İstiğfar, ne getirir ne götürür!?

709

Kur’ân ve Sünnet’in adres gösterdiği ve sürekli peşinde olunmasını emir ve tavsiye buyurduğu her türlü değerin ve hakikatin, dünyevî ve uhrevî, külli ve cüzi birçok hikmetleri ve faydaları vardır. Ayet ve hadislerde açık ve kapalı kendilerine işaret edilen bu faydaların bilinmesi, her anı imtihan ve hesaba tabi hayatımızı, bu değer ve hakikatlerle süsleme, sürdürme ve sonlandırma noktasında çok yararlı olacaktır. Bu çerçevede kaynaklar tetkik edildiğinde kazandırdıkları itibarıyla nazara verilen hakikatlerin başında istiğfarın geldiği görülür. İster zikir ve dua isterse de bir mâsiyet üzerine yapılsın beraberinde getirdiği birçok nimet ve hikmet ile istiğfar, adeta her mevsim meyve veren cennet ağaçları gibidir. Cenab-ı Hakk onu birçok kapının anahtarı ve çok sayıda derdin devası kılmıştır.

Af, tevbe ve merhamete kapı

Kulun bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, kötülük ve nefsine yaptığı zulümlerin ardından kusurunu itiraf edip istiğfarla Rabb-i Rahîm’ine yönelmesi, O’nun affına, rahmetine, sevgisine ve tevbeleri kabulüne kapı aralar. Kur’ân, “Kim kötülük eder veya günah işleyerek nefsine zulmeder de sonra Allah’tan af dilerse, Allah’ı gafur ve rahim (affı ve merhameti bol) bulur.”1; “… Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan af dileseler, sen de resul olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah’ı tevbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı.”2 buyurmuş ve müminlere bu hakikati işaret etmiştir.

Hz. Sâlih (aleyhisselâm), yaptıkları yanlış işler ve emrolundukları halde yapmadıkları şeylerden dolayı helake sürüklenen kavmi Semûd’u kurtarma adına kendilerine, “Yalnız Allah’a ibadet edin, çünkü sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Sizi topraktan yetiştirip yaratan, sizi orada yaşatan O’dur. O halde O’ndan mağfiret dileyin, yine O’na dönün, tevbe edin. Çünkü Rabbim kullarına çok yakın ve onların tevbe ve dualarını kabul edendir.”3 buyurur ve bu hususa dikkat çeker. Yine Hz. Şuayb da (aleyhisselâm) muhataplarına istiğfarı, tevbeyi adres gösterir ve aynı noktayı dile getirir: “Rabbinizden af ve mağfiret dileyin, sonra günahlarınızdan tevbe edip O’na sığının. O sizi affeder ve korur. Çünkü Rabbim rahimdir, veduddur.”4

İstiğfar, ilahi affa mazhariyetin, engin rahmetten istifadenin ve hakiki sevgiye nailiyetin en güvenilir ve en kısa yollarından biridir. Fert ve toplumlar, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeli, istiğfara sığındıkları müddetçe af, merhamet ve inayet kapılarının kendilerine her an açık olduğunu bilmelidirler. Ötelere, yüzü gözü aydın olarak gitmek istiyorlarsa hayatlarını istiğfar güzergahında sürdürmelidirler.

Bela ve musibetlere karşı kalkan

Cenâb-ı Hakk, gönderdiği kitaplara ve elçilere kulak asmayan, hayatlarını ilahi emirlere ve yasaklara muhalif hal, hareket ve zeminlerde sürdüren ve gayrı meşru şeylerin muhabbetiyle dengeyi yitirmiş birçok kavmi, gönderdiği bela ve musibetlerle helak etmiştir. Tevhit ve nübüvvet tarihi bunun misalleriyle doludur. Onlarla aynı yoldan giden insanları da benzeri tehlikeler beklemektedir.

Azab vesilesi bu musibetlere yakalanmamanın yolu, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) varlığı ve sürekli Allah’a istiğfarda bulunmaktır. Kur’ân bu hakikati bize haber verirken “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azab etmez.”5 buyurur. 

Allah Resûlü (aleyhissalatu vesselâm), vuku bulan bir güneş tutulması sırasında namaza, duaya ve istiğfara koşar. Tutulma sona erinceye kadar namazını uzatır. Secdede, göz yaşları içerisinde: “Yâ Rabbî! Ben aralarında olduğum müddetçe ümmetime azâb etmeyeceğini bana vâdetmedin mi?! Yâ Rabbî! Onlar sana istiğfâr edip yalvardıkları müddetçe ümmetime azâb etmeyeceğin husûsunda bana söz vermedin mi?! İşte bizler kapına geldik senden affımızı diliyor ve sana yalvarıyoruz!”şeklinde yakarır ve yukardaki ayet-i kerimeye atıfta bulunur. Namazını eda ettikten sonra da minbere çıkıp ashâbına şöyle seslenir: “Güneş ve ay Allâh’ın varlık ve birliğine delâlet eden alâmetlerden sâdece ikisidir. Şâyet bunlar tutulursa, duâ edin, Cenâb-ı Hakk’a yönelip ona ilticâ edin, Allâh’ın büyüklüğünü hatırlayın, namaza durup Allâh’ı zikretmeye koyulun, sadaka verin ve O’na istiğfarda bulunun.”

İbn-i Abbâs (radıyallahu anhumâ) yukarıdaki ayet-i kerimeden hareketle bu ümmete, azaba yakalanmama adına iki emanın/dokunulmazlık verildiğini, bunlardan birincisinin Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ikincisinin de istiğfar olduğunu ifade eder.6

Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm) istiğfarın bu yönüne dikkat çeker ve “Kul, Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece O’nun azabına karşı emniyettedir!” buyurur. Kadınlara hitap ettiği bir mecliste ahiret adına gördüğü bir manzarayı nazara verir ve ardından da “Ey kadınlar topluluğu! Sürekli tasaddukta bulunun ve çokça istiğfar edin!”7 buyurarak akıbetleri adına onlara istiğfarı adres gösterir.

Kuvvet ve rızık vesilesi

Güç, kuvvet ve bol rızık, dünden bugüne fert ve toplumların hedefi olmuştur. Bunları elde etmek için çok canlar yakılmış, haklar gasp edilmiş ve kanlar dökülmüştür. Halbuki Cenâb-ı Hakk, gönderdiği ilahi mesaj ve elçilerle insanlara, bunlara helal ve meşru şekilde nail olmanın yollarını göstermiştir. 

Öncelikle bu hususta yaşanan sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri hak yoldan ayrılmaktır ki Kur’ân, “Allah Teâlâ şöyle buyurur: Eğer insanlar ve cinler, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.”8 ayetiyle bu hakikate işaret eder. Allah yolunda dosdoğru yürümemek O’nun razı olmayacağı şeylere takılmaktır. Bunlardan kurtuluşun  da yolu istiğfara sarılmaktır. 

Bu hususta kavmini irşat ve tenvir eden Hz. Hûd (aleyhisselâm), “Ey halkım! Haydi Rabbinizden af dileyin, sonra O’na tevbe edin, O’na dönün ki gökten size bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın, n’olur, yüz çevirip suçlu duruma düşmeyin!”9 buyurur ve dikkatlerini, istiğfar ile tevbenin beraberinde getirdiği ilahi ihsanlara çeker.

Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm) ümmetine aynı yolu işaret eder ve: “Kim istiğfardan uzaklaşmaz ve onu kesintisiz yaparsa Allah, içine düştüğü her türlü darlık karşısında kendisine bir çıkış yolu ve her türlü endişe karşısında da bir kurtuluş kapısı açar. Onu hiç hesap etmediği yerlerden rızıklandırır.” buyurur.10

Günahlar, ilahi ihsanların ve ikramların önüne karanlık bir perde çeker. Bundan dolayı onları silip süpüren istiğfar, bu dünyaya bakan tarafıyla da bir rahatlama, huzur ve kurtuluş vesilesidir.

Kıtlık ve fakirlikten kurtuluş yollarından biri

Hz. Nûh (aleyhisselâm) kavmine beyan ettiği bir meseleyi anlatırken “Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira O, gafurdur. Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.”11 buyurur. Hz. Nuh, açıkça ifade etmektedir ki insan samimi bir halde ve sürekli bir şekilde istiğfarda bulunur ve tevbeye yönelirse, Allah mağfiret eylemekle yetinmeyecek onun rızkını çoğaltacak, bereket dolu yağmurlarla toprağını sulayacak ve ekip diktikleri için verimli eyleyecek, malını ve evladını artıracaktır.

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) de istiğfarın bu boyutuna dikkat çekmiş, kendisine gelip de çocuk sahibi olamamasından dolayı yaşadığı hüznü anlatan Ensâr’dan bir sahabîye, çokça istiğfarda bulunup bolca sadaka vermesini emir ve tavsiye buyurmuştur.12

Hz. Ömer (radıyallahu anh) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında sadece istiğfar etmekle yetinir. Etrafındakiler, “Yağmur için dua etmediniz!” diye hatırlatınca, “Ben, semanın yağmur gelen kapılarını çaldım!” buyurur sonra da yukardaki âyeti okur. 

Hasan Basrî hazretleri de, kendisine gelip kıtlık, kuraklık, fakirlik, çocuk sahibi olamama gibi hallerden şikayetçi olan insanlara, çözüm adına Allah’a istiğfarda bulunmayı salıklar ve ardından da yukarda zikredilen ayet-i kerimeyi hatırlatır. Bu ayeti kerime açık bir şekilde istiğfarın beraberinde getireceği şeylere ışık tutar.

Melekleşme

Allah’ın mükerrem ibadı melekler, varlık aleminde değişik vazifelerle tavzif edilmişlerdir. Bazı evsafları itibarıyla müminlere verilen emirleri zirvede yaşarlar. Kul onların zirveleştiği bu hususları, iradi bir şekilde yapar veya yaşarsa onlara benzemeye başlar. Zikir, hamd ile Allah’ı tesbih, salat ve başkaları için istiğfar talebinde bulunma, bu vasıfların başında gelir. Arşı taşıyan sekiz melek ve çevreleyen melekler bile başkaları için istiğfar talebinde bulunurlar.13 Kul istiğfara devam ettiği müddetçe meleklerin ahlakıyla ahlaklanmış ve onlar gibi dup duru bir kul olma yoluna girmiş bulunur.

Müttakîler zümresine dahil olma

Müttakî kullar, Allah’ın kelamında kendilerine çokça atıfta bulunduğu seçkin insanlardır. Allah katında en değerli kullar onlardır. Kur’ân da hazinelerinde bulunan hidayet ve hikmet cevherlerini, onlara açar. Allah onlarla beraberdir ve güzel âkıbet onlar içindir. Kabirden cennete uzanan güzergahta onlar için endişe verici ve üzücü bir durum olmayacaktır. İnsanların girmek için köprüler aşacağı cennet, onlara yaklaştırılacak ve onlar orada cehennem azabından uzak, içinden ve zemininden ırmaklar akan, meyveleri de gölgeleri gibi devamlı, istedikleri her şeyi bulabilecekleri, pınarlarla dolu vs. nimetlerle serfiraz kılınacaklardır. 

Kendilerini böylesi güzel bir akıbetin beklediği bu insanların arasına katılabilmek, bizzat Kur’ân’ın dikkat çektiği bazı hususları hayata hayat ve gaye kılmakla mümkündür. İman, namazları hakkıyla eda etme, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcama, kızınca öfkeyi yutma, insanların kusurlarını affetme, günahlarda ısrar etmeme, haramlardan ve ilahi azabdan sakınma, yardımı Allah’tan dileme, sabır, görmedikleri halde Rab’lerini gıyabında tazim etme ve kıyametten, o duruşma saatinden korkup titreme, bunlardan bazılarıdır. 

Bunların yanında onların üzerine en fazla vurgu yapılan vasıflarından bir tanesi de “Çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anmaları, günahlarının affedilmesini dilemeleridir.”14 Bu yönüyle günahların bağışlanması için Allah’a yalvarmayı ifade eden istiğfar, kulu, Allah’ın kendilerini affettiği, sevdiği ve razı olduğu müttakîlerin arasına katacak sâlih amellerdendir. 

Başkalarına iyilik vesilesi

Kardeş olduğu bildirilen müminlerin kendi aralarındaki münasebetleri ve muameleleri, İslam’da çok önemlidir. Onlardan birinin kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için de arzu etmesi, istemediği bir şeyi kardeşi için de dilememesi doğrudan imanının seviyesini ortaya koyan bir davranıştır. Allah onları bağışlamak için kendisine yönelmelerini emreder. Melekler, bağışlanmalarını talep etmek için vesileler arar. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), onlar için sürekli mağfiret talep eder. 

Hal böyleyken onların da birbirleri için gıyablarında istiğfar talebinde bulunmaları, kardeşlik hukukunu gözetme adına çok mühimdir. Üstelik bu herkesin, oturduğu, yattığı, durduğu veya koştuğu bir anda bile başkasına yapabileceği en güzel, değerli ve teşri kaynaklarında tahşidatı yapılan iyiliklerden biri belki de en başta gelenidir. Başkaları için yapılan istiğfarın manası, onların kurtuluşunu talep etmektir.

Tevbe, her kulun kendine has iken, istiğfar, çok daha geniş bir alana sahiptir. İnsan, kendinden başlayarak anne babası ve kadın erkek, ölü diri bütün mümin kardeşleri için istiğfar talebinde bulunabilir.  Kur’ân, “Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!”15 diyerek Hz. Nûh’un; ve “Ey Kerîm! Rabbimiz Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle.”16 buyurarak Hz. İbrâhîm’in böyle dua ettiklerini haber verir. 

Yine Kur’an’da Allah Resûlü’ne “O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem kendin, hem mümin erkek ve kadınlar için Allah’tan af dile. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir.”17 buyurulmuştur.

Arkadan gelen mü’minlerin de “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!”18 diyerek kendilerinden önce meseleye sahip çıkmış kardeşlerine istiğfarda bulundukları bildirilir.

Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) hayatında ve mübarek beyanlarında da meseleyi açan çok şey bulunur. Öncelikle “Her kim mümin erkek ve kadınlar için istiğfar talebinde bulunursa, bunların herbirine karşı ona bir hasene yazılır.” buyurarak hem başkaları için istiğfar talebinde bulunmaya teşvik eder hem de böylesi bir talebin beraberinde getirdiği sevabı haber verir.  

Ölen anne babası için ne yapabileceğini soran Benî Selime’den bir sahabîye onlar için istiğfarda bulunmayı da tavsiye eder19 ve evladın yaptığı istiğfar duası ile babanın cennetteki derecesinin yükseltildiğini bildirir.20 Diğer yandan kendisi de ümmeti için her namazda “Allahım! Geçmiş ve gelecek, gizli ve aleni günahları için ümmetimi mağfiret buyur!” direyerek dua eder. Yine Kur’ân’ı hatim ettiğinde duasının büyük çoğunluğunu, kadın erkek müminler için yaptığı talepler oluşturur. Hiç şüphesiz bu taleplerin başında da onların mağfiret edilmesi gelir.

Kötülüğe meyilin önünü kesme

İnsanı, dinin emir ve nehiylerine muhatap kılan hususiyetlerin başında akıl ve irade gelir. İhsan edilen nimetlere şükretmesi, mesul kılındığı vazifelerin hakkını vermesi, nefsin arzularından, şeytanın süslü gösterdiği hallerden, cehennemin etrafını çeviren şehevî hazlardan uzak kalması, zor da olsa meşru dairede bir hayat yaşaması, ibadette ve taatte içindeki meşakkete rağmen devamlı olması, tamamen iradesinin hakkını vermesiyle mümkündür. 

Üstelik iman, ahlak ve salih amelle güçlendirilmemiş irade gayet zayıftır. Bir de buna seyyiâtın ve tahribatın kolaylığı eklenince işler daha da zora girmektedir. İradenin hasenata kilitlenmesi ve ebedi mutluluğa giden yolları yürüyebilmesi için takviyeye ihtiyacı vardır. Tam burada Bediüzzaman hazretleri Kur’ân ve Sünnet’ten süzdüğü bir hakikati dile getirir ki o da dua ve tevekkülün, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet vermesi; istiğfar ve tevbenin de meyelân-ı şerri kesmesi ve tecavüzatını kırmasıdır. Bu da gösterir ki istiğfarın bir meyvesi de kötülüklere meyil kanallarını tıkayıp iradeyi takviye etmesidir.  

Ashâb-ı kiramdan Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) huzur-u Nebevî’ye gelir. Ailesine karşı çok sert ve kırıcı konuştuğunu bildirir ve bu durumu bir türlü düzeltemediği şikayetinde bulunur. Bunun üzerine Allah Resûlü “İstiğfarda neredesin?” diye sorar ve ardından Kendisinin günde yüz kere istiğfarda bulunduğunu haber verir.21

Sonuç

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki kul, kısacık hayatını kazanç kuşağında geçirmek ve ötelerde de kurtuluşa nail olmak istiyorsa bunlara vesile olan ahlakın, salih amellerin ve ibadetlerin peşinde olmalıdır. Bu çerçevede istiğfar, kul için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Zira istiğfar beraberinde getireceği sevap, uhrevî mükafatlar, rahmet kapılarının açılması, ilahi affa mazhariyet, cehennem ateşinden ve her türlü azabdan azade kılınma, darlık, tasa, kıtlık, kuraklık ve fakirlikten kurtulma, güç, kuvvet ve bol rızık kazanma adına kula çok şey vaat etmektedir. Bundan dolayıdır ki kullarının her zaman iyiliğini isteyen Cenâb-ı Hakk, “Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve müttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!”22 buyurarak adeta onları istiğfar maratonuna davet etmiştir. Zira hem günahları Allah’tan başka affedecek kimse yoktur hem de Allah’ın kullarına en büyük ihsanlarından biri mağfirettir. 


Yazar: Sadık Sefer

Dipnot:

  1. Nisâ Sûresi 4/110
  2. Nisâ Sûresi 4/64
  3. Hûd Sûresi 11/61
  4. Hûd Sûresi 11/88
  5. Enfal Sûresi 8/33
  6. Tirmizî, Sünen 5/163 (3082)
  7. Müslim, Sahîh 1/61 (79/132); İbn-i Mâce, Sünen 5/479 (4003)
  8. Cin Sûresi 72/16
  9. Hûd Sûresi 11/52
  10. Ebû Dâvud, Sünen 2/121 (1518); İbn-i Mâce, Sünen 5/347 (3819); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/104 (2234)
  11. Nûh Sûresi 71/10-12
  12. Allah Resûlü’nden aldığı karşılıktan sonra sürekli istiğfarda bulunmaya ve tasadduk etmeye başlayan sahabiye dokuz evlat ihsan edilmiştir.
  13. Bkz. Mü’min Sûresi 40/7; Şûra Sûresi 42/5; Ahzâb Sûresi 33/43
  14. Âl-i İmrân 3/135
  15. Nûh Sûresi 71/28
  16. İbrahim Sûresi 14/41
  17. Muhammed Sûresi 47/19
  18. Haşir Sûresi 59/10
  19. Ebû Dâvud, Sünen 5/221 (5142); İbn-i Mâce, Sünen 5/252 (3664); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 25/457 (16059)
  20. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 16/356 (10610)
  21. İbn-i Mâce, Sünen 5/346 (3817); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 38/419 (23421)
  22. Âl-i İmrân Sûresi 3/133
Bunları da beğenebilirsin