Kıtalara Sığmayan Ruh: Ukbe İbn-i Nâfi

440

Bedir öncesi, Sa’d ibn-i Muaz, Ensar’ın hissiyatına tercüman olur: “Biz, seninle beraber düşmanla yaka paça olup göğüs göğse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Resûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz sana tâbiyiz.”1

Kısa bir zaman sonra Ukbe ibn-i Nâfi’nin gür sesi Atlas okyanusunun sahillerinde tarihi bir çığlık olur yankılanır:

“Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı Senin Nâm-ı Celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.”2

O, ese ese geldiği küheylanıyla, emre amade bekleyen ve metafizik gerilimi tam erlerinin arasından okyanusa dalar.

Neşet Ettiği Atmosfer

Hicret yıllarında dünyaya gelir. Vahyin sağanak sağanak yağdığı dönemde, son 13 yılın ikliminden istifade eder. Karakterinin şekillendiği yaşlarda Mekke’nin coşkulu fethini derince soluklar. Hidayet Güneşi’nin tâ o zamanlardan Süheyl, İkrime, Saffan, Ebu Süfyan, Hind gibilerin bile “gönüllerini fethetme aşkına” kapılır küçük Ukbe. Nebî insibağı ve atmosferi o kadar etkilidir ki biri ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorsa, şuuraltından gelen cevap hiç şüphesiz “Fatih” olurdu!

Ustasının Çırağı

Askerî ve siyasî dâhi Amr ibn-i Âs, hidayet öncesi gecikmiş yıllarına, talihsizce savurduğu kılıçlarına bedel, 15 yaşındaki yeğeni Ukbe’yi keşfeder. Mekke’nin ciğerparesi Amr’ın çınarlaşan fidesidir. Arkadaşı Halid ibn-i Velid gibi, hiç yenilgi görmeyen çırağıdır.

Gerek vahyin indiği dönemde gerekse Ebu Bekir, Ömer efendilerimizin hilafeti zamanında, âdeta potada erir ve çelikleşir. Cephelerde sahabenin maddi-manevi heyecanına şahit olur. Mısır’ın fethi bunlardan sadece biridir.

Fustat, hareket noktası olarak uzak kalınca, Şam’da bulunan halife Muaviye tarafından, Afrika valisi ve komutanı Ukbe’ye, yeni bir merkez kurma görevi verilir. Bugünkü Tunus topraklarında, hem Bizans tehlikesine karşı kale hem İslam medeniyetine meşher hem de Afrika içlerine kadar süren fetihler için ordugâh vazifesi gören ve “Batının İncisi” Kayrevan şehrini beş yılda inşa eder. Aynı zamanda bir ilim merkezi olan bu şehirde yeryüzündeki ilk üniversitenin temelleri atılır.3

Ruh Portresi

Üç büyük okyanustan biri olan Atlas’ın yerine adı konulacak kadar, dost-düşman her kesimin tanıması gereken nadide bir ruha sahiptir. Evrensel değerleri bütün kıtalara duyurma yolunda ciddi adımlar atar. Bunu, asla dünyevileşmeden yapar. Önündeki akabeleri bir bir aşar, yeri gelir taşar. İblis ve işbirlikçileri bu zaferlere şaşar.

Atını sürerken zihninde geriye dönüşün hesabı yoktur. Öyle bir ilerler ki küheylanın üzerine damlayan alın terleri, birer şevk kamçısı olur. Atı, sadece yerde, oysa o, cismiyle yerde ruhuyla göklerde şahlandıkça şahlanır. Kavurucu çöllerde, bedenen yorulan bir arkadaş, diğerinin omuzuna düşecek kadar kalben yakın, ruhen takım halinde ve uhuvvet ikliminde serinleyerek yol alırlar.

Kuzey Afrika’daki çalkantılar, durdurulamayan bu yiğitlerle durulur; imansızlıkla kavrulan bu ıpıssız çöller kendisini bulur. Gönüllerde iman meşalesini yakmak için tutuşan, idealleriyle kavrulan; bu yüzden askerleri kendisine vurulan bir dâhidir Ukbe. Siyasete dalmayan, dünyaya aldanmayan, davasına adanan yıldız bir komutandır.

Tahtını, önce sinelere, sonra da “daha yok mu” ufkuna kurar. Bundan ötürü ruh planında ne durdurulur ne de durur. Yürekleri hoplatan iştiyakı, hisleri kamçılayan heyecanı, dostu canlandıran, düşmanı korkutan cesareti ve kalpleri yumuşatan nasihatleriyle arkadaşlarını mânen besler.

Ukbâ yokuşlarını heybesindeki niyet ve azimle dünyada tırmanır Ukbe. Beyin fırtınası, kum fırtınasına galip gelir; aşar çölleri, tepeleri… Aksiyon ve umudun ete kemiğe bürünmüş hali… Erlerinin böyledir bakışları: bir gözlerinde, buzdan dağları eriten şefkat; diğerinde, hayatı istihkar eden, en saldırgan orduları püskürten feragat…

Berberisinden bedevisine farklı kavim ve kabilelere emaneti ulaştırır. Allah’ı kullarına duyurur ve gönülleri O’nunla buluşturur. Kitap ve Sünnet kaynaklarından içirir. İnsan sevgisini, adalet anlayışını ve ilim aşkını aşılar. Ayak bastığı toprakların bugün bile yüzde doksan dokuzu Müslümandır.

Canavarlara Hitabı

Kuzey Afrika’nın güzergâh emniyetini sağlama cehdiyle, erleriyle ilerlerken ormanın birinde mola verir. O gece yırtıcı hayvanların verdiği rahatsızlıktan ötürü ne istirahat ne de ibadet edebilirler. Askerler durumu komutanları Ukbe’ye iletir. Önce yiğitlerine hitap eder. Sonra döner etraftaki mahlûkata seslenir: “Biz O’nun adını cihana duyurmak için buradayız. Güneş doğduktan hemen sonra burayı terk etmezseniz, sizi Allah’a ve Resûlü’ne şikâyet edeceğim!” Gerçekten Berberi halkının şehadetiyle canavarlar, Efendiler Efendisi’nin sahabîsini dinler ve orayı terk ederler.4

Esaret Zincirleri

Onu rakip gören bir kısım nadanların idareyi tahrik etmesiyle celvetî hizmetten muvakkaten mahrum kalır. Halveti yolculuğa, beş yıl sürecek bir esarete, cebren sevk edilir.

Kendisini çekemeyen insanlarca gammazlanır, Mısır valisi tarafından azledilir ve haksız yere hapsedilir. En büyük inkisarı, yarım kalan idealleri, yere düşen İslam medeniyeti sancağının bayraktarlığıdır. İstikbaldeki haleflerine duruş öğretircesine, ellerine kelepçe vurulsa bile inkisara düşmez, ruhunu cilalar. Esaretin hararetinde ihtiyaç hissettiği serinliği, hapiste hayalini kurduğu projelerinde bulur.

Hapiste vicdanını dinler. Masumiyetini ispatlamak ve tekrar koşturmak için tutsak kaldığı hücreden bir çaresini bulup çıkar. Halife Muaviye’nin huzuruna varır ve beraat eder.5 Bu sırada geçen yıllar onu daha bir olgunlaştırır: Kahrı-lütfu, celali-cemali, cefayı-sefayı bir bilir, ruhun zaferine, rıza ufkuna yürür. Kaderine asla küsmez, insanlara kırılmaz, bir kenara çekilmez. Nefsiyle yüzleşir, yenilenir ve metafizik boyutta yay gibi gerilir.

Tekrar Göreve Dönüşü 

Hapisten çıkar çıkmaz bir müddet de açığa alınmanın hicranını yaşar. Bu yıllarda preslenmelere maruz kalır; bir tarafta hızla insanlığa taşınması gereken kutsal emanetin vicdanındaki baskısı, öte yanda hızını kesen kirli siyaset entrikası. Bunlarla kıvranırken çözümü, büyük sahabî Abdullah ibn-i As ile dertleşmede bulur. Halini onunla istişare eder. İmtihanlar sürecinden sonra görevinin başına tekrar döner. Şam’ın siyaset kokan bunaltıcı havasından sıyrılıp uzaklaşır.6

O’nun yokluğunda, kimilerinde, gönülleri kazanma duygusu pörsümeye yüz tutar. Ukbe, bereketli Afrika kumlarından tekrar yemyeşil seralar kurar. İlahi inayetle hürriyete kavuştuğunda üveyik gibi kanatlanır, iştiyak ocağını kızıştırır, aşk kazanını köpürtür, tıkanan ve fetret devrine giren fetih korlarını alevlendirir. Hapis yılları, haset fırtınaları, siyaset entrikaları, hazımsızların komploları hiçbir zaman onun hızını kesemez. Yapılanlara değil yapılacaklara odaklanır. İradeyi bir kere daha şahlandırır. Kader ikinci fırsatı verdiğinde, hızına hız katarak ilerler.

Tarihî Nidası

Okyanus çalkantıları ve Ukbe’nin yankılanan gür sesi… Bunların dalga boyları arasında sırlı bir münasebet olmalı…

Sevdalarını cihana duyurma delisi arkadaşlarıyla oradan oraya koştururken herhalde deniz engelini hesaba katmaz. İşte, gök gürlemesini anımsatarak kükreyen Ukbe’nin, semaları velveleye veren o meşhur narası: “Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin Nâm-ı Celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim. Allah’ım! Sen şahit ol, ben bütün gayretimi ortaya koydum.”7 Adeta kulaç atar dalgalara. Haykırışı, helezon gibi yükselir semalara. Atlas okyanusunun sahillerine uğrayan mefkûre kahramanlarının kulaklarında bu çığlık yankılanır.

Şehadetle Şereflenişi

Bölgeye hâkim güç, onun adım adım ilerleyişinden endişe duyar. Önce kendisi tuzak hazırlar. Sonuç alamayınca içeriden birilerini arar. Bulduğu, İslam’ı içine sindiremeyen Küseyle’dir. Bizans ile gizlice işbirliği yapar. Yandaşlarınıçoğaltana kadar sessizce örgütlenir. Meydanlarda bileği bükülemeyen Ukbe ibn-i Nâfi, günebakan çiçekleri gibi hep güneşe yöneldiğinden, gölgesindeki karanlığa gizlenmiş, gururunda boğulmuş Küseyle’nin casuslarla kurduğu sinsi tuzakları sezemez. Açıktan karşısına çıkmaya cesaret edemeyen güruh, fırsatını buldukları bir zamanda, kurulan kumpas sonucunda onu şehit eder (682). Ardından, yağmalamalar, istilalar başlar.8

Bugün kabri Cezayir’in Sidi Ukbe kasabasını şereflendirse de hizmetleri geniş bir coğrafyada ve ruhu kıtalara sığmayacak enginliktedir. “Şehitlik benim için ganimettir” intizarı ona ait bir incidir. Akrebi; hakta sebat, yelkovanı; aktif sabır diye tik-tak işleyen çile çarkını, ruhunun ufkuna yürüyene kadar kesintisiz döndürür. Cephede emaneti teslim etme duası kabul olur.

Miras Bıraktığı Ruh

Vahyin yağmurlarında ıslandığı, çocuklarına vasiyetinden bellidir: “Hiçbir şey sakın sizi Kur’an ile meşguliyetten alıkoymasın!” Babası, hicret esnasında, Efendimizin kerimesi Zeynep’in yolunu kesecek kadar tahammülsüz iken, sonradan İslam’ın müsamaha potasında erir. İşte böyle bir haneden böylesi bir hakan çıkar!9

Ukbe, Avrupa içlerine uzanan Endülüs medeniyetinin temellerini atar. Tarık, onun diktiği fidanın bir çiçeğidir. Miras olarak; çelik bir irade, yürünecek yol, gönülleri fetih usulü ve Berberilerden pırlanta bir nesil bırakır. Ne gam! O geçemese de ondan aldığı şevk ve tecrübeyle Berberi bir köle, gemileri yakar geçer ötelere…

Yazar: Selim Gül/Çağlayan Dergisi’nden alınmıştır.

Dipnot:

  1. İbn-i Hişâm, Sîre 294
  2. İbnü’l-Esîr, Kâmil 3/206
  3. İbn-i Sa’d, Tabakât 6/99, 100; İbn-i Hacer, İsâbe 1044
  4. İbn-i Sa’d, Tabakât 6/99; İbn-i Hacer, İsâbet 1044
  5. İbn-i Sa’d, Tabakât 6/100, 101
  6. İbn-i Sa’d, Tabakât 6/101
  7. İbnü’l-Esîr, Kâmil 3/206; İbn-i Haldûn, İber 6/107
  8. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 858
  9. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbet 1044, 1045