Nebevî Eğitimin İlkeleri (20): “İLME TEŞVİK ET!”

616

Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) peygamber olarak görevlendirildiği Cahiliyye döneminin en belirgin özelliklerinden biri ilmî, ahlakî, dinî, hukukî ve içtimai hayatın tevhid ve düzenden mahrum oluşudur. Bundan dolayıdır ki bu devir; cehaletin, ırkçılığın hâkim olduğu, güçlünün zayıfı ezdiği, her türlü taşkınlık, yağma, saldırı, gasp ve zulmün yaygın olduğu bir dönemdir. Büyük çoğunluğu itibarıyla göçebe bir hayat süren Arap kabileleri, tabiatıyla pek çok alanda geri kaldığı gibi eğitim sahasında da kurumsal bir anlayış ve yapıdan uzaktılar. Okuma ve yazma bilenlerin azlığı, yazı malzemesinin çok sınırlı olması gibi sebeplerle var olan şiir, hitabet, edebiyat ve nesep ilimleri de şifahi olarak devam ettirilirdi.1

İlmî, ahlakî ve içtimai değerlerin alt üst olduğu böyle karanlık bir dönemde insan başta olmakla alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü, muhataplarını sürekli ilme, öğrenmeye ve öğrendiğini yaşamaya teşvik etmiş ve bedevî Arap toplumunun içinden bütün insanlığa örnek olabilecek bir nesil çıkarmıştı. Nitekim Kur’ân, o neslin, iman, ilim, ahlak ve salih amelle ulaştığı noktaya özellikle dikkat çekmiş ve onları takdir etmişti: “Siz, insanlığın iyiliği/huzuru ve dünyevî ve uhrevî kurtuluşu için meydana çıkarılmış bir topluluk oldunuz. Siz iyiliği, adaleti ve doğruluğu emreder ve yaygınlaştırır; zulme, haksızlığa ve her türlü kötülüğe de engel olursunuz. Çünkü siz Allah’a gerektiği gibi inanırsınız.”2   

Kur’ân, İlme Teşvik Eder       

Kur’ân, ilk inen ayetlerinde okuma, yazma ve ilim üzerinde durur ve bir taraftan “her şeyin başı ve sonuyla ilme bağlı olduğu hakikatini ders verir” diğer taraftan da ilim ve öğrenmeye teşvik eder: “Oku, her şeyi yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yarattı. Oku! rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.”3 Yine Kur’ân, “Ey Resûlüm de ki! Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selîm sahibi olanlar düşünüp ibret alır.”4buyurur; hak katında ve halk nezdinde ilmin insana kazandıracağı değeri nazara verir.  

Bir başka ayette ise “… Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı gerektiği tarzda tazim ederler…”5 buyurur; hakiki marifetin ve O’nu hakkıyla takdir edebilmenin de ancak ilme bağlı olduğunu beyan eder. Kur’ân’ı hakkıyla anlayabilecek ve yaşayabilecek kimselerin alimler arasından çıkacağını da özellikle belirtir: “… İşte Biz, bu misalleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak alimler düşünüp anlayabilir.”6 

Dolayısıyla Allah katında en değerli olan kimseler, iman eden ve ilmiyle salih amel işleyen alimlerdir. Onlar sadece iman ve amelleriyle değil rehberlikleri ve aksiyonlarıyla da toplumun önderleri konumundadırlar. Allah, bu vasıflarıyla onları yücelteceği gibi ilme ve alimlerine değer veren toplumu da yüceltir: “… Allah, sizden iman etmiş olanları yükseltir ve kendilerine ilim verilmiş olanları ise derece derece yüceltir…”7 Bu sebepledir ki ilim rütbesi, fert ve toplum için bütün değerlerin ve rütbelerin üstündedir.   

Allah Resûlü’nün İlme Teşviki 

Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlığı cahiliye karanlığından kurtarma adına herkesi imana/tevhide davet ettiği gibi ilme/öğrenmeye ve tefekküre de teşvik eder. Zira insanların kötülüklerden arınıp iyiliklerle buluşabileceği başka bir yol yoktur. Bu yönüyle O’nun nebevî eğitim ilkelerinden biri de muhatapları ilme ve ilme dayalı yaşamaya (salih amele) teşvik etmektir. Çünkü teşvikle oluşacak “ilim ve araştırma isteği”, talim ve terbiyede başarının ilk şartıdır. Teşvikle ilme ilgi uyarılır, merak artırılır ve öğrenme sevdirilirse öğrenim kolaylaşır, aksine isteksizlik ise kolay olanı zorlaştırır. 

Kur’ân’ın beyanıyla bütün peygamberler gibi Efendimiz’in vazifesi de insanlığı iman ve ilimle aydınlatmak ve onları, cahiliyenin bütün kirlerinden arındırmadır: “O Allah ki, Kitap nedir iman nedir bilmeyen eğitimsiz (ümmî) bir topluma, kendi içlerinden öyle mübarek bir Peygamber gönderdi ki, hem onlara Allah’ın ayetlerini okuyor hem onları inkar, cehalet ve günah kirlerinden arındırıp tertemiz kılıyor hem de kendilerine ilahi kitabı talim ediyor ve örnek yaşantısıyla ortaya konan hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar, kendilerine elçi gönderilmeden önce apaçık bir cehalet ve sapkınlık içindeydiler.”8

Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, ilim yolunu cennete giden bir yol olarak tarif eder: “Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse, Allah ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar hatta sudaki balıklar bile alimlerin affedilmesi için Allah’a yalvarırlar. Bir alimin, sadece ibadetle meşgul olan kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin mirasçılarıdırlar. Peygamberler, altın, gümüş değil sadece ilim miras bırakırlar. Bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük bir kısmete erer.”9

Allah Resûlü, ilmin toplumda hızla yayılması ve hâkim olması için Mescid-i Nebevî’de, ilim talebeleri için özel bir mekân oluşturur ve düzenli eğitim başlatır. “Suffe Mektebi” olarak bilinen bu mekânda yatılı kalan talebeleri de aralarında müzakere halkaları oluşturmaya teşvik eder ve her zaman bundan duyduğu memnuniyetini ifade eder. Bir gün mescidine girdiğinde, insanlardan bir grubun Kur’ân okuduğuna, diğerlerinin ise ilim halkası kurup aralarında müzakere ettiklerine şahit olur. Her iki grubun durumundan hoşnutluğunu belirtir ve “İkisi de hayır işliyorlar! Bunlar Kur’ân okuyor, Allah’a dua ve zikrediyorlar. Allah dilerse dualarını kabul eder, dilerse etmez. Fakat şunlar ilim öğreniyor ve öğretiyorlar. Muhakkak ki ben muallim olarak gönderildim.”10 buyurur.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), sadece mescitlerin değil her mekânın/evlerin de ilim tahsili adına değerlendirilmesine yönlendirmede bulunur: “… Allah’ın evlerinden birinde, O’nun kitabını okumak ve kendi aralarında mütalaa etmek üzere toplanan her topluluğa Allah, iç huzuru verir; onları rahmet bürür. Çevrelerinde melekler toplanır ve Allah onları meleklerin yanında anar…”11 

Böylece O, kendi döneminde Kur’ân’ın doğru ve güzel okunmasının yanında iyi anlaşılmasını ve ona ait ilimlerin yaygınlaşmasını da planlar ve bunu temin eder. “Allah kim hakkında hayır murat buyurursa onu dinde fakih/anlayışlı kılar.”12 buyurur ve ashâbını ilimde derinleşmeye teşvikte bulunur. Üstelik ilim faaliyetini salih amel kapsamında ele alır ve hatta onun bir arınma kurnası olduğunu haber verir: “Kim ilim talep ederse, bu işi geçmişteki günahlarına kefaret olur.”13

Allah Resûlü, ilmin öneminin daha iyi anlaşılması için ashâbına bazen müşahhas misaller de verir ve böylece ilme talip olanların nasıl büyük bir manevi zenginliğe sahip olduklarına/olacaklarına dikkat çeker. Sohbetlerinin birinde bu hususu gündeme getiren Rehber-i Ekmel, “Hanginiz sabahleyin Buthan veya Akik vadisine gidip, Allah’a karşı günah işlemeden ve akrabalık bağlarını kesmeden iri hörgüçlü, gösterişli iki deve satın almak ister? diye sorar. Oradakiler “Bunu hepimiz isteriz ey Allah’ın Resûlü!” derler. Bunun üzerine onlara şu hakikati ders verir: “Vallahi, birinizin her sabah mescide gidip Allah’ın kitabından iki ayet öğrenmesi, onun için iki deveden daha hayırlıdır. Eğer üç ayet öğrenirse üç deveden daha hayırlıdır. Dört ayet öğrenirse dört deveden daha hayırlıdır. Okunacak her ayet kendi sayısınca deveden daha hayırlıdır.”14 

İlim Meclislerinden Uzak Durmak 

İlmin fazileti, ilim tahsil edilen mekanlara da sirayet eder ve oralara da ayrı bir değer kazandırır. Nitekim bu hususa dikkat çeken Allah Resûlü, ilim ortamlarından dolayısıyla ilimden uzak durmaya karşı da herkesi uyarır. Hz. Ebû Vâkıd el-Leysi’nin anlattığı şu hadise O’nun bu hassasiyetini çok net gösterir: “Bir gün Mescid-i Nebevî’de Resûlüllah’ın huzurundaydık. O esnada kapıda üç kişi gözüktü. Biri dışarıdan içeriye doğru baktı ve gitti. Diğer ikisi içeri girdi ve Efendimiz’in yanına kadar geldiler. İçlerinden birisi halkada gördüğü bir boşluğa oturdu. Diğeri ise yer kalmadığı için ve kimseyi de rahatsız etmeme düşüncesiyle halkanın hemen arkasına oturuverdi. 

Allah Resûlü, gözünden kaçmayan bu tablo üzerine, “Size şu üç kişinin halini anlatayım mı?” diye sordu ve ardından şu açıklamayı yaptı: “Halkaya oturan Allah’a sığındı, Allah da onu himayesine aldı. İkinci şahsa gelince o kimse de Allah’tan haya etti, edebe uygun hareket etti. Allah da o kulundan haya etti ve onu azabından emin kıldı. İçeri girmeyene gelince o, bu meclisten yüz çevirdi. Allah da ondan yüz çevirdi.”15 Allah Resûlü, bu açıklamalarıyla ilimden, âlimlerden ve ilim/zikir ve tefekkür meclislerine rağbet etmeyip uzak duranların sonunda ebedi olarak kaybedebileceği ikazını yapar ve mü’minleri, müzakere meclislerine davet eder. 

İlim Yok Olmadan Önce Talip Olun 

Allah Resûlü, mü’minleri ilme teşvik ederken, ilme değer verildiği kadar alimlere de değer verilmesi gerektiği üzerinde de durur ve bunun içtimai bir sorumluluk olduğunu dile getirir. Zira dini, imanı, ilmi ve toplumu korumak ve ilmi faaliyetleri devam ettirip geliştirebilmek ilim adamlarının varlığına bağlıdır: “Allah (celle celâluhu), ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat alimlerin ölümü suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir alim kalmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine baş edinirler. Onlara birtakım fetvalar/meseleler sorulur onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Sonuçta hem kendileri sapıklığa düşer hem de insanları saptırırlar.”16 

Dolayısıyla insanı, imandan sonra insan-ı kâmil haline getirecek ve faziletli kılacak vesileler ilim ve salih amellerdir. İlmi ve bilimsel çalışmaları ihmal eden bir toplum maddî-manevi terakki edemez ve ilme/bilime önem veren milletlerden geri kalır. Alimlerini kaybeden toplumlar zamanla dalalete düşer ve bunun farkında bile olmazlar. Bunun içindir ki Allah Resûlü, bilmeden fetva vermeyi yasaklar ve hatta doğruyu bildiği halde muhataplarını kasıtlı olarak yanıltanların hainlik yapmış olacağını bildirir.17

Ahir Zaman Fitnesine Karşı İlim

Allah Resûlü âhirzamanda yaşanacak çok büyük fitnelere karşı da ashâbını ve mü’minleri uyarır ve “Kıyametten önce ilmin kaldırılacağı ve yerine cehaletin hakim olacağı günlerin geleceğini…” haber verir ve bu dönemde yaşanacak dalgalanmalara karşı kendilerini korumaları için ilmi adres gösterir: “Gelecekte çeşit çeşit fitneler ortaya çıkacak. Kişi mü’min olarak sabahlayacak fakat akşama kafir çıkacak. Bu tehlikeden kendisini ancak Allah’ın kendisini ilimle ihya ettiği kimse koruyabilecek.”18 

İnsan Ölse de Miras Bıraktığı İlmiyle Yaşar 

Allah Resûlü, ilim öğrenmeye teşvik ederken üzerinde durduğu bir nokta da ilmin insanı bir nevi ebedileştireceği hususudur: “İnsan ölünce, şu üçü dışında bütün amellerin sevabı kesilir. Sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen ilim ve arkasından hayır dua eden salih bir evlat.”19 Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, âlime ve bir de malını Allah yolunda infak eden kimselere gıpta edilebileceğini ifade buyurur: “Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan âlim kimse. Diğeri de Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece-gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.”20 

İşte ilmin insana kazandıracağı bu derece ve öldükten sonra da insanlığa hizmet sunmadan dolayıdır ki Allah Resûlü, mü’minlerin hayra/iyiliğe doymayacağını ifade buyurur: “Mü’min cennete girinceye kadar işittiği hiçbir hayra/ilme doymaz.”21 Nitekim mü’minlerin açlığını ve arayışını ifade ettiği bir başka nurlu beyanlarında da şöyle buyurur: “Hikmet/İlim, müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa alır/almaya daha layıktır.”22 

İlmin Peşine Düş!

Allah Resûlü, ashâbını ilim ve öğrenmeye teşvik ederken gerekirse yeni bilgiler elde etme adına yolculuk yapmaya da teşvik eder. Bir gün Ebu Zerr’e “Ey Eba Zerr! Sabah evinden çıkıp Allah’ın kitabından bir ayet öğrenmen evinde kalıp yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabah evinden çıkıp kendisiyle amel edeceğin ya da etme ihtiyacı duymayacağın ilmî bir meseleyi öğrenmen evinde kalıp bin rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.”23 buyurur. 

Bundan dolayıdır ki Abdullah İbn-i Mes’ud, “Kimse alim doğmaz. İlim ancak öğrenimle elde edilir. Onun için ya alim ol ya da ilim talibi!”24der ve çevresindekileri ilme teşvik eder.  Allah Resûlü’nün bu teşviki ve ashâbın ilim öğrenmedeki aşk ve heyecanı, hicrî 6. yılların sonuna kadar devam edecek olan “Rıhle/ilim öğrenme yolculuklarının” yapılmasına ve devam etmesine vesile olur. Bu sayede ilim hem kaynağından alınır hem de bütün toplumu içine alacak şekilde yaygınlaşma imkânı bulur. 

Allah Resûlü, muhataplarını ilim ve öğrenmeye teşvik ettiği gibi öğrenilen hak, hakikat ve güzellikleri, hayata taşımaya da teşvik eder ki bu ayrıca ele alınıp incelenecektir. 

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Cahiliye döneminde eğitim hayatı hakkında daha geniş bilgi için bkz. Cevâd Ali, el-Mufassal, VIII/226-259
  2. Âl-i İmran Sûresi, 3/110
  3. Alak Sûresi, 96/1-5
  4. Zümer Sûresi, 39/9
  5. Fâtır Sûresi, 35/28
  6. Ankebût Sûresi, 29/43
  7. Mücadele Sûresi, 58/11
  8. Cuma Sûresi, 62/2. Ayrıca bkz. Bakara Sûresi, 3/129, 151, 231
  9. Tirmizî, İlim 19; Ebû Dâvud, İlim 1
  10. İbn Mâce, Sünnet 17 (229); Dârimî, Mukaddime 32 (361)
  11. Müslim, Zikir 11/38 (2699)
  12. Buhârî, İlim 13; Tirmizî, İlim 1
  13. Tirmizî, İlim 2
  14. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 41/250, 251 (802, 803)
  15. Buhârî, İlim 8; Müslim, Selam 10/26 (2176)
  16. Buhârî, İlim 34; Müslim, İlim 5/13 (2673)
  17. Bkz. Ebû Dâvud, İlim 8
  18. İbn Mâce, Fiten 9; Dârimî, Mukaddime 32
  19. Müslim, Vasiyyet 14
  20. Buhârî, İlim 15; Müslim, Müsafirîn 47/266-268 (815, 816)
  21. Tirmizî, İlim 19
  22. Tirmizî, İlim 19
  23. İbn Mâce, Ebvabu’s-Sünne 16 (219)
  24. Salih İbn Abdullah İbn Humeyd, Nadretu’un-Naîm, VII/2976
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.