İdealleri İle Asr-ı Saadet Gençleri (1)

494

Gençlerin, hayata tutunmaları ve yalnızlığa sürüklenmemeleri; sahip oldukları dinamizmi, enerjiyi, gücü, heyecanı, sağlığı, vakti ve her türlü imkanı doğru yerde ve yönde kullanmaları; kendilerine, ailelerine, çevrelerine, topluma hatta insanlığa faydalı fertler olarak yetişmeleri ve hizmetler ortaya koymaları; ilim, iman, ibadet, ahlak, hak ve hukuk sınırları içerisinde onurlu bir ömür sürmeleri; hep iyilik, hayır ve hasenat düşünmeleri noktasında ideallerin çok büyük ve belirleyici etkileri vardır. Bu yönüyle idealleri olmayan gençler, hayatın, sahip oldukları imkân, donanım ve güzelliklerin anlamını ve önemini idrak etmekte zorlanabilir; hissi ve fikri boşluğa düşebilirler. Heva ve hevese hitap eden şeyleri hedef ve hayal edinenler ise kalpleri mutmain olmadığı için zamanla yalnızlığa sürüklenebilir hem kendilerine hem başkalarına hem bedenlerine hem ruhlarına hem dünyalarına hem ahiretlerine zarar verecek yani ömürlerini heba edecek bir duruma; zararlı arkadaşların, alışkanlıkların ve akımların ağına kapılabilirler. 

Asr-ı Saadet neslinin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onlar, Cahiliye bataklığında doğup büyümüşlerdi. Zayıflar, hayatta kalmanın; güçlüler, nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmenin peşinde koşuyordu. Ne kendi gelecekleri adına ne de insanlık namına hayırlı herhangi bir idealleri yoktu. Sadece haz dairesinde günü yaşamaya çalışıyor ve çoğunluğu itibarıyla sorumsuz bir hayat sürüyorlardı. Böylesi bir atmosferde Muhammedu’l-Emîn’e peygamberlik görevi verilmiş; Kur’ân ve Sünnet’in ışığı ile fert, aile ve topluma hidayete giden yolları göstermesi ve onları ıslah edip yetiştirmesi istenmişti. Allah Resûlü’ne kadar şirkin, şehvetin, şiddetin, cehaletin, heva ve hevesin, yalnızlığın, zararlı alışkanlıkların ağına ve çölün bağrına sıkışıp kalan bu gençler, O’nunla ve temsil ettiği evrensel mesaj ile tanışınca; kalp, kafa ve hayat adına büyük bir aydınlanma yaşamış; bu iki duru kaynaktan müstakim bakış açısı, duygu ve düşünceler, hikmetli hal ve hareketler kazanmış ve hayatı, dolu dolu yaşamalarını temin edecek birtakım idealler edinmişlerdi.

Allah’ın Rızası ve O’na Yakınlık

Allah Resûlü ile buluşan gençlerin birinci ve en öncelikli ideali, Allah’ın rızasını kazanmak; O’nun tarafından sevilen, katında değerli ve O’na yakın kâmil bir insan olabilmekti. Çünkü Kur’ân, “Allah, mümin erkeklere de mümin kadınlara da ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte en büyük bahtiyarlıkta budur.”1 ve “Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, O’nun hukukunu ihlal etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.”2 buyuruyor ve insan için hayatta en büyük başarının, O’nun rızasına ve yakınlığına erişmek olduğunu haber veriyordu. 

Asr-ı Saadet gençleri, bu en büyük ideallerini gerçekleştirmek için hayatlarında her şeyi, O’nun hoşnutluğuna göre planlıyor; rıza yörüngesinde ve takva dairesinde bir yaşantı ortaya koyuyorlardı. Bunun için öncelikle “Hayır, Allah’ın hakkımızda ihtiyar edip takdir ettiğindedir!” diyor; O’nun, haklarındaki her türlü takdirini rıza ile karşılıyor; imtihan, bela ve musibetleri isyana düşmeden aktif sabırla göğüslüyor ve verdiği her türlü nimete ve yaptığı ihsana şükürle mukabelede bulunmaya çalışıyorlardı.3 Allah’ın Resûlü’ne, dinine ve davasına, canları pahasına her türlü desteği veriyor; ilim, ahlak, iman, ibadet, muamele, adalet, hayır, hasenat, helal ve haramlar hususunda Kur’ân ve Sünnet’te beyan edilen şeylere sadık kalıyor; şartlar ne olursa olsun iyilik, iman, ibadet ve hak dairesinde bir ömür sürmeye gayret ediyorlardı. Çünkü biliyor ve inanıyorlardı ki O’nun hoşnutluğuna ve O’na yakınlığa giden yollar, bunların ihlaslı bir şekilde yerine getirilmesinden geçiyordu. 

Allah Resûlü, Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine bilen ve neredeyse hepsi genç yetmiş muallim sahabîsini irşat ve tebliğ için göndermiş; bu güzide eğitim kadrosuna Mâune kuyusu civarında tuzak kurulmuş ve bir kişi hariç hepsi şehit edilmişti. Cebrail gelmiş ve Allah Resûlü’ne yaşananları haber vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, halka hitap etmiş ve “Kardeşleriniz şehit edildi. Ve onlar, ‘Allahım! Bizim Sen’den ve takdirinden razı olduğumuzu ve Sen’in de bizden razı olduğunu arkada kalanlara ulaştır!” diye dua ettiler. Ben de onların bu isteklerini yerine getiriyorum!”4 buyurmuştu. Onlardan Hakem İbn-i Keysan, mızrak sırtına saplanınca “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki kazandım!” demişti. Zira onlar bu tehlikeli görevi, Allah’ın rızasına nail olmak için risklerini bile bile tereddütsüz kabul etmiş ve herhangi bir dünyevî beklentiye de girmemişlerdi.

Yine umre yolunda önleri kesilen, günlerce ihramlı halde Hudeybiye’de bekleyen ve Allah Resûlü’nün Mekke’ye gönderdiği elçisinin şehit edildiği haberi üzerine canları pahasına O’na destek olma hususunda beyat eden 1400 sahabînin de büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onların ideali de Allah’ın rızasından başka bir şey değildi. Nitekim Cenâb-ı Hak, şu ayeti indirmiş ve onlardan razı olduğunu müjdelemişti: “Gerçekten Allah, o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlâsı bildiği için üzerlerine sekîne, huzur ve güven indirdi…”5 Sadece onlar değil bütün gençler, her işlerinde aynı hedefin peşinde koşuyorlardı ki ona ulaşma adına ortaya koydukları iradî ve samimi gayret ve mücadele, neticesini vermiş ve daha dünyada iken şu müjdeyi almışlardı: “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!6

İlimde Derinleşme İdeali

Asr-ı Saadet gençlerinin ikinci ideali ilimde derinleşmekti. Zira Kur’ân, “De ki: Rabbim! İlmimi artır!”,7 “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı gerektiği tarzda tazim ederler.”,8 “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”9 buyuruyor ve yüzlerce âyet-i kerimede insanları, kainatın işleyişini ve içindekileri araştırmaya, düşünmeye ve ilimde derinleşmeye sevk ve teşvik ediyordu. Allah Resûlü de “Kim ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) açarlar. Göklerde ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar alim için istiğfar ederler. İlmiyle âmil alimin, abid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne gümüş miras bırakırlar sadece ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasip elde etmiştir.”10 buyuruyor; ilim peşinde koşanlara ayrı bir değer veriyor ve mescide çıktığında oturmak için her seferinde ilim müzakere edenlerin halkasını tercih ediyordu. İnsan istihdamında da ilim sahiplerini önceliyordu ki Hz. Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e genel vali olarak atarken bölge halkına gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Size yakınlarımın en hayırlısını, ilimde ve dinde onların en yetkilisini gönderiyorum!”11 Hatta iki üç insanı aynı kabre defnedecekse ilk sırayı ya da bir sefer esnasında kabilenin sancağını Kur’ân ilminde en fazla mesafe kat edenlere veriyordu. 

Bütün bunlar vb. sebepler gençlerin, ilim ve araştırmayı ideal edinmelerine zemin hazırlıyor ve aileleri de onları ilme teşvik ederek bu ideali destekliyordu.12 Gençler, ideallerini gerçekleştirme adına daima Kur’ân ile meşgul oluyor ve Allah Resûlü’ne yakın olmaya çalışıyor; derslerini, sohbetlerini ve vaazlarını kaçırmamak için adeta çırpınıyorlardı. Mesela Allah Resûlü, Selit isimli bir sahabîye bir arazi ikta etmişti. O da bu araziyi işlemek için günlerce orada çalışıyordu. Bir gün arkadaşları kendisine “Senin yokluğunda şu şu ayetler nazil oldu!” dediklerinde hemen Allah Resûlü’nün yanına gelmiş; “İkta ettiğin arazi ile ilgilenirken sohbetinizden/dersinizden geri kaldım. Ne olur onu geri al. Beni Sen’den uzaklaştıracak şeye ihtiyacım yok!” demiş ve ilim adına duyduğu derin iştiyakı bütün netliği ile ortaya koymuştu.13 

Bazıları ise yetiştirmeleri gereken işler olduğunda iş bölümü yapıyor; birisi işi yaparken diğeri O’nu dinlemeye koşuyor sonra da öğrendiklerini gelip arkadaşına/kardeşine aktarıyordu.14 Kafalarına takılan her meseleyi O’na sordukları -Hadis, Siyer ve Tabakât kaynaklarında bu durumun yüzlerce örneğini görmek mümkündür- gibi birisinin Allah Resûlü’ne gelip soru sorması için de âdeta can atıyor15 ve O’nun vereceği cevaptan hiçbir şeyi kaçırmamak için can kulağıyla dinliyorlardı.16 Duyduklarını ve öğrendiklerini anında hafızalarına alıyor,17 yazıyor,18 kendi aralarında meclisler oluşturup müzakere ediyor ve en önemlisi de hayatlarına taşıyorlardı.

Özellikle bu konuda hicret edip Medine’ye gelen, Suffe’de yatıp kalkan, karın tokluğuna O’ndan ilim almaya çalışan gençlerin gayretleri, ayrı bir destandır ki mesela Hz. Ömer’in hicret sırasında 14 yaşında olan oğlu Hz. Abdullah, O’na yakın olup daha fazla ilim tahsil etmek için eve gitmiyor; Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkıyordu ve bunu, evlenene kadar da sürdürmüştü.19 Zira o, bir gün Allah Resûlü’ne, “Zikir/Müzakere meclislerinin ganimeti nedir?” diye sormuş ve O’ndan “Cennettir!” cevabını almıştı.20 Neticede hem emeklerinin karşılığını almış hem de ilimde zirve sahabîler arasındaki müstesna konumuna ulaşmıştı. 

Yine ömrünü ilme adayan, en fazla hadis rivayet eden ve genç yaşta ilimde zirveleşen sahabîlerden Ebû Hüreyre de onlar arasındaki yerini almış; ilmini artırmak için gece gündüz Allah Resûlü’nü yakın takibe koyulmuştu.21 Yukarda da bahsedildiği üzere bu mektebin ilim aşığı seksene yakın genç talebesi, Reci ve Maune’de tuzağa düşürülüp şehit edilmişti ki kim bilir yaşasalardı ilimde eriştikleri zirve ile İslam tarihinde hangi güzel gelişmelere imza atacaklardı. Belki de bunu anlamak için bu ideale ulaşma adına sürekli O’na yakın duran genç ve alim sahabîlerin meselâ Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’in, Hz. Zeyd İbn-i Sâbit’in,22 Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd’un,23 Hz. Muaz İbn-i Cebel’in,24 Hz. Abdullah İbn-i Abbas’ın, yirmili yaşlarda ilmin kapısı haline Hz. Ali’nin ve daha nicelerinin ortaya koydukları hizmetlere bakmak yeterli olacaktır!

İlimde derinleşme sadece erkeklerin değil aynı zamanda kadınların da temel hedefleri arasındaydı. Onlar, şartlardan dolayı Allah Resûlü’nden erkekler kadar istifade edemediklerini düşünüyor, üzülüyor ve ilimlerini artırma adına yollar arıyorlardı.25 En son gelmiş ve Allah Resûlü’ne “Bizler erkekler kadar senin sohbetinden/derslerinden istifade edemiyoruz.” diyerek kendilerine özel bir gün ayırmasını talep etmişlerdi. “İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır!” buyuran ve bu konuda ki anlayışını daha önce dile getiren Allah Resûlü, bu talebi müspet karşılamış ve kadınlar, için ayrı bir ders/sohbet günü tahsis etmişti.26

Allah Resûlü, mehir veremeyecek durumda olan genç erkeklere, eşlerine Kur’ân öğretme görevi veriyordu ki genç kızlar bunu mehir olarak seve seve kabul ediyorlardı.27 Özellikle Hz. Âişe ve Ensar’ın hakikat aşığı kadınları ilim tahsili adına çekinmeden her şeyi soruyor, sorguluyor ve O’nun ilminden mümkün mertebe çok istifade etmeye çalışıyorlardı.28 İlim ideali, gençleri sürekli vahyin ve hikmetin atmosferinde tutuyor ve onları, Allah Resûlü’nün ifadesiyle dünyadaki cennet bahçeleri sayılan müzakere meclislerinde vakitlerini değerlendirmeye götürüyordu.29

İmanda ve İbadette Derinleşme 

Şirkin iliklere işlediği ve Kâbe dahil her şeyin şirke ait duygu ve düşüncelerle kirletildiği bir ortamda neşet eden Asr-ı Saadet gençleri, Allah Resûlü’nden hakiki ve makbul imanı, ders almış; O’na ve getirdiği şeylere gönülden iman etmişlerdi. Fakat bin bir imtihanın, fitnenin ve sapkın fikrin kol gezdiği ve her köşe başını ayrı bir günahın/haramın tuttuğu dünyada, istikamet üzere ve gaye edindikleri şeyleri gerçekleştirme peşinde yılmadan, yıkılmadan ve savrulmadan yol almaları çok zordu.

Kur’ân, “Ey iman edenler!” ya da “İman edenler müstesna!”; Allah Resûlü de “Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa…” buyurarak emir ve nehiylerin, uyarı ve nasihatlerin öncesinde imana vurgu yapıyor ve bunları, hayata taşımanın, ömür boyu sürdürmenin; dini, kalbi, kafayı, bakışı, hissi ve ruhu korumanın ancak imanda derinleşmekle mümkün olabileceğine atıfta bulunuyordu. Hatta Kur’ân’dan hakkıyla istifade etmek bile imanda derinleşmeye bağlıydı ki bu hususa ışık tutan genç sahabî Cündüb İbn-i Abdullah, kendi tecrübelerini şöyle aktarıyordu: “Biz gençliğimizde Allah Resûlü ile birlikte iken, Kur’ân’ı öğrenmeden önce imani konuları öğrendik; sonra Kur’ân’ı öğrendik ve onunla imanımızı arttırdık. Bugün siz imandan önce Kur’ân’ı öğreniyorsunuz.”30 

İlim idealinde nazara verilen Hz. Abdullah İbn-i Ömer ise bu hususa şöyle dikkat çekiyordu: “Biz öyle bir hayat yaşadık ki, bizlere Kur’ân’dan önce iman dersi verildi. Bir sûre Allah Resûlü’ne nazil olur olmaz bizler; o sûrede Allah’ın bizlere vermek istediği mesajları anlamak için gayret sarf eder, helalleri ve haramları öğrenmeye çalışırdık. Siz şimdi nasıl Kur’ân’ın lafızlarını öğrenme hususunda çaba harcıyorsanız, biz bu çabadan daha fazlasını o ayetleri anlamak için harcardık. Ama bakıyorum ki bizden sonra gelenler, Fatiha’dan başlayıp sonuna kadar okuyup ezberlemelerine rağmen; Kur’ân’da ki ‘Emir ve nehiyler nelerdir? Üzerinde kafa yorulması gereken meseleler nelerdir?’ Bunları önemsemeden aynen kötü cinsli hurmaların görüntüsü ve tadı gibi işin sadece bir boyutu ile ilgileniyorlar.”31

Bütün bunlardan dolayı gençler için imanda hakka’l-yakîne ulaşmak, büyük bir idealdi. Ve onlar, bu ideallerini gerçekleştirme adına sürekli Kur’ân ve kâinat üzerinde tefekkürde bulunuyor, karşılaştıklarında “Gel bir saat imanlaşalım!”32 diyerek birbirlerinin imanlarını kuvvetlendirmeye vesile olacak sohbet ve müzakere halkaları oluşturuyor, akıllarına takılan soruları, Allah Resûlü’ne soruyor, imanı duyup hissetmelerini sağlayacak ahlakî değerlerde ve ibadetlerde derinleşmeye çalışıyor, bir araya geldiklerinde ayrılırlarken imana ve gereklerine vurgu yapan Asr Sûresi’ni okuyorlardı.33 İman ve ibadetlerde ki bu derinlik arayışları, onlara, diğer hedef ve hayalleri noktasında da moral kaynağı ve istinad noktası oluyordu.34

Hak ve Hakikati Muhtaç Sinelere Duyurma

Asr-ı Saadet gençlerinin ideallerinden birisi de hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmaktı. Kur’ân, “Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyilikleri yayar, kötülükleri önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.”35 ve “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.”36 buyuruyor ve onlara, bu ufku ve ideali aşılıyordu. Ayrıca hep bu hedef peşinde koşmuş peygamberlerin hayatlarından kesitler sunuyor ve onların bu konuda sergiledikleri destansı mücadelelerden örnekler vererek adeta siz de bu peygamberler gibi gönülleri, Cenâb-ı Hak ile buluşturmanın peşinde koşun mesajını veriyordu. 

Üstelik canlarından çok sevdikleri, her şeyini örnek aldıkları Allah Resûlü de bunun için yaşıyor ve onların gözleri önünde hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmak için olağanüstü bir gayret ve fedakârlık sergiliyor ve ne zahmetlere katlanıyordu. Temsilin yanında Allah Resûlü, zaman zaman konuyla alakalı “… Senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin için kızıl deve sürülerinden/üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır!”37 ve “Kim hidayete çağrıda bulunursa kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek…”38 buyuruyor ve onların, tebliği, hayatlarının gayesi olmasını sağlayacak açıklamalarda bulunuyordu.

Bunlardan dolayı irşat ve tebliği gaye edinen Asr-ı Saadet gençleri, hedeflerini gerçekleştirme adına bir taraftan insanlara ulaşmaya çalışırken diğer taraftan gözleri hep Allah Resûlü’nün bu konuda kendilerine vereceği görevlerde hazır kıta bekliyorlardı. Verilen tebliğ ve irşat, talim ve terbiye vazifelerini, değişik risklere rağmen seve seve kabul ediyor; ilgili yerlere ve insanlara ulaşmak için hemen harekete geçiyorlardı. Reci ve Maune’de şehit düşen sahabeler burada da hatırlanabilir. Onlar bu uğurda üstün çaba harcıyor ve türlü türlü fedakarlıklara katlanıyorlardı. Bunun için çoğu, Allah Resûlü’nün vefatından sonra O’nu ve diğer peygamberleri örnek alıp her şeylerini arkada bırakarak değişik coğrafyalara hicret etmişlerdi. “Benden bir şey işitip onu işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin Kıyamet günü Allah, yüzünü ak kılsın. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri var ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar.”39 Nebevî beyanında belirtilen şekliyle yüzlerini ağartacak bir uğraşı; irşat ve tebliğ için geldikleri bu diyarları vatan ediniyor ve hatta ruhlarını, Rahman’a buralarda teslim ediyorlardı.

Sonuç

Bir kısmına bu makalede dikkat çektiğimiz bir kısmına da ikinci makalede dikkat çekeceğimiz idealleri, Asr-ı Saadet gençlerine, hayatı daha anlamlı yaşama, sahip oldukları nimetlerin kadr u kıymetini bilme ve hepsini hak/hayır istikametinde kullanma adına aşk ve şevk aşılıyor ve onları, heva ve hevese ait faydasız, malayani hatta zararlı şeylerden uzak tutuyordu. Zira onlar bu hedef ve hayalleri gerçekleştirme adına sürekli ilim ve aksiyon peşinde koşuyor, hiç boşluk ve kopukluk yaşamıyor bunun neticesinde de yalnızlık duygularına kapılmıyorlardı. Haram semtlerine uğramıyor, haksızlık mahallelerinde yaşayamıyor ve zararlı alışkanlıklar onların hayatına dahil olacak bir gedik bulamıyordu. Onları arayanlar, rıza peşinde, ibadet saflarında, ilim, sohbet ve müzakere meclislerinde, hakkın müdaafa edildiği yerlerde, insanlarla Allah’ı ve Resûlullah’ı buluşturma adına hicret yollarında ve diyarlarında, kendilerine, ailelerine, topluma ve insanlığa hayrı ve faydası dokunacak işlerin başında buluyordu.

Yazar: Yücel MEN

Dipnot:

  1. Tevbe Sûresi, 9/72
  2. Mâide Sûresi, 5/35
  3. Bkz. Müslim, Zühd 64
  4. Müslim, İmâre 41
  5. Fetih Sûresi, 48/18, 19
  6. Tevbe Sûresi, 9/100. Ayrıca bkz. “Allah, onlardan razı, onlar da Allah’tan.” Beyyine Sûresi, 98/8
  7. Tâ Hâ Sûresi, 20/114
  8. Fâtır Sûresi, 35/28
  9. Zümer Sûresi, 39/9
  10. Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Mukaddime 17
  11. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/436
  12. Tirmizî, Menâkıb 90
  13. Bkz. Ebû Ubeyd, Müsned 286; İbn-i Zencûye, Kitâbu’l-Emvâl 2/613, 614
  14. Buhârî, İlim 27; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur‟ân 65
  15. Müslim, Îmân 10
  16. Ashâbın O’nu dinleme keyfiyeti için bkz. Buhârî, Cihâd 37
  17. Buhârî, İlim 39
  18. Bkz. Ebû Dâvud, İlim 3; Tirmizî, İlim 12
  19. Buhârî, Salât 58; Nesâî, Mesâcid 29
  20. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 10/137 (6651)
  21. Ahmed b. Hanbel, II, 240; Buhârî, Büyû 1; Müslim, Fadaîlu’s-Sahâbe 159
  22. Günümüz gençleri için en ideal sahabîlerden birisi olan Hz. Zeyd’in ilim ve aksiyon dolu hayatı için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-bir-genc-zeyd-ibn-i-sabit-ra/
  23. İdealleri, hizmetleri ve hayatı hakkında geniş bilgi için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-gencler-3-abdullah-ibn-i-mesud-ra/
  24. Gençlik yılları ve hizmetleri için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-gencler-2-muaz-ibn-i-cebel-ra/
  25. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 7/17-18
  26. Buhârî, İlim 35
  27. Örnekler için bkz. Buhârî, Nikah 41; Müslim, Nikah 13; Dârekutnî, Sünen 3/249
  28. Buhârî, İlim 35
  29. Bkz. Taberânî, 11/90 (11158); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/131; Münzirî, Terğîb 1/88
  30. İbn-i Mâce, İmân 9 (61)
  31. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/170; İbn-i Mende, İman 106
  32. Örnekler için bkz. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 35843; Aclûnî, Keşfu’l Hafa 1/51; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/63
  33. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 3/124
  34. İbadet konusu müstakil bir başlık olarak ayrıca ele alınacaktır.
  35. Âl-i İmrân Sûresi, 3/110
  36. Âl-i İmrân Sûresi, 3/104
  37. Buhârî, Megâzî 39; Ebû Dâvud, İlim 10; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34
  38. İbn-i Mâce, Sünnet 14
  39. Tirmizî, İlim 7
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla