Sevdiklerimizi Ötelere Uğurlayamama ve Vefa

1.006

Bir gün Cibrîl-i Emîn, Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) gelir ve “Ey Muhammed, dilediğin kadar yaşa! Sonunda öleceksin! Dilediğini sev, bir gün ondan ayrılacaksın. İstediğini yap, sonunda mutlaka karşılığını göreceksin. Şunu iyi bil ki müminin şeref ve itibarı, gecelerini ibadetle geçirmesinde; izzet ve haysiyeti de gönül tokluğu içinde bulunup insanlara el açmamasındadır.”1 buyurur. Cibrîl’in “Dilediğini sev, bir gün ondan ayrılacaksın.” beyanından da anlaşılacağı üzere ölüm hem sevdiklerinden ayrılan hem de arkada kalanlar için ayrı bir imtihan vesilesidir.  Çünkü insanın, göz nuru gönül süruru yakınlarını kaybetmesi, dünyaya bakan tarafıyla yokluğunu kabullenmesi çok zordur; bu durum, insanı derinden sarsar, üzer ve hüzünlendirir. Özellikle anne ve babanın vefatı, evladı; evladın vefatı, anne babası için apayrı bir imtihandır. Kur’ân, “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.” buyurur ve insanın bu büyük imtihanına dikkat çeker. Ardından da “Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, “Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler.”2 buyurarak kalpleri, Allah’a ve ahirete imanla dopdolu olduğundan dolayı bu musibeti sabırla göğüsleyenleri ve emr-i ilahiye teslim olup rıza gösterenleri müjdeler.

Sabır, teslim ve tevekkül adına insan için sevdiğinin son anlarında yanında olmak, hizmetinde bulunmak, vedalaşmak, helalleşmek, cenazesine katılabilmek, ebedi aleme uğurlamak ve kabri başında dua etmek önemlidir zira bir nebze de olsa bu durum imtihanı hafifleştirir. Fakat insan, bazen acı haberi, sevdiklerinden çok uzakta, seferde veya gurbet/hicret diyarında alır. Bir de bu uzaklık, zalimlerin tasallutundan kaynaklanan bir ayrılıksa yakınlarını son defa görememenin, son anlarında yanında bulunamamanın ıstırabına, cenazesini teşyi ve kabrini ziyaret edememenin acısı da eklenir. Ayrı bir hüzün kaynağı bu hazin tablonun Asr-ı Saadet’te birçok örneği vardır. Özellikle haddi aşmışlığın, hasedin, hazımsızlığın, düşmanlığın ve hak ihlallerinin sebebiyet verdiği cebrî hicretler ve en temel hak ve hürriyetleri muhafaza adına çıkılan askerî seferler, bu çerçevede birçok hadisenin yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Bazen sıladakiler gurbetteki yakınlarının bazen de gurbettekiler sıladaki yakınlarının vefatını haber almış ve gelip de cenazesine iştirak edememişlerdir. İşte birkaç örnek:

Hz. Rukayye, Annesinin Cenazesine

Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) kızı Hz. Rukayye (radıyallahu anhâ), risaletin beşinci yılı Receb ayında Mekke’deki zulüm ve baskılardan dolayı eşi Hz. Osman (radıyallahu anh) ile birlikte Kızıl Deniz’i aşıp Habeşistan’a hicret etmişti. Onların hicretinden bir yıl beş ay sonra Mekkeliler, aralarında babasının ve annesi Hz. Hadîce’nin (radıyallahu anhâ) de bulunduğu akrabalarına boykot başlatmış; onları Kâbe’nin yanı başında açlığa, susuzluğa ve yalnızlığa mahkûm etmişti. 62 yaşında bu ağır ambargoya maruz kalan ve üç yıl çok çetin şartlarda Şi’b-i Ebî Talib’te yaşayan annesi, boykottan iyice zayıflamış ve hasta olarak çıkmış; dokuz ay sonra da bu hastalık sebebiyle vefat etmişti. Beş yıl dört aydır Habeşistan’da bulunan ve bu süre zarfında annesini hiç göremeyen Hz. Rukayye (radıyallahu anhâ), annesinin vefatını, haftalar sonra haber almış ve gelip cenazesine de iştirak edememişti. Kederini ve hüznünü Hz. Yakub gibi Allah’a arz etmiş, sabır ve metanet içerisinde hicretini sürdürmüştü. Bu arada Hz. Hadice (radıyallahu anhâ) de kızına hasret bir halde vefat etmişti…   

Hz. Ca’fer, Babasının ve Annesinin Cenazesine

Habeşistan’da aynı hüznü yaşayanlardan birisi de muhacirlerin sözcüsü Hz. Ca’fer (radıyallahu anh) olmuştu. Babası Ebû Talib, Allah Resûlü’nü desteklediği ve himaye ettiği için boykota alınmış ve o da ilerlemiş yaşına (83) rağmen üç yıl çok ağır şartlarda yaşamak zorunda kalmıştı. Bu süreçte aldığı darbeden dolayı iyice bitkinleşmiş, çok geçmeden yatağa düşmüş ve Hz. Hadîce’den kısa bir süre önce vefat etmişti. Babasını en son beş yıl dört ay önce gören Hz. Ca’fer, onun vefatını haftalar sonra haber almış ve gelip de cenazesine katılamamıştı. Aynı acıyı ve imtihanı annesinin vefatında da yaşamıştı. O, iman eden ve Medine’ye hicret eden annesinin vefatını da Habeşistan’da ve haftalar sonra öğrenmiş; onun da cenazesinde hazır bulunamamıştı. Annesi Hz. Fatıma Bint-i Esed’i (radıyallahu anhâ) de en son on iki yıl önce görmüştü. Efendimiz, dedesinin vefatından sonra taşındığı Ebû Tâlib’in evinde, üzerine titreyen ve âdeta kendisine 17 yıl samimi annelik yapan bu müstesna kadını, bizzat kabrine indirmiş, ilk sorguyu atlatıncaya kadar kabrine uzanmış ve gözyaşları içerisinde ötelere uğurlamıştı. O da oğluna hasret bir şekilde ahirete irtihal etmişti… Hz. Ca’fer, Allah’ın takdirine rıza göstermiş, bu ağır imtihanları sabırla karşılamış, ihlasla hicretini devam ettirmişti.

Allah Resûlü, Kızı Hz. Rukayye’nin Cenazesine

Müslümanları, doğup büyüdükleri Mekke’den çıkmak zorunda bırakan müşrikler, hicreti de hazmedememiş; Medine’ye saldırıp mü’minleri yok etmek için hazırlıklara başlamıştı. Bu saldırıyı organize etme adına içerisinde Müslümanlardan gasp ettikleri malların da bulunduğu bir kervanı, Şam’a göndermişlerdi. Medine’yi korumak için kervanı kontrol altına almaya karar veren Allah Resûlü, tam harekete geçeceği sırada kızı Hz. Rukayye’nin hastalandığını haber almıştı. Bunun üzerine damadı Hz. Osman’ı (radıyallahu anh), onun yanında bırakmış ve yola koyulmuştu. Zira kervanın Mekke’ye ulaşması, bütün Müslümanlar için büyük bir tehlike demekti.3 Kervan için yola çıkanlar, Bedir’de Mekkelilerle karşı karşıya gelmiş; büyük bir zafer kazanmış ve üç gün orada beklemişlerdi. 

Allah Resûlü, Bedir’den Medine’ye geri dönüş hazırlıkları yaparken Hz. Rukayye (radıyallahu anhâ) vefat etmiş ve O, kızının cenazesine katılamamıştı. Bedir zaferini halka müjdelemesi için önden gönderdiği Hz. Zeyd İbn-i Hârise, Medine’ye ulaştığında Hz. Rukayye, Cennütü’l-Baki’ kabristanlığına defnediliyordu. Annesinin hastalığında yanında bulunamayan, cenazesine iştirak edemeyen Hz. Rukayye, kendi hastalığı sırasında da cepheye gitmek zorunda kalan babasını yanında bulamamış ve O’nu son defa göremeden ötelere yürümüştü.4 

Allah Resûlü, Medine’ye dönünce çilekeş kızının kabrini ziyaret etmiş; bu sırada Hz. Fâtıma da gelmiş ve yanına oturup ağlamaya başlamıştı. Efendimiz, elbisesinin ucuyla onun gözyaşlarını silmiş ve ablasının vefatından dolayı büyük bir hüzün yaşayan kızını teselli etmişti. Bu arada gördükleri manzaraya dayanamayan diğer kadınlar da ağlamaya başlamış; Hz. Ömer (radıyallahu anh), onları susturmak isteyince “Ey Ömer! Bırak ağlasınlar.” buyurmuştu. Peşinden de kadınlara seslenip şu uyarılarda bulunmuştu: “Ağlayın, fakat Şeytan’ın bağırması gibi bağırmayın! Şayet ağlama kalpten ve gözlerden olursa Allah’tandır ve rahmettir. Şayet elden ve dilden gelirse (isyan ve dövünme içerirse) Şeytan’dandır!”5

Hz. Sa’d İbn-i Ubâde, Annesinin Cenazesine

Hicretin beşinci yılının başlarıydı. Şam’a giden kervanlara, Dûmetu’l-Cendel civarında saldırı düzenlenmeye ve tüccarlara işkence yapılmaya başlanmıştı. Ticaret yollarının tıkanması ve tüccarlara saldırılar, bölgede yaşayan halkın geleceği açısından büyük bir tehlike demekti. Üstelik son zamanlarda Medine’ye, saldırmak isteyen Kudaa ve Gassan gibi büyük kabilelerin burada toplanmaya başladığı haberi de gelmişti. Bu iki problemi yerinde çözmek isteyen Allah Resûlü, Rebiülevvel ayında Dûmetu’l-Cendel’e sefere çıktı. Yanında Ensar’ın ileri gelenlerinden ve Hazrec’in başkanı Hz. Sa’d İbn-i Ubâde de vardı. Ordu hareket ettikten bir müddet sonra Hz. Sa’d’ın annesi Hz. Amre Bint-i Mes’ud (radıyallahu anhâ) vefat etmiş ve Cennetü’l-Baki’ kabristanlığına defnedilmişti. Annesinin vefatını ve defnini, Hz. Sa’d, bir ay sonra ordu Medine’ye döndüğünde haber almış ve çok üzülmüştü.6 

Allah Resûlü, onu da alıp Hz. Amre’nin kabrini ziyaret etmiş ve üzerine cenaze namazı kılmıştı. Namazdan sonra Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah! Annem vefat etmeden önce benimle konuşabilseydi kesin bir hayır yapmayı veya bir vakıfta bulunmayı vasiyet ederdi. Şimdi ben, annem adına bir hayır yapabilir ve bir vakıfta bulunabilir miyim?” diye sormuş ve “Evet!” cevabını almıştı. Bunun üzerine Hz. Sa’d, “Hayrın, en faziletlisi ve üstünü hangisidir?” diye sormuş Efendimiz de “Bir kuyu kazdırıp insanların temiz su ihtiyacını karşılamandır!” karşılığını vermişti. Hz. Sa’d, kısa zamanda bir su kuyusu kazdırmış, insanların kullanımına sunmuş ve “Bu kuyu, Sa’d İbn-i Ubâde’nin annesi adına bir hayrattır!” demişti. Ayrıca kendine ait bir bahçeyi, annesine adına Allah yolunda vakfetmişti.7

Allah Resûlü, Hz. Ca’fer’in ve Hz. Zeyd’in Cenazesine

Efendimiz, Mute’de yine çok sevdiği azadlısı Hz. Zeyd İbn-i Harise ile 15 yıl ayrılıktan sonra kavuştuğu ve bunu Hayber’in fethine eş tuttuğu amcaoğlu Hz. Ca’fer’i (radıyallahu anhumâ) şehit vermişti. Medine ile Mute’nin arası çok uzaktı ve O, Hz. Zeyd ile Hz. Ca’fer’in defnine de iştirak edememişti. Onların şehadet haberini alınca hüzünlü bir şekilde Mescid-i Nebevî’ye gelmiş ve O’nun bu hali ashâbını da hüzne boğmuştu. Ardından minbere çıkmış ve ezan okunmasını talep etmişti. Ezanı duyan halk toplanınca üç defa “Allah’ım! Onlara bütün hayır ve sevap kapılarını aç!” diye niyazda bulunmuş ve tek tek nasıl şehadete yürüdüklerini anlatmıştı. Her birini anlattıktan sonra “Kardeşiniz için, Allah’tan mağfiret dileyiniz!” buyurmuştu. Ashâb-ı kiram da onlar için Cenâb-ı Hak’tan mağfiret talep etmişti. Defnine katılamadığı ve cenazesini gıyabında kıldırdığı Hz. Necâşi (radıyallahu anh) için de aynı talepte bulunmuştu.8

Sonuç

Ölüm, ölen için ebediyet alemine bir göç olsa da arkada bıraktıkları için apayrı bir hüzün ve imtihan sebebi. Özellikle ansızın geleni, gurbetteyken haber verileni. Vedalaşamama, helalleşememe, son anlarında yanında olup ötelere giderken yolcu edememe yürek burkan bir hal. İnsanı alıp götüren, hatıralarda gezdiren, muhasebeye sevk eden, bırakılan boşlukları hatırlatan ve gözyaşlarını katlayan bir durum. Görüldüğü üzere alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, en yakın akrabaları ve ashâbı da benzeri acılar yaşamış ve anne babalarının, çocuklarının ve sevdiklerinin cenazesine katılamamıştır. Bir gün dönünce kabirlerini ziyaret etmiş, mağfirete nail olmaları için dua dua yalvarıp yakarmış ve sevap defterlerini açık tutma adına hayır hasenatta bulunmuşlardır. 

Benzeri acıları yaşayan mü’minlerin de yapması gereken yukardaki örneklerden de anlaşılacağı üzere bu ağır imtihanı sabır ve metanetle karşılamak, ötelere gidenler için Cenâb-ı Hak’tan sık sık bağışlanma talep etmek, rahmetle anmak, onlar adına su kuyuları gibi diğer insanlara ve canlılara faydası dokunan vakıflarda bulunmaktır. “İnsan ölünce, şu üç ameli dışında bütün amellerinin sevâbı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen ilim, arkasından duâ eden hayırlı evlâd.”9 hadisinden de açıkça anlaşılacağı üzere bazı noktalarda ölenin sevap kapısı açık bırakılmıştır ve sevenlerine düşen bu kapılardan ona yardımcı olmaktır. Bunun da başında Cenâb-ı Hak’tan onun için mağfiret talep etmek gelir: “Bir kimsenin ahiretteki derecesi yükseltilir. Bunun üzerine o kimse ‘Bu nasıl oldu, nereden geldi’ der. Kendisine: ‘Bu senin için evlâdının yaptığı istiğfar sebebiyledir!’ denilir.”10

Vefatından elli yıl sonra annesinin kabrini ziyaret etme imkânı yakalayan Allah Resûlü, annesi adına Allah’tan bunu talep etmiş;11 cenazesine iştirak ettiği hemen herkese mağfiret duasında bulunmuş ve ümmetine de bunu emir ve tavsiye etmiştir. Bu çerçevede O’nun, “Ey Rabbimiz! Hesabın görüldüğü gün, beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret buyur!”12 duasını, her namazın teşehhüdünde okunacak dualar arasına yerleştirmesi ne büyük bir incelik ve hikmettir! Evladın, anne babası için yapması gereken istiğfarı, hatırlamasına bırakmamıştır!

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Hâkim, Müstedrek, 4/360; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsad, 4/306; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 2/252
  2. Bakara Sûresi 155, 156
  3. Mekkeliler, bu kervandan elde ettikleri geliri, daha sonra Uhud savaşını organize etmek için kullanmışlardı.
  4. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1518; İbn-i Hacer, İsâbet 1872
  5. İbn-i Hacer, İsâbet 1872
  6. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbet 1927
  7. Bkz. Buhârî, Vesâyâ 20; Tirmizî, Cenâiz 47; İbn-i Sa’d, Tabâkat 8/; İbn-i Hacer, İsâbe 1927
  8. Bkz. Buhârî, Cenâiz 60
  9. Müslim, Vasiyye 3; Ebu Dâvud, Vesâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36
  10. İbn-i Mâce, Edeb 1
  11. Bkz. Müslim, Cenâiz 36; Ebu Dâvud, Cenâiz 75
  12. İbrahim Sûresi, 14/41
İlgili diğer yazılar