Peygamberler ve Yılgınlık Göstermeme Sünneti

474

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvet hayatı boyunca her ne pahasına olursa olsun başına gelen bütün bela ve musibetleri göğüslemiş ve son nefesine kadar ümidini ve mücadele azmini asla kaybetmemiştir. Herkesin adeta müdafaadan ümidini kesmek üzere olduğu yerde O, yeni hamleler yapan ve kendisine tabi olanları zaferlerden zaferlere doğru koşturan bir sevk ve idare anlayışına sahipti. Bu yönüyle O, ümmetine nice örneklikler sunmuş ve kıyamete kadar ümmetin karşılaşacağı benzeri maddi-manevî bela ve musibetler karşısında kendilerine çözüm ve çıkış yollarının temel esaslarını ders vermiştir. Bu çerçevede Allah Resûlü ve hatta diğer bütün peygamberlerin ortak bir tavrı da hadiseler karşısında sarsılmamaları ve ortaya çıkan maddî-manevî problemler karşısında ümitsizliğe kapılıp yılgınlık göstermemeleridir. Şayet onlar yılgınlık gösterip davalarından vazgeçselerdi risâlet vazifesini yerine getirmemiş olurlardı.

Peygamberler, Yılmayan Rehberlerdir!

Kavminin içinde dokuz yüz elli yıl yaşayan ve hak ve hakikati ruhlarına duyurmaya çalışan Hz. Nuh (aleyhiselam), onların icabet etmeyişi ve kendisiyle alay edip kınamalarına karşı sarsılmaz, risalet görevinde elini gevşetmez ve asla yılgınlığa düşmez. Hz. İbrahim (aleyhisselam) babasının tehditlerine ve kavminin karşı çıkmasına rağmen davasından taviz vermez ve her türlü tehlikeyi göze alarak onlarla yılmadan mücadele eder. Taptıkları putların ne kadar aciz ve işe yaramaz olduklarını göstermek, dolayısıyla onların ilah ve mabut olamayacağını ders vermek adına onları kırma planı yapar ve bunu korkusuzca uygular. Olayın faili olarak yakalanır ve ateşe atılır. İlahi inayet ve ikramla kurtulan Hz. İbrahim davasından dönmez ve Nemrud’un şerrinden eşi Sâre, yeğeni Lût ve diğer inananlarla birlikte önce Harran’a sonra Şam’a hicret eder. Tebliğ çalışmalarına bir müddet burada devam eden Hz. İbrahim oradan da Mısır’a geçer. Mısır’da fazla kalamayan Hz. İbrahim sonunda Filistin’e göçer ve tevhid mücadelesini orada sürdürür. İç içe nice hicretler ve mağduriyetler yaşatılan Hz. İbrahim de asla ümitsizliğe kapılmaz…

Hz. Hûd (aleyhisselam), kavmi tarafından akılsızlık, beyinsizlik, dalalet, bölücülük ve Allah adına yalan uydurmakla itham edilmesine rağmen her türlü zulüm ve zorbalığı hüner sayan bu güruha karşı helak edilecekleri ana kadar yılmadan tebliğ ve irşat faaliyetine devam eder. Hz. Lût (aleyhisselam) kavminin her türlü alay, baskı ve tehditlerine hiç aldırmaz; Allah’a karşı gelmekten sakınmalarını, kendisine itaat etmelerini, insan onuru ve haysiyetiyle bağdaştırılamayacak kötülüklerden uzak durmalarını anlatmaya devam eder. Kavmi, böyle devam ederse kendisini vatanlarından süreceklerini bildirmesine rağmen o, hakkı korkusuzca seslendirmeyi sürdürür. 

Hz. Yusuf, uğradığı bütün zulüm ve eziyetlere rağmen tevhit mücadelesinde asla yılgınlık göstermez ve vazgeçmez. Nitekim Allah Resûlü, O’nun bu yönünü anlatırken “… Eğer ben, onun kadar zindanda kalsaydım, sonra beni çıkarmak üzere davetçiler gelseydi ben hemen onlara icabet ederdim.”1 buyurur ve sahip olduğu tevazuyu da ortaya koyar.

Hz. Musa, Firavunun tehditleri karşısında korkmaz ve İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarmak için ümitle mücadele eder ve bu uzun süreçte asla yılgınlık göstermez. Kudüs’ün fethi için kırk yıl Tîh çölünde çok ağır şartlar altında kavmini yetiştirmeye gayret eder. Hz. İsa, içinde yaşadığı toplumu tevhit inancına ve sadece Allah’a kulluğa çağırır, Tevrât’ı tasdik eder, onlara namaz ve zekâtı emreder. Yahudiler, O’nun tebliğ ettiği bu mesajlardan hoşlanmaz ve onu tehdit eder; vazgeçirmek isterler. Ancak O, bunlar karşısında yılgınlık gösterip tebliğden vazgeçmez. Sonunda O’nu çarmıha germek için harekete geçerler. Allah (celle celâluhu), Hz. İsa’yı, onların arasından alır ve katına yükseltir.

Karalamalar Karşısında Yılmadı 

Allah Resûlü, diğer peygamberler gibi Allah’tan kendisine indirilen vahyi, tebliğe başladığında hak etmediği saldırılarla karşılaşır. O’na da kavmi, “Şair, kâhin, sihirbaz ve mecnûn” gibi ithamlarda bulunur, alaya alıp hakaret eder ve insanlar üzerindeki tesirini kırmaya çalışırlar. Ancak O, 13 yıl süren bu iftira, tezvîr, karalama ve hatta fiili saldırılar karşısında asla yılmaz, büyük bir ümit ve kararlılıkla yoluna devam eder. Mekke çevresinde kurulan bütün panayırları İslam’ın tebliği adına büyük bir fırsat olarak değerlendirir. Bu çerçevede 1-20 Zilkâde arasında Ukaz’da, 20-30 Zilkâde arası Mecenne’de, 1-8 Zilhicce arası Zülmecaz’da ve 8-12 Zilhicce arası Mina’da kurulan bütün panayırları gezer ve insanları İslam’a çağırır. On yıl kesintisiz sürdürdüğü bu tebliğ ve davet faaliyetinde onlarca kabileye ulaşır ve davette bulunur.

Dördüncü yılda başlayan bu tebliğ faaliyetlerinde, yedi yıl boyunca hiç kimse kendisine inanmaz. Sekizinci yılda 6, dokuzuncu yılda 12 ve onuncu yılda (ki risaletin 13 yılı oluyor) ise 75 kişilik Medine’den Mus’ab İbn-i Umeyr’in rehberliğinde gelen grup kendisini tasdik eder ki bu insanların imanı ile Medine’ye hicretin kapısı açılır. Hiç şüphesiz, hicretin sekizinci yılında Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlığı kabul eden bu kabilelerin İslam’a girişinde ilahî inayetin yanında yaklaşık on yıl panayırlarda çekilen bu çilenin ve asla yılgınlığa düşmeden, iman ve ümitle ısrarla sürdürülen davetin büyük etkisi olmuştur.  

Yakın Takip Bile O’nu Yıldıramadı!

Allah Resûlü, nübüvvetin dördüncü yılında İslam’ı açıktan açığa tebliğ etmeye başlayınca Müşrikler tarafından yakın takibe alınır. O, bahsettiğimiz panayırlarda İslamî hak ve hakikatlere tercüman olurken azılı düşmanlarından amcası Ebu Leheb ve Ebû Cehil de peşindedir. Efendimiz’in konuşma ve davetinden sonra hemen devreye girer ve O’nun yalancı, bölücü ve fitneci olduğunu iddia ederek insanların zihinlerini kirletir ve davetini boşa çıkarır, hatta O’nu taşa tutarlardı. O, bütün bu yakın takip, engelleme ve eziyetlere rağmen asla yılgınlık göstermez ve davetinden vazgeçmez; aksine gayretini artırırdı. 

Bir gün Zülmecaz panayırında bir grup insana “Ey insanlar! Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Sizi sadece O’na ibadet etmeye ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamaya davet ediyorum. Gelin beni tasdik edin ve bana destek olun ta ki risâlet vazifemi tam olarak yerine getirebileyim!”  diye hitap eder. 

Bunun üzerine onu adım adım arkadan takip eden Ebu Leheb söze girer ve “Ey insanlar! Sakın bu adama kulak vermeyin; çünkü o bizim dinimizden uzaklaşmış bir yalancıdır. Dikkatli olun sizi aldatıp atalarınızın ilahlarından vazgeçirmesin! Ey filan oğulları! Bu sizden Lât ve Uzza’dan sıyrılmanızı, bölgenizde müttefikiniz olan Mâlik İbn-i Ukayş oğullarını terk etmenizi ve kendi getirdiği bid’at ve dalâlete tabi olmanızı istiyor. Asla onu dinlemeyin ve O’na tabi olmayın!” diyerek bağırır.2 Üstelik bununla da yetinmez; elindeki taşlarla Efendimiz’i taşlar ve O’nu kan revan içinde bırakır.3 Fakat bütün bunlara rağmen Allah Resûlü, yılgınlık gösterip ümitsizliğe kapılmaz ve asla tebliğ görevini aksatmaz.    

Üç Yıllık Boykota Rağmen Yılmayan Nebi 

Her türlü baskı ve işkencelerle Allah Resûlü’nü ve inananları, davalarından vazgeçiremeyen müşrikler, toplu boykot kararı alır ve uygulamaya başlarlar. Muttaliboğulları ve Haşimoğullarına herhangi bir şey satmayı ve almayı yasaklar, onlarla akrabalık bağı kurmayı ve gözetmeyi askıya alırlar. Boykotun uygulandığı Şi’b-i Ebi Talib’i de kontrol altında tutar ve yardım ulaştırılmasına da mâni olurlar. Böylece onları açlığa mahkûm ederek pes ettirmeyi ya da açlıktan toplu helak olup gitmelerini hedeflerler. Üç yıl süren bu boykot döneminde büyük yokluklar ve hastalıklar yaşanır. Hatta bundan dolayı pek çok kimse hayatını kaybeder. 

O günlerde yaşanılan gıda sıkıntısını, Sa’d İbn Ebi Vakkas’ın anlattığı şu vaka çok net olarak özetler: “Bir gece vakti ihtiyacım için dışarı çıkmıştım. Küçük abdestimi yaparken yerde bir şey olduğunu hissettim. Bir de ne göreyim. Bir deve derisi parçası! Onu hemen aldım ve yıkadım. Bir miktar ateşe tuttum. Daha sonra iki taş arasında biraz ezdim. Sonra yemeğe başladım. Ağzıma bir parça ondan alıyor sonra da bir yudum su içiyordum. Bunu yedikten sonra üç gün o bana yetti.”4 Fakat bütün bu yaşananlara rağmen Allah Resûlü, gece-gündüz, gizli-açık davetine devam eder; O ve inananlardan hiç kimse yılgınlık gösterip imanından/davasından dönmez. Sonunda bu sağlam irade, sabır ve metanettir ki müşrikleri yıldırır ve aldıkları kararı bozmaya mecbur bırakır. 

Ölüm Tehlikeleri Dahi O’nu Yıldıramadı  

Üç yıl süren ambargodan çıkılmıştı ancak Allah Resûlü, kendisine kol kanat geren Ebu Talib’i kaybetmiş, eşi Hz. Hatice’yi de ötelere uğurlamıştı. Onların yokluğunu fırsat bilen müşrikler, çemberi daha da daraltmış ve Allah Resûlü’nün vücudunu ortadan kaldırma adına girişimlerde bulunmaya başlamışlardı. Mekke’de şiddet ve düşmanlığın daha da arttığını/artacağını gören Efendimiz hem destek bulabilmek hem de tebliğine güven içinde devam edebilmek için yeni bir merkez arayışına girişir. Bunun için önce Hicaz bölgesinin en önemli yerleşim alanlarından olan Taif’e gitmeyi planlar ve yanına aldığı Zeyd İbn Hârise’yle beraber gizlice yola çıkar.  

Taif’de toplam on gün kalır.  Şehrin ileri gelenleri başta olmakla herkesle görüşür; onları İslam’a ve kendisine destek olmaya davet eder. Ancak yaşlı bir kadın ve köleden başka iman eden olmaz ve kimseden de destek sözü alamaz. Üstelik hiç beklemediği davranışlarla, alay ve hakaretlerle karşılaşır ve şehirden bir an önce çıkıp gitmesi için ayak takımı organize edilip taşlatırılır. Kendisinden hiçbir kötülük görmedikleri masum misafirlerini, ayrılmak üzere iken öldürmeye kalkarlar. Destek bulmak için gittiği Taif’te ciddi hayati tehlike atlatır. Üstü başı kan-revan içinde kalan Allah Resûlü ve Hz. Zeyd, sonunda Allah’ın inayetiyle bu işkence koridorundan sağ/salim çıkar; “Karnu’s-Sealib”e varır ve bir bağa sığınırlar. Burada dağlara müvekkel melek gelir ve dağları onların başına geçirme/helak teklifinde bulunur. Fakat O, asla karamsarlığa kapılıp davasında yılgınlık göstermez ve ibret dolu şu cevabı verir: “Hayır! Ben, gelecekte Allah’ın bunların neslinden, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacak ve sadece O’na ibadet edecek bir nesli çıkaracağını ümit ediyorum.”5    

Müşrikler Bile Yılmamıştı; Müslümanlar Niçin Yılsın?  

Bedir savaşında Müşrikler, ağır bir darbe alır; hem savaşı kaybederler hem de Ebu Cehil, Ukbe, Utbe, Şeybe, Ümeyye ve Âs İbn-i Hişam dahil yetmiş kişiyi Bedir’de bırakır ve bir o kadarını da esir verirler. Ancak onlar, babalarını, kardeşlerini, oğullarını ve diğer yakınlarını kaybetmelerine rağmen ye’se düşüp yılgınlığa kapılmaz; Ebu Süfyan liderliğinde derlenip-toparlanır ve intikam almaya yemin ederler. Bunun için üç bin kişilik bir ordu hazırlarlar.  Bir yıl sonra (h.3, Şevval) Medine’nin kapısına dayanırlar. Uhud’da yapılan savaşta Müslümanlara ağır darbe indirirler. Hal böyleyken Müslümanlar Uhud’da karşılarına çıkan netice karşısında nasıl yılgınlık gösterebilirlerdi? Nitekim Kur’ân, burada aldığı ağır yaradan dolayı yılmamaları gerektiğini şöyle anlatır:

“Ne yılgınlığa kapılıp gevşeyin ne de üzülün! Eğer inanmışsanız insanların en üstünü siz olursunuz. Eğer siz, Uhud savaşında bir yara aldıysanız, o inkârcı topluluk da Bedir savaşında çok daha ağır bir yenilgiye uğrayarak buna benzer bir yara almıştı. Buna rağmen yeniden toparlanıp karşınıza çıkabildiler. O halde sizler asla yılgınlığa düşmemelisiniz. Unutmayın ki sadece başarı ve üstünlükle değil aynı zamanda yenilgi ve sıkıntılarla da imtihana tabi tutulacaksınız. İşte bunun için biz, iyi ve kötü günleri, insanlar arasında sürekli çevirip dururuz. (Kuvvet ve hakimiyet bazen inananlara verilir, kimi zamanda başkalarının eline geçer.) Böylece Allah, iman edenleri inkârçılardan ayırt etmek ve içinizden gerektiğinde canını feda ederek hakikate şahitlik eden örnek kimseler edinmek için sizi imtihan ederken, kötülük edenleri de cezalandırmış olur. Çünkü Allah zalimleri sevmez.”6 

Nitekim Allah Resûlü, Uhud’da verdikleri yetmiş şehide, aldıkları derin yaraya, münafıkların ve bazı Yahudilerin moral bozucu eylem ve söylemlerine rağmen asla yılgınlığa kapılmaz, büyük bir ümit ve heyecanla yeniden toparlanır hatta bunu Müşriklerden farklı olarak bir yılda değil on saat içerisinde gerekleştirir; ertesi gün sabah namazından hemen sonra yaralı askerleriyle birlikte düşmanı takip için sefere çıkarlar. 

Tuzaklar O’nu Yıldıramadı  

Uhud’dan dört ay sonra Medine’ye gelen Lihyanoğulları ve Âmiroğulları kendisinden mürşit ve muallim isterler. Bunun üzerine endişelerini dile getirip eman alan Allah Resûlü, Suffe ashabından biri yetmiş kişik diğeri on kişilik iki grubu onlarla birlikte gönderir.7 Yetmiş kişilik irşat ve tebliğ heyeti Maune’ye geldiklerinde; on kişilik heyet ise Recî’ye ulaştıklarında tuzağa düşürülür ve birkaç kişi hariç şehit edilirler. Efendimiz’in bu süreçte yaşadığı hüzne şahit olan Hz. Enes ve Ebu Said el-Hudrî “Resûlüllah’ın Bi’r-i Maûne’de şehit edilen ashabına üzüldüğü kadar hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim.”8 derler. Adeta üst üste iki Uhud yaşayan Allah Resûlü asla sarsılıp yılgınlık göstermez ve yoluna devam eder. Suffe’de yetiştirdiği güzide talebelerinin yerine yenilerini alır ve cihanın dört bir yanına tebliğ ve temsil için göndereceği yeni bir eğitim kadrosunu yetiştirmek için kolları sıvar.9

Sonuç

Bir makalenin istiabı ölçüsünde birkaç örneğini vermekle yetindiğimiz bu konuya Hendek de ashabıyla birlikte yirmi üç gün, aç yorgun ve iki ateş arasında bin bir endişe ve korku içerisinde kalması; Tebük’te kendilerinden kat kat güçlü bir düşmanla karşı karşıya gelme ihtimaline rağmen asla gevşeklik gösterip yılgınlığa kapılmaması da ilave edilebilir. O, Müslümanların en temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına olağanüstü bir gayret ortaya koymuş ve ashabını da bu hususta motive etmiştir. Bu manada aslında onun peygamberlik yılları yılgınlık göstermeme sünnetinin pek çok misalleriyle doludur. Bu açıdan çoğu zaman farkına varmadığımız ve ihmal ettiğimiz sünnetlerden birisi de durum ve şartlar ne olursa olsun asla yılgınlığa kapılmama ve zaafa düşmeme sünnetidir.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Buharî, Enbiya 21; Müslim, Fedâil 152; İman 238
  2. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 15774-15781
  3. Bkz. İbn Hibban, Sahih, (6562)
  4. Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, I/93
  5. Bkz. İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 6/312-313
  6. Âl-i İmrân Sûresi, 3/139, 140
  7. Vakıdî, el-Meğazî, I/294
  8. Müslim, Mesâcid 302; Vakıdî, el-Meğâzî, I/297
  9. Vakıdî, el-Meğâzî, I/297
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla