Hum’da Sahabeye Hitap (18 Zilhicce 10 Hicrî)

713

Zilhicce’nin 18’ine denk gelen pazar günü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Cuhfe yakınlarında bulunan ve adına “Hum” denilen mevkide idi. Öğle sıcağının bastırmaya başladığı sıralardı ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), burada konaklama emri verdi. Öğlen vakti geldiğinde ezan okunmuş, ancak ezanın akabinde insanlara “Namaz toplayıcıdır!” manasında “es-Salâtü Câmia!” şeklinde bir ilan yapılmıştı. Yeni bir durumun olduğu açıktı; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hitâb etmek üzere ashâbını topluyordu!

Bu çağrının bir sebebi vardı; henüz Medine’deyken Yemen’e gönderdiği Hazreti Ali (radıyallahü anh), Resûlullah’ın verdiği vazifeleri yerine getirebilmek için Yemen’de olduğu günlerde, hac yolculuğu için Medine’den hareket eden Efendimiz’le buluşmak için birlikte olduğu askerleriyle istişare ederek onlardan ayrılıp Mekke’ye erken gelmişti. Kalan işlerin takibi için aralarından Ebu’l-Âs İbn-i Rebî’yi imam tayin etmiş ve yapacakları işleri de tarif etmişti. Arkadan onlar da gelecek ve hacca iştirak edeceklerdi! Hazreti Ali’nin maksadı ise hem Resûlullah’ın talep ettiği develeri zamanında O’na ulaştırabilmek hem de ilk defa yaşanacak bu hacta Resûlullah’ın yanında olmaktı. 

Yemen’de kalan askerler ve Hazreti Ali’ye vekaleten kumandanlık görevini üstlenen sahâbî, orada topladıkları zekât mallarıyla birlikte arkadan Mekke’ye doğru yola çıkmışlardı. Ancak yolda gelirken bir ictihâd yapmış, Resûlullah’ın ve insanların huzuruna daha güzel ve temiz çıkabilmeleri için topladıkları emtia arasında bulunan elbiseleri giymeleri için askerlere dağıtmıştı. 

Onların geliş haberini alan Hazreti Ali, esas mes’ûliyetin kendisinde olduğu düşüncesiyle hemen yanlarına gelmiş; ancak gördüğü manzaradan rahatsız olmuştu! Ona göre, yapmamaları gereken birşeyi yapmış ve devlete ait malı, izin almadan kullanmışlardı!

Tabii olarak onlara çok kızmış ve “Yazıklar olsun size! Bu nedir?” diye sormuştu. Kendisine vekalet eden sahâbî, her ne kadar “İnsanların yanına geldiklerinde onları güzel görsünler diye elbiseleri bunlara giydirdim!” dese de Hazreti Ali ona hak vermemişti. O güne kadar görüp duyduğu hassasiyeti işin merkezine alan Hazreti Ali, “Yazıklar olsun sana! Resûlullah’ın huzuruna varmadan onların hepsini çıkart!” demiş, dağıtılan elbiselerin toplatılmasını ve hazineye iade edilmesini talep etmişti! Bunun üzerine elbiseler toplanmış ve beytülmâle iade edilmişti.[1]

Böyle bir tatsızlık yaşanmıştı yaşanmasına ama bu işin içinde yer alanlar, Hazreti Ali’nin söz konusu tercih ve üslubundan rahatsız olmuşlardı. Bir türlü içlerinden atamadıkları bu uygulama karşısında kimin haklı olduğunu konuşup duruyorlardı! Bu türlü durumlarda adres belliydi ve kendilerini haklı gördükleri bu konuyu dönüş yolunda Resûlullah’a açarak rencide olduklarını ifade etmiş ve doğrusunun hangisi olduğunu öğrenmek istemişlerdi. İşte, “es-Salâtü Câmia!” diye seslenilmesinin arkasında böyle bir hâdise yatıyordu.  

Çağrıyı herkes duymuştu ama büyük çoğunluk, sebebini bilmiyordu. Hac ibadetini yapmış olarak yurtlarına dönen ve ne olup bittiğinden habersiz olan diğer insanlar, Resûlullah’tan duyacakları yenilikleri kaçırmamak için koşar adımlarla O’nun bulunduğu yere geldi. Etrafı dikenlerden temizlenen bir ağacın altında duran Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında saf tuttular; hep birlikte öğle namazını kılıyorlardı![2]

Namazdan sonra ashâbına dönen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), besmele, hamdele ve salveleden sonra sözü bu konuya getirdi.  Bu arada Hazreti Ali’nin, O’nun sağ tarafında durduğu ve Resûlullah’ın da onun elinden tuttuğu gözlerden kaçmıyordu. “Ey insanlar! Benim bütün mü’minlere canlarından daha yakın olduğumu ve eşlerimin de bütün mü’minlerin anneleri olduğunu bilmiyor musunuz?! diye sordu. Hepsi “Evet biliyoruz.” karşılığını verdiler. Bunun üzerine tekrar sordu: “Peki benim ayrı ayrı her mümine kendi nefsinden daha yakın olduğuma şahitlik etmiyor musunuz?”.

“Bilakis biliyor ve şahitlik ediyoruz!” dediler. 

Ardından, tekrar “Ey insanlar!” diyerek sözlerine şöyle devam etti ve sordu: 

“Benim belli başlı mes’ûliyetlerim olduğu gibi sizin de mes’ûl olduğunuz hususlar var! Yarın beni size sorduklarında ne diyeceksiniz?”

Ashâb, hep bir ağızdan, “Biz şehâdet ederiz ki sen tebliğ vazifeni yerine getirdin. Bunun için sürekli mücadele ettin ve nasihatte bulundun. Allah seni en güzel karşılıkla mükafatlandırsın!” dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şunları söyledi:

“Sizler, Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna; Cennet’in, Cehennem’in, ölümün, ölümden sonra dirilişin hak olduğuna, şüphesiz bir şekilde Kıyâmet’in geleceğine ve Allah’ın da kabirlerdekileri dirilteceğine şehâdet edip bunları kabul etmiyor musunuz?” 

Yine, “Bilakis biliyor ve şahitlik ediyoruz!” dediler. Allah Resûlü sözlerine şöyle sürdürdü: 

“Muhakkak ki zekât ve sadaka, bana helâl olmadığı gibi ehl-i beytime de helâl değildir! Allah (celle celâlühü), babasından başkasını “baba” olarak iddia edene ve efendisinden başkasını da “efendi” görene lanet eder! Çocuk, yatağın sahibine aittir; zina edenin hak iddiası boştur! Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık vâris için vasiyyete gerek yoktur!”

Bunları söyledikten sonra “Dikkat edin!” Bunları işitip duydunuz mu?” diye sordu ve ardından konuyu farklı bir yere getirdi: 

“Sizden kim, kasten ve bilerek bana yalan isnâd ederse -söylediğimi söylemedi veya söylemediğimi de söyledi olarak ifade ederse- Cehennem’deki yerine hazırlansın!” 

Sonra, yeniden “Dikkat edin!” buyurdu. “Şüphesiz ki ben, önceden gidip Havuz başında sizi bekleyeceğim! Üstelik başka ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla övüneceğim! Sakın ola ki çok günah işleyip yüzümü kara çıkarmayınız! Haberiniz olsun ki o gün ben, kadın erkek birtakım insanları kurtaracağım! Diğer bir kısım insanlar da kurtarmak istememe ragmen benden uzaklaştırılacaklar!  Ben ‘Yâ Rabbi! Bunlar da benim arkadaşlarım!’ deyip ısrar edince, Allah (celle celâlühü) bana, ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmezsin!’ buyuracak.

Resûlullah’ın kararı belli olmuştu. Hazreti Ali’nin ortaya koyduğu hassasiyetin doğru olduğu hükmünü vermişti. Günlerdir bunu konuşan ve kendilerine yanlış yapıldığını düşünenler bin pişman olmuşlardı. Ancak Resûlullah’ın söyleyecekleri bitmemişti: “O halde ey insanlar! Şüphesiz ki Allah (celle celâlühü), benim Mevlâ’mdır. Ben ise bütün mü’minlerin velîsiyim. Şunu da iyi bilin ki ben, kimin velisi isem Ali de onun velisidir!”[3]

İşin burasında, o âna kadar yanında başını eğmiş vaziyette bekleyen Hazreti Ali’nin elini kaldırdı ve “Ali’yi şikâyet etmeyiniz!” buyurdu. “Allah’a yemin olsun ki o, Allah’ın gazabından veya Allah yolunda bir yanlışlık yapacağınızdan korktuğu için sert davranmış, ondan dolayı size böyle yapmıştır!”[4]

Beyanlarını iyice perçinleştirmek istiyordu ve bunları söyledikten sonra mübarek ellerini kaldırıp Yüce Mevlâ’ya teveccüh etti ve “Allah’ım!” dedi. “Her kim Ali’nin dostu olursa sen de ona dost ol; her kim de Ali’nin düşmanı olursa sen de ona düşman ol! Her kim Ali’yi severse sen de onu sev ve her kim de Ali’ye buğz ederse sen de ona buğz et! Her kim ona yardım ederse sen de ona yardım et ve her kim de onu yalnız, yüzüstü bırakırsa sen de onu yüzüstü bırak!”[5]

Bu âna kadar Hazreti Ali hakkında olumsuz düşünenler, içtihadlarının yanlış olduğunu anlamış ve mahcubiyetten iki büklüm olmuşlardı! Zihinlerini yoklayanların aklına Hayber ve Ci’râne gibi kritik günler geliyordu. Bu günlerde, hazineye ait bir iğne veya ipliğin bile izinsiz alınmasına Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) rıza göstermemiş, habersiz alanların geri getirmesini talep etmiş ve aksi halde yarınki hesap gününü hatırlatmıştı.  

Hazreti Ali’yi şikâyet edenlerin meseleyi anladığını, şüphesiz Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) görüyordu. Ancak daha sonra vuku bulacak bu türlü ihtilaflarda onlara bir adres gösterecekti. Her fırsatta, “Ben gidiyorum!” mesajı veren Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem), doğruluk ve isabetin kıstası olacak iki kaynağı adres gösterdi: 

“Ey insanlar! Dikkat edin! Şüphesiz ki ben bir beşerim. Rabbimin elçisi beni davet etmek üzere yakında gelir. Ben de davete icabet ederim. Size paha biçilmez iki büyük emânet bırakıyorum. Birincisi, içinde hidâyet ve nûr olan Allah’ın kitâbıdır. Allah’ın kitabına iyi tutunun ve ona sımsıkı yapışın! İkincisi ise ehl-i beytimdir.[6]Ehl-i beytimin hukukunu koruma hususunda sizlere Allah’ı hatırlatırım! Ehl-i beytimin hukukunu koruma hususunda sizlere Allah’ı hatırlatırım! Ehl-i beytimin hukukunu koruma hususunda sizlere Allah’ı hatırlatırım!”[7]


[1]İbn-i Hişam, Sîre 2/378; Taberî, Tarîh 3/223; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/228

[2]İbn Asâkîr, Târîh 42/216, 218, 221

[3]İbn-i Asâkir, Târîh 42/222; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/229-234

[4]İbn-i Hişam, Sîre 2/378; Taberî, Tarîh 3/223; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/228

[5]İbn-i Asâkir, Târîh 42/210, 212, 219

[6]“Ev halkı” manasına gelen ehl-i beyt, başta Efendimiz’in eşleri olmak üzere kendisine zekât ve sadaka helâl olmayan Hazreti Akîl, Hazreti Ca’fer, Hazreti Abbâs ve Hazreti Ali’nin neslidir ki elbette bunların başında, Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin gelmektedir. 

[7]Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 4; İbn-i Asâkir, Târîh 42/220; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/229