyen Mekkelilerin süvari birliği, onların tepeden ayrılmasıyla oluşan boşluğu değerlendirmek için hemen harekete geçmişti. Arkadan gelebilecek ani bir saldırıya karşı Allah Resûlü’nün aldığı tedbirden dolayı savaş meydanında rahat hareket eden sahabe, hiç ummadıkları bir anda saldırıya uğramışlardı. Üstelik durumu fark eden Mekkeliler, toparlanıp geri dönünce iki ateş arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir anda ve halde düşmanla karşı karşıya kalan Müslümanlar, düzensiz bir şekilde savaşıyordu ki meydanda bir ses yankılandı: “Muhammed öldürüldü!”

İbn-i Kamie isimli müşrik, Allah Resûlü’ne çok benzeyen Hz. Mus’ab’ı şehit etmiş ve Kureyşlileri sevindirmek için seslenmişti: “Muhammed’i öldürdüm!” Bunu duyan bir başkası, “Muhammed öldürüldü!” diyerek yüksek sesle bağırmıştı.2 bu sıralarda beklenmedik bir herc ü mercin içerisinde kalan Allah Resûlü, orduyu toparlamak için harekete geçmişti ki kendisi de bir kuyuya düşüverdi! Zira savaş boyunca O’nu yakından takip eden Ebû Âmir isimli bir şahıs, adamlarıyla birlikte muhtemel hareket noktalarına toprağın yumuşaklığından ve kargaşadan istifade edip kuyular kazmıştı. Ortalık toz dumandı ve üzerindeki iki kat zırhla kuyuya düşen ve yaralanan Allah Resûlü, kuyudan çıkamamıştı. 

Canla başla içine düştükleri cendereden çıkmaya çalışan sahabe arasında “Muhammed öldürüldü!” haberi, şok etkisi yapmış ve zaten bozuk olan moraller tamamen altüst olmuştu. Kılıç darbelerinin birinin inip diğerinin kalktığı bu süreçte haberi tetkik etme imkânı da bulamamışlardı. Üstelik İbn-i Übeyy’in ordu içerisinde bıraktığı münafıklar da “Muhammed öldürüldü!” diyerek yaygara kopartıyorlardı.

Yaralı bir halde yerde yatan Hz. Enes İbn-i Nadr, yanı başında söylentiye kapılıp sarsılan bir grubun konuşmalarına şahit olmuştu. Biri, “Abdullah İbn-i Übeyy’e haber gönderelim. Bizim adımıza Ebû Süfyan ile konuşup eman istesin. Böylece topyekûn kılıçtan geçirilmekten kurtuluruz.” derken bir diğeri de “Artık Muhammed öldürüldü. Ebû Süfyan ve askerleri gelip sizi öldürmeden kavminize geri dönün!” diyordu. Bir başkası, yaralı haldeki sahabîleri gezip bu haberi dillendiriyor ve onlara, cepheyi terk edip evlerine dönmelerini telkin ediyordu.

Konuşulanlara daha fazla tahammül edemeyen Hz. Enes İbn-i Nadr, güçlükle ayağa kalkmış ve şunları söylemişti: “Ey kavmim! Şayet Muhammed öldürüldüyse, bilin ki O’nun Rabbi öldürülmedi. Ne duruyorsunuz! Kalkın, siz de O’nun çarpıştığı ve öldüğü dava uğruna mücadele edin, vuruşun. Allah’ım! Ben, bu arkadaşlarımın söylediği sözlerden dolayı Senden af ve özür diliyorum. Ben bunların bu tür düşüncelerinden uzağım.” Bunları söyler söylemez de bütün gücünü toparlayıp düşman saflarına atılmış ve Uhud’un arkasından kokusunu duyduğu Cennet’e yürümüştü.

Aslında o bu duruşuyla şayiaya kapılıp şoka girenlere mümince duruşun nasıl olması gerektiği dersini veriyordu. Onun bu tavrına şahit olan Hz. Ömer, sarsıntıyı engelleme adına yaptıklarını takdir sadedinde “Allah’ın Kıyamet günü onu, tek başına bir ümmet olarak dirilteceğini umuyorum.” buyurmuştu.

Hz. Enes’i duyan ve onun gibi düşünen bazı sahabîler, savaşmaya devam etse de bir kısmı, elinden kılıcı bırakıp bir köşeye çekilmiş; bir kısmı, meydanı terk edip dağa çıkmış; bir kısmı, olduğu yerde kalakalmış; büyük bir kısmı da kılıçlarını atıp evlerine dönmeye durmuştu. Hatta yaşanan sarsıntıdan dolayı birbirine kılıç sallayanlar bile olmuştu.3Meydandaki bu hali çok iyi değerlendiren Mekkeliler, cephede kalanlardan 70 sahabîyi şehit etmiş, geriye kalanları da yaralamışlardı. Öyle ki yara almayan kimse kalmamıştı. 

Bu arada Allah Resûlü, düştüğü kuyudan çıkartılmış ve O’nu aramaya çıkan Ka’b İbn-i Malik, hayatta olduğunu görünce ashaba müjde vermek için nida etmek istemişti ki Efendimiz (sas) “susmasını” emretti. Ardından dağa çekilen Allah Resûlü, “Allah’ın kulları bana doğru! Allah’ın kulları bana doğru!” buyurarak kısa sürede şayiayla dağılan ordusunu da yanına toplamıştı. Görüldüğü gibi mücadelenin en kritik ve hassas anında ortaya atılan asılsız bir haber, savaşın akışına etki etmiş ve Müslümanlar üzerinde ciddi bir sarsıntı ve hasar meydana getirmişti.4

Bu asılsız haberin onlarda meydana getirdiği sarsıntıya dikkat çeken Cenab-ı Hakk, olayla alakalı indirdiği ayette “Muhammed, sadece Resûldür, elçidir. Nitekim ondan öncede nice Resûller gelip geçmiştir. Şayet O, ölür ya da öldürülürse, siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner ve dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükafatlandıracaktır.”5 buyurmuş ve adeta Hz. Enes ve arkadaşlarının duruşunu takdir etmişti.

“Ebû Süfyan karşı konulamaz ordularla geliyor” 

Ebû Süfyân, Uhud’dan ayrılırken gelecek yıl Bedir’de buluşmayı teklif etmiş Allah Resûlü de kabul buyurmuştu. Derken sözleşmenin zamanı yaklaşmış ve Medine’de sefer hazırlıkları başlamıştı. Umre için Mekke’ye giderken Medine’deki bu hareketliliğe şahit olan Nuaym İbn-i Mes’ûd, Ebû Süfyân ve arkadaşlarına, Medine’deki hazırlığı haber vermişti. 

Davetinin arkasında duramayan Ebû Süfyan, kendince çıkış yolları arıyordu. Zira Arab’ın nezdinde ahdin ve ahde vefanın mühim bir yeri vardı. Korkusuna, yaşanan kıtlık ve kuraklığı bahane ediyor ama hakkında “Korkmuş ve gelmemiş!” denilmesini de istemiyordu. Nuaym’ın gelişini fırsat olarak değerlendirmek istemiş ve ondan, Medine’ye geri dönmesini, “Ebû Süfyan, karşı konulamayacak bir kuvvet topladı.” haberini yaymasını ve Müslümanların Bedir’e hareketten caydırmasını talep etmişti. Şayet bunu başarırsa kendisine yirmi deve vereceğini vadetmiş ve Süheyl İbn-i Amr’ı da bu işe kefil göstermişti. 

Teklifi kabul eden Nuaym İbn-i Mesud, hemen Medine’ye dönmüş ve varır varmaz faaliyete başlamıştı. Sefere hazırlanan Müslümanların arasında geziyor, yanlarına sokuluyor, ne yaptıklarını soruyor ve aldığı “Söz verdik Bedir’e gideceğiz!” cevabı karşısında “Ne isabetsiz bir görüş ve ne yanlış bir karar! Beni dinleyin ve evlerinizde oturun. Bedir’e giderseniz kaçanlarınızdan başkası kurtulamaz.” diyordu. Sonra Allah Resûlü dahil bir yıl önce Uhud’da alınan yaraları hatırlatıyor ve Ebû Süfyan’ın karşı konulamayacak büyük kuvvetler topladığını söylüyordu.  

O bunları yaparken münafıklar da “Muhammed, bu ordunun elinden kurtulamaz.” diyerek kendisine destek oluyor, ashabın morallerini bozuyor ve sefere çıkmalarını engellemek için onları oyalıyorlardı. Yalan haberlerle yapılan bu algı operasyonlarından etkilenenler vardı ve neredeyse cepheye gitmekten vazgeçeceklerdi.

Bu asılsız haber ve Münafıkların söylemi o kadar etkili olmuştu ki bu durum Allah Resûlü’nü de harekete geçirmişti. Ashabını toplamış ve “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a and olsun ki kimse gelmese bile Ben, tek başıma yola çıkacak ve sözleşme yerine mutlaka gideceğim!” buyurmuştu. Gösterdiği bu kararlılıkla ordusunu derleyip toparlayan Efendimiz (sas), şayialarla oluşturulan suni korku atmosferine ashabını teslim etmemiş ve onlarla birlikte Bedir’in yolunu tutmuştu.

Diğer taraftan Ebû Süfyan ve adamları, propagandalarına devam ediyor, artık Müslümanların işinin bittiğini ve bir daha cesaret edip onların karşısına çıkamayacağını söylüyordu. Bunlar, olayın aslını öğrenme imkânı bulamayan insanlar üzerinde etkili oluyordu. Panayır için Bedir’e gelenlerden Mahşi İbn-i Amr, Efendimiz’i ve ordusunu Bedir’de görünce şaşırmış ve şunları söylemekten kendini alamamıştı: “Yâ Muhammed! Sen bu kuyuların başına Kureyş ile karşılaşmak için mi geldin? Hâlbuki bize anlatılanlara göre sizin, hepiniz öldürülmüş ve işiniz de bitmişti! Hâlbuki, şu anda panayırın büyük çoğunluğu sizlerden oluşuyor!”6

“Hz. Osman öldürüldü” 

Umre niyetiyle yola çıkan Allah Resûlü’nün yolu, Mekkeliler tarafından Hudeybiye’de kesilmiş ve yaklaşık 20 gün burada kalmıştı. Mekke’ye elçiler gönderiyor ve ısrarla, maksadının umre yapıp Medine’ye dönmek olduğunu haber veriyordu. Gönderdiği elçilerden birisi de damadı Hz. Osman idi. Onu da aynı mesajı ulaştırmak için göndermiş ve Mekke’den gelecek cevabı beklemeye başlamışlardı.

Hz. Osman’ın gidişinin üzerinden çok geçmemişti ki Hudeybiye’ye Mekkeliler tarafından şehit edildiği haberi ulaştı. Üstelik, ikinci bir haber daha gelmiş, umre niyetiyle Efendimiz’den izin alarak Mekke’ye giden on sahabinin de öldürüldüğünü söylüyordu! O âna kadar ortaya konulan duruşu derinden etkileyen haberlerdi bunlar. Zaten 19 yıldır yaşanan hadiseler de göstermişti ki Kureyşliler, Allah Resûlü ve Müslümanlar söz konusu olduğunda hukuku ve teamülleri bir kenara bırakabiliyorlardı. 

Haberi tetkik için birisini göndermek, onun hayatını da riske atmak anlamına geliyordu. Öte yandan, mü’mince bir kararlılığın, süreci yakından takip eden herkese gösterilmesi gerekiyordu. Bunun içindir ki Allah Resûlü (sas), bir ağacın altına gelip durmuş, büyük bir iştiyakla umre yoluna koyulan ve günlerdir ihramlı bir halde Hudeybiye’de bekleyen ashab-ı kiramı kendisine beyat etmeye çağırmıştı.

Ashâb-ı kirâm, birbirleriyle yarışırcasına yanına gelip teker teker Resûlullah’a beyat ediyorlardı. Hayatlarını ortaya koyuyor ve ne pahasına olursa olsun savaş meydanından geri durmayacaklarına ve şehit düşünceye kadar mücahede edeceklerine dair söz veriyorlardı. Bir noktaya gelince Allah Resûlü, elinin birisini yukarıya doğru kaldırmış ve onu diğer eliyle tutarak, “Allah’ım! Şüphesiz ki Osman, Senin ve Resûlü’nün bir işini takip için gitmişti.” diye Allah’a niyazda bulunmuştu. Ardından da elinin birini Hz. Osman’ın eli, diğerini de kendi eli olarak kabul edip gıyabında onun adına beyatını kabul ettiğini ifade etmişti. 

Çok geçmeden yeni bir haber gelmiş ve mü’minler, Hz. Osman ile umre için izin alıp Mekke’ye giden on sahabinin şehit edildiği haberinin asılsız olduğu müjdesiyle sevinmişlerdi. Belli ki birileri, böylesine kritik bir noktada bile Efendimiz’in (sas) diplomasiyi işletmesinden rahatsız olmuş; sayıları az ve teçhizatları sınırlı bulunan ihramlı Müslümanlar ile ateşe körükle giden Mekkelileri karşı karşıya getirmek istemişti. Ne var ki Rıdvan bey’atındaki duruşlarıyla, Allah Resûlü ve Müslümanların kararlılığını gören Mekkelilerin gözü korkmuş, silah ve mühimmatları yetersiz bile olsa Sahabenin Hudeybiye’de ortaya koyduğu bu birlik ve beraberlik karşısında anlaşmaya razı olmak zorunda kalmışlardı.7

“Mustalıkoğulları irtidat etti” 

Allah Resûlü (sas), Mekke’nin fethinin peşinden Müslüman olan Velid İbn-i Ukbe’yi zekât âmili olarak görevlendirmiş ve Mustalıkoğullarına göndermişti. Bilindiği gibi Velid’in babası Ukbe İbn-i Ebû Muayt, Allah Resûlü’ne çok kötülük yapanlardandı. Anlaşılan O, Velid’i kazanmak ve kalbini İslam’a ve Müslümanlara iyice ısındırmak istiyordu.

Bu arada zekât zamanının gelişiyle Allah Resûlü’nün göndereceği elçiyi yolda karşılamak isteyen ahali, atlarına atlamış ve yola koyulmuşlardı. Onları atlarına binmiş, kendisine doğru ilerliyor halde gören Velîd, korkuya kapılmış ve Medine’ye geri dönmüştü. Allah Resûlü’ne de zannını söylüyordu: 

“Onlar her halde seninle savaşmak için bir araya gelmişler!”   

Haber, dört yıl önce Müslüman olan Mustalıķoğulları’nın irtidad ettiğine delalet ediyordu ki bu, iki tarafı karşı karşıya getirecek tehlikeli bir durumdu. Müslüman oldukları günden bu yana her hususta İslam’a sadık kalan Mustalıkoğulları’nın, haberde bahsedilen şekliyle bir tavır ortaya koyması, Allah Resûlü’ne pek inandırıcı gelmemişti. Belki de aynı kabilenin bir ferdi olan Cüveyriye Validemiz gibi yakınları üzerinden farklı bilgiler alıyordu ki Müslümanları karşı karşıya getirecek oldu-bitti bir duruma meydan vermemek için haberi tetkik etmeye karar vermiş ve Hz. Halid’i göndermişti. Çok geçmeden Velid’in verdiği haberin doğru olmadığı anlaşılmış ve muhtemel bir fitnenin önüne geçilmişti.8

Olayla alakalı nazil olan ayette Allah (azze ve celle), o gün yaşanan bu konuyu genellemiş ve yarınlarda benzeri yanlışlıkların yapılmaması adına sıfatlar üzerinden bir hitapla, “Ey iman edenler!” demişti. “Herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın! Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”9

Sonuç

Görüldüğü gibi bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde üretilmiş asılsız haberler, Asr-ı Saadet’te de üretilmiş ve bunların, asırların en hayırlısının bünyesinde farklı sonuçları olmuştur. Genel olarak insanın aceleci oluşu, söz konusu haberlerin, suyun bulanık olduğu zamanlarda devreye sokuluşu, zaman, mekân ve imkân itibarıyla doğruluğunu tetkik etmenin mümkün olmayışı, muhtevanın, olayın yaşandığı ân ve insanların en hassas olduğu noktalarla alakalı oluşu ve hislere hitap edişi gibi sebepler, muhatapların etkilenme süresini ve sürecini   artırmıştır ki akl-ı selim araya girinceye, ortam duruluncaya ve haberin aslı ortaya çıkıncaya kadar bazı insanlar, kendilerini bir çaresizlik sarmalında görmüş, ümitlerine vurulan darbenin etkisiyle -geçici de olsa- bir kenara çekilme refleksi göstermişlerdir.

Muhtemeldir ki Allah (c), Resûlü’nün de (sas) içinde bulunduğu bir cemaat arasında böylesi olayları yaşatmakla sağlıklı çözüm yollarını kullarının görmesini murad etmiş ve uygulamasını da yine Habîbi’ne yaptırmıştır. Tecrübeyle görülmüştür ki bu tür haberleri yapanlar, her dönemin hassasiyet kesbetmiş konuları üzerinden hareket etmekte ve kamuoyunu yönlendirecek farklı argümanlar kullanmaktadır. İnsanların hassas sinir uçlarına dokunduğu için bu türlü haberler, beşeri realitelerin bir gereği olarak hisleri tesir altına alınmakta ve bir mü’minde her zaman canlı olması gereken iradeyi, akıl, mantık ve muhakemeyi devre dışı bırakabilmektedir. 

Öyleyse bugün bize düşen vazife, yeri geldiğinde yalan haberin bir silah olarak kullanılabileceği realitesini akıldan çıkarmamak; her zaman özellikle de fitne zamanlarında çok dikkatli olmak; asılsız olabileceği ihtimalini gözden hiçbir zaman çıkarmayıp haberi tetkik etmek; şayet araştırma imkânı yoksa hüküm verip harekete geçmek için aceleci davranmamak ve ne olursa olsun yalan habere teslim olmadan Kur’an ve Sünnet çizgisinde kalabilmektir. 


Yazar: Sadık Sefer

Dipnot:

  1. Detaylar, dönenlerin isimleri ve sonrasında yaşananlar için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/13-17; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/149-151
  2. “Muhammed öldürüldü.” diye bağıranın İblis olduğu da kaynaklarda ifade edilir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/31
  3. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/31
  4. Detaylar için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 3/150
  5. Âl-i İmran Sûresi, 3/144
  6. Detaylar için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/45
  7. Detaylar için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/73
  8. Detaylar için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 6/27; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1244; İbn-i Hacer, İsâbe 1570
  9. Hucurât Sûresi, 49/6
Bunları da beğenebilirsin