Medine’nin Yalan Haber Üreten Sakinleri: Murcifûn

1.437

Sosyal hayatın en önemli problemlerinden birisi de toplumda fitne ve fesada sebebiyet verecek, insanları korkuya sevk edecek, birlik ve beraberliği sarsacak yalan, uydurma haber ve iddialardır. Tarih boyunca hemen her toplum ve topluluk, bu türlü bilinçli saldırıların muhatabı olmuştur. Allah Resûlü’nün hicretinden sonra ete kemiğe bürünmeye başlayan Müslüman toplumu da bu tür sinsi saldırılara maruz kalmıştır. Kur’ân, (…وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ..) yani “..Medine’de, erâcif üretip yayanlar…” buyurarak onların varlığından Müslümanları haberdar etmiştir. İbn-i Abbas’ın yorumuyla bunlar, fitne ve fesat peşinde koşan, İslam toplumunu gam, hüzün ve yeiste boğmak için yalan haber/bilgi üreten ve bunları yayan kimselerdir.1

Bu gürûh, özellikle Allah Resûlü’nün Müslümanların emniyet ve güvenliğini, birlik ve beraberliğini temin ve tesis etmek için yaptığı hamleleri boşa çıkartmaya çalışır ve bu çerçevede gönderdiği/göndereceği seriyyelerle ilgili olumsuz haberler üretir ve bunu yayarlardı. Girdikleri her mecliste, “Müslümanların gönderdiği seriyye hezimete uğradı ve birçoğu öldürüldü. Göreceksiniz hiçbiri geriye dönemeyecek…” gibi haberler üretir, yorumlar yapar, kehanette bulunur, bunlarla Efendimiz’in itibarını ve ona olan güveni yok etmeye, müminlerin ise kuvve-i maneviyelerini kırmaya çalışırlardı. Takip ettikleri bu stratejiyle yeni oluşmakta ve güçlenmekte olan İslam toplumunun moral ve motivasyonunu alt üst etmeyi, Müslümanların içine korku ve ümitsizlik salmayı hedefliyorlardı.2

Yalan Haber Üretenler, İlahî Laneti Hak Eder!

Kur’ân, Medine’de kamuoyunu yalan haber ve bilgilerle etkileyip Müslüman toplumun emniyetini, asayişini, ahlak ve huzurunu sarsmaya çalışan bu kimselerin, Cenab-ı Hak katında lanete uğrayacaklarını belirtir ve onları şöyle ikaz eder: “Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bozgunculuk bulunanlar ve Medine’de devamlı uydurma haberler üretip ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, Biz onlara karşı sana emir ve hakimiyet veririz de sonra lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşuluk edebilirler.”3

İslam’da “ircâf/yalan ve uydurma haberler üretip yayma”, bu ayetle yasaklanmış ve haram kılınmıştır.4Buna göre mesnetsiz iddialarla insanları birbirine düşürmeye ve aralarında güven bunalımı çıkarmaya çalışanlar, Müslümanların kardeşliğine, vifak ve ittifakına zarar verecek şekilde yalan haber üretenler ve yayanlar, toplumun güven duyduğu kimseler hakkında dedikodu üreterek onlara duyulan itimadı sarsmaya gayret edenler, mü’minlerin eksik, kusur ya da yanlışlarını araştırarak ifşa edenler, bunlarla bir toplumun iç huzur ve ahengini sarsarak yok edenler ve böylece inananların vahdetine zarar verip gücünü kıranlar…, suret-i haktan gözükseler de hepsi bu ayetin muhatabıdırlar. Zira bütün bu eylemler, Allah’ın lanetini celbeden, razı olmadığı tavır ve davranışlardır. 

Hamle Heyecanını Kıranlar

Kur’ân’ın bahsettiği ve Medine’de bu tür faaliyetlerle ashâb-ı kiramın maneviyatını, moral ve motivasyonunu sarsarak onları zaafa uğratmaya çalışan bu kimselerin, birçok misali vardır. Mesela Ebu Süfyan, Uhud’dan ayrılırken “Seneye Bedir’de buluşup çarpışalım mı?” diye meydan okumuş, Allah Resûlü de buna “Evet!” demişti. Gün gelip çatınca Ebu Süfyan Bedir’e gelmeye korkmuş; Müslümanların cepheye çıkmasını engellemek için Nuaym İbn-i Mes’ud ile anlaşmış ve onu, Medine’ye göndermişti. Zira İslam ordusu Bedir’e kadar gider de kendisi gitmezse, korkusundan gelemediği ortaya çıkacaktı. Nuaym gelmiş ve Medine’de her mecliste, “Mekkeliler, çok kalabalık bir ordu toplayıp yola çıktılar. Sakın ha siz o ordunun karşısına çıkmayı düşünmeyin. Zaten çıksanız da karşı koyamaz kaybedersiniz. Eğer bir savaş olursa akıbetiniz Uhud savaşından daha kötü olur.” gibi sözlerle propaganda yapmaya başlamıştı. 

Nuaym, bu haber ve yorumlarıyla belli kimseler üzerinde tesirli de olmuştu. Bu arada münafıklar ve Yahudiler de boş durmuyor, Nuaym’ın söylemlerini destekleyecek mahiyette konuşmalar yapıyor, “Muhammed ve ashâbı, böyle güçlü bir ordunun elinden asla kurtulamaz!” diye karamsar tablolar çizerek Müslümanların cesaretini kırıyorlardı.5 Nispeten başarılı da olmuşlardı. Haberi alan müminler ister-istemez bunu kendi aralarında konuşuyor ve birbirleriyle paylaşıyorlardı. Hz. Osman bu propagandaların Müslümanların üzerinde ne kadar tesirli olduğunu şöyle anlatır: “Hepimiz bu konuşulanlardan etkilenmiştik. O kadar ki hiç kimsenin gazveye çıkma niyeti kalmamıştı. Ta ki Allah, Müslümanların içine, insî-cinnî şeytanların attığı bu korkuyu giderdi ve basiretlerini açtı…”6

Yalan Habere Karşı Allah Resûlü’nün Tavrı: Kararlılık

Nuaym’ın yalan haber ve propagandalarla halkın moral ve motivasyonunu bozduğu ve Müslümanların cepheye çıkma istek ve arzularını kırdığı bilgisi, çok geçmeden Efendimiz’e ulaştırılınca, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i çağırarak bu durumu istişare etti. Her ikisi de kendisine, “Ya Resûlallah! Allah, dinini galip ve Nebi’sini aziz kılacaktır. Onlarla buluşmak üzere söz verdik. Biz gazveye çıkmayıp geri kalmayı istemeyiz. Kaldı ki sözleştiğimiz yere gitmezsek onlar bizim kendilerinden korktuğumuzu düşünürler. Gidelim! Vallahi bunda Senin için hayır vardır.” dediler. Her ikisinin de böyle düşünmesine çok sevinen Allah Resûlü, ashabını topladı ve hak bildiği yolda azim ve kararlılığını şu cümleleriyle ortaya koydu: “Varlığımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki hiç kimse gelmese bile ben, tek başıma Bedir’e çıkacağım.”7 Allah’ın inayeti ve Peygamber Efendimiz’in bu sağlam duruşu ve sözleri, yalan haber ve bilgilerle Müslümanların içine atılan şüphe, tereddüt, gevşeklik ve korkuyu gidermiş, kurulan komployu bozmuştu.

Kötü Sözleri ve Asılsız Haberleri Yayanlar!

Her toplumun içinde kötü sözleri, asılsız haberleri, delilsiz iddia ve ithamları, hayasızlığı/ahlaksızlığı yayarak bundan nemalanmak isteyen bir grup çıkabilir. Bunlar bazı insanların suizan, yalan, mübalağa, kurgu, yorumu kesin bilgi gibi sunma, iftira, karalama, dedi-kodu ve gıybet gibi zaaflarından beslenebilirler. İşte Kur’ân, bir taraftan bu tür söz ve davranışların haram olduğunu bildirirken diğer taraftan bunları yaymayı/paylaşmayı ve yaygınlaştırmayı da şiddetli bir şekilde yasaklar: “Müminler arasında kötülüklerin, çirkin söz ve davranışların (fuhşiyâtın) yayılmasını/yaygınlaşmasını arzu eden kimseler için dünya ve ahirette gayet acı bir azap vardır. Allah bilir siz bilemezsiniz.”8 Dolayısıyla sadece kötü söz ve fiilleri yaymayı arzu edenler cezaya çarptırılıyorsa bizatihi onu üretip piyasaya sürenleri bekleyen azap elbette daha büyük olacaktır.

Bunun önemli misallerinden birisi ifk hadisesidir. Münafıklar, Hz. Âişe validemiz hakkında asılsız iddialarla iftira kampanyası başlattıklarında Müslümanlardan az da olsa etkilenenler olmuştu. Bu iftirayı sağda solda dillendiriyor ve uhrevî mesuliyetini düşünmeden başkalarıyla da paylaşıyorlardı. Bunun apaçık bir iftira olduğu inen ayetlerle ortaya konulunca bu kimselere had cezası da uygulanmıştı. Zira daha doğruluyu ortaya konulmamış bir söylentiyi, doğru olabileceği zannıyla acele edip dillerine dolamışlardı. Kur’ân yapılan bu yanlış karşısında şu ölçüyü getirmişti: “Siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında tam bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızda söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o büyük bir şeydir. O söylenti kulağınıza geldiğinde “Bunu konuşmak/yaymak bize yakışmaz, Fesubhanellah, bu apaçık bir iftiradır demeli değil miydiniz? Eğer gerçek müminseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor.”9

Erâcif Yayanlara Karşı Allah Resûlü, Toplumu Uyarıyor

Peygamber Efendimiz de idare ettiği İslam toplumunu sarmak için Medine’de yaşayan  “murcifûn” tarafından asılsız haber ve iddialarla yürütülen bu türlü yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı Müslümanlarda bir şuur oluşturmak ve toplumda bu bilincin gelişmesini temin etmek adına sürekli uyarı ve ikazlarda bulunmuştur:

“İddia edildiğine göre” sözü, bir adamın omuzlarında ne kötü bir yüktür!”10, “Her duyduğunu söylemesi, kişiye günah olarak yeter!”11, “Kişiye, yalan olarak, her duyduğunu yayması yeter.”12, “Ey dilleriyle iman etmiş fakat henüz imanın kalplerine girip yerleşmediği kimseler! Müslüman topluma eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve kötülüklerini/sürçmelerini araştırıp yaymayın, Kim bir Müslüman kardeşinin günahlarını araştırıp ortaya çıkarma ve yaymanın peşine düşerse, Allah da yaptığının karşılığı olarak onun günahlarını bir şekilde ortaya çıkarır ve onu, günahlarıyla evinin içinde binitinin üzerinde dahi olsa rezil-rüsvay eder.”13

Dolayısıyla herkes bu Nebevî beyanların dikkat çektiği tehlikelerden korkmalı, yalanın yayılmasına ortak olmamalı ve başkalarının ayıplarını araştırıp paylaşmamalı aksine kendi eksikleriyle meşgul olup tövbe ve istiğfara yönelmelidir.

Haberi Yaymada Tek Ölçü Doğru Olması mı?

Kur’ân, “Kendilerine İslam toplumunun güvenliğini ilgilendiren veya müminler arasında ümitsizlik ve paniğe yol açabilecek bir söylenti ya da önemli bir haber ulaşınca, olayın içyüzünü araştırmadan ve sebep olabileceği zararları hiç düşünmeden hemen onu sağa-sola yayarlar…” buyurur ve doğru da olsa içeriği itibarıyla İslam toplumunu sarsacak, kamuoyunu menfi etkileyecek haberler karşısında  müminlere nasıl hareket etmeleri gerektiği şöyle ders verir: “Halbuki bu haberi duyar duymaz, onu Resûlüllah’a ve aralarındaki yetki sahibi kimselere iletmiş olsalardı, o yetkililer/uzmanlar arasından bu tür haberlerden doğru hüküm çıkarma becerisine/tecrübesine sahip olanlar, onu titizlikle araştırıp haberin aslını ortaya çıkaracak ve buna karşı neler yapılması gerektiğini bilecek, daha isabetli karar vereceklerdi.”14

Doğru ya da yalan toplumda yayılacak haberlerin bazısının çok olumsuz ve tehlikeli sonuçları olabilir. Aslı olmayan haberlerin verdiği zarar kadar haberin veriliş tarzı, habere katılan yorum, ilave ve sunumda yönlendirmeler de ciddi sonuçlar doğurabilir. Bunun için haberin doğruluğu kadar, o haberin yayılıp-yayılmaması gerektiği ve haber yapılacaksa nasıl verilmesi gerektiği meselesi de önem arz etmektedir. Görüldüğü üzere Kur’ân, bu hususta “haberin içeriği ve yayılıp yayılmaması gerektiği konusunu mutlaka yetkili ve alanın uzmanlarına danışarak karar verme” ölçüsünü koyar. Aksi takdirde “haber için habercilik” anlayışı, toplumlara fayda ve huzur değil felaket getirir. Her haberin sosyal yansıması dikkate alınmalıdır.

Allah Resûlü de kendisine ulaşan bir haberi hemen insanlarla paylaşmıyor; içeriğine bakıyor, topluma büyük etkisi olacak haberleri ilgili ve yetkili şahıs ya da şahıslarla istişare ediyor ve ortaya çıkacak menfi sonuçları kontrol etme adına çok dikkatli ve tedbirli hareket ediyordu. Mesela Mekkelilerin, Bedir’in intikamını almak için harekete geçtiklerini haber veren mektup, Kuba’da bulunduğu bir sırada Kendisine ulaşınca yanına vahiy kâtibi Hz. Übey İbn-i Ka’b’ı çağırmış, mektubu ona okutmuş ve mektuptaki mesajı, gizli tutması adına kendisine sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Ardından Ensar’ın önde gelenlerinden Hz. Sa’d İbn-i Rebî’nin evine gitmiş ve yaklaşan büyük tehlikeyi, sadece ona haber vermiş, kanaatini almış ve kendisinden de bu bilgileri hiç kimseyle paylaşmamasını istemişti. Efendimiz’in buradaki temel maksadı, halkın tehlikeyi bir anda haber alıp paniğe kapılmasının dolayısıyla böylesi kritik bir zamanda ikinci bir krizin ortaya çıkmasının önünü almaktı. Gerekli bütün görüşmeleri yapacak, atılacak adımları ve alınacak önlemleri tespit edecek ve sonra bu haberi, en uygun şekil ve zamanda halka duyuracaktı.

Sonuç

Kur’an’ın, münafıkların yanında özellikle “murcifûnu” da farklı bir kategori olarak zikretmesi, onların hem tespit ve teşhis edilmeleri hem münafıklar kadar zararlı olabilecekleri hem de mutlaka yakın takibe alınmaları gerektiği dersini de vermektedir. Yalan söylemek bir nifak sıfatı olduğu gibi sarsıntıya sebebiyet verecek yalan ve asılsız haberler üretmek ve doğruluğunu tahkik etmeden bunları yaymak ve paylaşmak da bir nifak sıfatı olacağından her mümin bu hususta mutlaka dikkatli olmalı ve hassas davranmalıdır. Ürettikleri dedikodu ve yalan haberlerle toplumları kirleten ve vahdetini sarsanlar, Allah’ın kendilerini lanetleyip cezalandıracağından korkmalı ve yaptıkları bu kötü işten tövbe edip vazgeçmelidirler. Yoksa bu tür haber ve paylaşımlarla, girdikleri kul haklarından dolayı dünya ve ahirette kurtulmaları mümkün olmayacaktır. O gün yaşayacakları pişmanlık ise girdikleri haklar ölçüsünde katmerleşecektir.

Akıl, iman ve sağduyu sahibi hiçbir kimse, insanların şahsiyet ve onurunu hedef alan “Murcifûn” gürûhunun ürettiği yalan, yanlış, asılsız bilgilerin takipçisi/taşıyıcısı olmamalı ve bunların yayılmasına en küçük bir katkı da bulunmamalıdır. Allah Resûlü’nün ifadesiyle, “Bir Müslüman’ın kanı ve malı diğer müminlere haram olduğu gibi şahsiyeti/onuru/ırzı da haramdır.”15 Dolayısıyla insanların haber alma kanalları üzerinden doğruluğu tam tahkik edilmemiş bilgi ve haberleri paylaşarak Müslümanın/ların ırzlarını, onur ve şahsiyetlerini çiğneyenler, manen kardeşlerini öldürüyor ve cinayet işliyorlar demektir.

Not: Konuyla alakalı daha geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/seytani-bir-tuzak-yalan-haber/#.XiVSKS3BJN0

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Bkz. Kurtûbî, Ahzab Sûresi 60. ayetin tefsirinde
  2. Tahir İbn Âşur, Ahzab Suresi 60. ayetin tefsirinde
  3. Ahzab, 60-61
  4. Bkz. Kurtûbî, Ahzab Sûresi 60. ayetin tefsirinde
  5. Bkz. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326
  6. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326
  7. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/278, 326; İbn Sa’d, Tabakât, II/45
  8. Nur, 24/19
  9. Nur, 24/15-17
  10. Ebu Davud, Edeb 80 (4972)
  11. Ebu Davud, Edeb 87 (4992); Edeb 40 (4876, 4877)
  12. Müslim, Mukaddime 5 (4482)
  13. Tirmizî, Birr 85 (2032)
  14. Nisa, 4/83, Tefsiri bir meal yapılmıştır.
  15. Müslim, Birr 10 (2564); Ebu Davud, Edeb 40 (4882); Tirmizi, Birr 18 (1927)
İlgili diğer yazılar