Hicret Diyarına Entegrasyonda Komşuluk (1)

968

Hicret, göç edenle, göç edilen yerin sakinleri arasında ister-istemez bir etkileşimi beraberinde getirir. İçtimaî değişim ve gelişimin tohumları da bu etkileşim sayesinde atılır. Ancak etkileşimin olumsuz olduğu toplumlarda ayrışma, asimilasyon, ırkçılık ve etnisizme (ethnicism) dayalı yabancı düşmanlığı gibi çeşitli problemler de gelişebilir. Bu durum da muhacire karşı önyargıların oluşmasını, haklarında çeşitli endişelerin doğmasını ve bunlara bağlı olarak menfi tutumların gelişmesini tetikleyebilir.

İletişimin sağlıklı kurulabildiği ortamlarda ise kültürel zenginleşme ve zaman içinde gerçekleşecek olan entegrasyona bağlı sosyal gelişme yaşanır. Bu yönüyle göçler, yaşandıkları coğrafyalarda kısa ve uzun vadede önemli gelişme ve değişimlere sebep olurlar.1 Dolayısıyla hicret edilen diyarlarda, hem göçün beraberinde getireceği bu tür problemleri aşmak hem de yeni hicret yurdunda toplumla entegre olabilmek ve daha hızlı kaynaşmak adına komşuluk ilişkileri en önemli dinamiklerden birisidir.

Bu istikamette Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretten sonra komşuluk ilişkileri üzerinde özellikle durmuş; Medine sakinlerini, komşuluk ilişkileri üzerinden kaynaştırmaya çalışmış ve komşulukla alakalı beyanlarında evrensel bir dil kullanmıştır. Böylece her asırda göçle ortaya çıkabilecek problemlerin önüne geçmeye veya yaşanan problemleri, komşuluk ilişkileri üzerinden çözmeye çalışmıştır.

Cebrail’in (aleyhisselam) Komşuluğa Tahşidatı

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Mescid-i Nebevî’nin bahçesinde birisiyle ayaküstü uzun uzadıya sohbet etmeye başlar. Onları uzaktan görüp de yanlarına yaklaşmak isteyen Câbir İbn-i Abdullah ise, son anda, “belki de özel bir mesele görüşüyorlardır” diye yanlarına yaklaşmaktan çekinir ve uzakta beklemeye koyulur. Fakat ayak üstü yapılan bu sohbet çok uzar.

Bu sefer Peygamberimizi uzun süre ayakta tutan bu şahsa karşı, Hz. Câbir’in canı sıkılır. “Efendimiz’i bu kadar ayakta tutması ve yorması doğru değil” diye düşünür. Derken o şahıs da biraz sonra Efendimizle yaptığı sohbeti tamamlar ve ayrılır. Bunun üzerine Hz. Câbir de Peygamberimizin yanına gelir. Selam verdikten sonra içinden geçirdiklerini ister istemez Efendimiz’e açar ve: “Ya Resûlallah! Sizi o kadar ayakta tutan kimdi?” diye sorar.

Bunun üzerine Peygamberimiz kendisine: “Sen onu gördün mü ey Câbir!” diye buyurur. O da “Evet, gördüm Ya Resûlallah! Fakat özel görüştüğünüzü düşündüğüm için yanınıza gelmedim. Kimdi acaba o?” der. Peygamberimiz şöyle cevap verir: “O gördüğün kimse Cebrail (aleyhisselam) idi. Gelip selam verseydin o da sana selam verirdi. Cebrail (aleyhisselam) bana komşu hakkında öylesine ısrarlı tavsiyelerde bulundu ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.”2

Hadis-i şerifte geçen, “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” ifadesi, “Cibrîl’in (aleyhisselam) bu konuda bir vahiy getireceğini ve miras taksiminde komşuya da hak tanınacağını zannettim” anlamına gelir. Dolayısıyla komşuluk ilişkilerine bu kadar önem verilmesinde, fizikî yakınlığın ötesinde bir mana olması gerekir. Zira bir insanın mirasçısı; annesi, babası, çocukları, eşi gibi yakınları olduğuna göre Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözünden, komşu hakkının ne denli büyük olduğu açıkça anlaşılır.

Esasında biz, komşuluk hukukuyla ilgili Cebrail’in (aleyhisselâm) Efendimiz’e ne tür tavsiyelerde bulunduğunu tamamıyla bilemiyoruz. Çünkü Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) burada yaptığı uzun görüşmenin detaylarını bize bildirmemiştir. Fakat demek ki, Cibril (aleyhisselâm), bu konu üzerinde öylesine tahşidatta bulunmuştur ki, Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” diyerek meselenin Allah katındaki kadrine ve ona verilmesi gerekli değere dikkat çekmiştir.

Komşulara İhsanın Emredilişi

Bu dönemde, Kur’ân-ı Kerim’de anne babaya iyi davranma, akrabalara karşı sıla-ı rahimde bulunma, yetimlere ve yoksullara sahip çıkma gibi mevzuların yanı başında üzerinde durulan diğer bir mesele de komşuluk ilişkilerinde ihsanı gözetme olmuştur. İnsanın sorumluluğunun sadece anne-babaya, akrabaya ya da yetim ve yoksula karşı olmadığı; komşularına karşı da sorumluluk taşıdığı ve bunu ancak ihsanla muamele ederse yerine getirebileceği beyan edilmiştir:

“Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.”3

Ayet-i kerîmede geçen (جار) kelimesi, dilimizdeki komşu kelimesinin karşılığıdır. Komşu, din, dil, mezhep, ırk, cinsiyet ve soy ayırımı yapmaksızın yerleşim alanlarında birbirine yakın evlerde oturan, yüz yüze ilişkileri olan ve birbirini az-çok koruyup gözeten insanların birbirlerine verdikleri isimdir. Bu yönüyle komşuluk her şeyden önce insanlar arasındaki yakınlığı, yardımlaşmayı, sıcak ve samimi ilişkileri zihinde çağrıştıran bir olgudur.4

Bundan dolayı komşulukla dostluk, komşulukla dayanışma arasında sıkı bir bağ vardır. Belki çoğumuzun çok da önemsemediği bu bağ, sıradan bir bağ değildir. Zira bu ilişki; insanı, insanlara bağlayan ve içinde insanlığın geleceğini taşıyan bir ilişkidir. Bunun içindir ki Kur’ân, komşuluk bağı üzerinde durmuş ve bunun ihsanla korunması ve canlı tutulmasını istemiştir.

Bir de bu âyet-i kerîmede komşu, tek değil iki kategoride ele alınmıştır. Bunlardan biri yakın komşu (وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى ) diğeri de (وَالْجَارِ الْجُنُبِ) uzak komşudur. “Yakın komşu” tabiri ile evleri en yakın bulunan komşular, “uzak komşu” ile de nispeten daha uzakta oturan kimseler kastedilmiştir. İlkiyle akrabalık bağı bulunan, ikincisiyle ise akraba olmayan komşular veya ilkiyle Müslüman, ikincisiyle gayr-i müslim komşuların kastedildiği de belirtilmiştir.5 Ancak bugün bir köy haline gelen dünyada uzak komşu tabirinin, İslam’ın evrenselliğine uygun düşünüldüğünde bütün insanlığı içine aldığı da söylenebilir.

Kur’ân, Komşulukta Irk ve Din Farkı Gözetmez

Bunun içindir ki yakın ve uzak komşulara dikkat edilmesini belirten bu ayette lafız mutlak olarak zikredilmiştir. Bu mutlak zikir, inançlı-inançsız, hür-köle, dindar-fasık, dost-düşman, yerli-yabancı, iyi-kötü, ev itibariyle yakın-uzak herkese şamil olup bütün komşulara iyilik yapmayı ve ihsanda bulunmayı emreder.

Taberî’nin yaklaşımıyla “…Yakın komşulara, uzak komşulara ihsanla muamele ediniz” âyeti, ister mümin ister ateist, ister Yahudi ister Hıristiyan ya da bir başka dine mensup olsun, bütün komşuları içine alacak şekilde ihsanı/iyiliği emreder.6

Bu âyette, komşularla ilişkinin “ihsan” temeline oturtulması, komşuluk ilişkilerinin geniş bir perspektiften ele alınmasına imkân tanımıştır. Nitekim âyet-i kerîmeyi bu şekilde yorumlayan Kurtubî, doğru olan görüşün, “komşulukta Müslüman ve kâfir ayırımına gitmeksizin, yakın-uzak bütün komşulara ait hakları gözetmek” olduğunu belirtmiştir. Yine ona göre, Kur’ân’ın komşuya karşı ihsanı/iyiliği emretmesi sadece “onun hakkını gözetmek ve hakkını yerine getirmekle” sınırlı değildir. Bununla birlikte “yerine göre komşuyla birlikte dostça yaşamak, onun mutluluğunu ve üzüntüsünü paylaşmak, ona eziyet ve sıkıntı vermekten uzak durmak ve gerektiğinde onu korumak da” ihsan kapsamına dahildir.7

Zira ihsan kavramı, çok geniş bir yelpazede farklı iyilik türlerini içine alacak zengin bir anlama sahiptir. Dolayısıyla komşunun gayr-i Müslim olması, bir Müslümana, ona karşı komşuluk hakkını gözetip-gözetmeme tercihini bırakmaz.

Komşuluğun Sınırları: Kırk Kapı Meselesi

Kur’ân’da “yakın ve uzak komşu” ifadeleriyle belirlenen komşuluğun sınırlarını, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da netleştirmiştir: “Bir gün Mescitte iken kendisine bir adam gelmiş ve ‘Ya Resûlallah! Yeni bir mahalleye taşındım fakat en yakın komşum bana eziyet veriyor’ demişti. Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’yi görevlendirerek, herkese ulaşabilecek şekilde şöyle ilan ettirmişti: “Dikkat ediniz! Kırk ev komşudur. Bir de kötülüğünden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez.”8

Bu hadis-i şerife dayanarak komşuluğun sınırları üzerinde duran İslam âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Başta Hz. Aişe olmak üzere bazı kimseler, oturulan evin sağ-sol, ön ve arkasından olmak üzere her yönden kırk evin komşuluğa dahil olduğunu ifade etmiştir. Onlar, hadiste geçen kırk ev ifadesini dört yöne kırkar ev şeklinde anlamıştır.9 Hz. Ali’ye nispet edilen bir görüşe göre ise “Kişinin seslendiğinde sesini duyurduğu herkes komşusudur.”10 Bazıları ise “Aynı mahallede ya da aynı şehirde oturanların hepsi birbirinin komşusudur.”11 demiştir.

Sonuç itibarıyla aslında bu görüşlerin hepsi birbirine yakındır. Kur’ân’ın yakın ve uzak komşu ifadeleri hakkında net bir kanaat de vermektedir.

Haklarına Göre Komşuluk Dereceleri

Ayet-i kerimede iki kategoride ele alınan komşuluğu, haklarına göre Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), üç çeşit olarak belirlemiştir:

1- Bir hakkı olan komşular: Bunlar, inanmayan kimseler ya da farklı dinlerin müntesipleridir ki onların sadece komşuluk hakları vardır. Ashâb-ı kiram, Kur’an ve Allah Resûlü’nün komşuluk üzerindeki emir ve tavsiyelerine riayet ederek bunu hassasiyetle yerine getirmeye çalışmışlardır. Mücahid’in anlattığı şu hadise bunun en belirgin örneklerinden bir tanesidir: “Bir gün Abdullah İbn-i Amr’ın yanında idim, kölesi bir koyun kesmiş derisini yüzüyordu. Hz. Abdullah, ona: ‘Ey Ğulam! Bitirdiğin zaman dağıtmaya ilk önce Yahudi komşumuzdan başla’ dedi. Bunun üzerine yanında bulunan bazı kimseler kendisine: ‘Ey Abdullah! Yahudiye de mi et vereceksin? Allah seni ıslah etsin!’ diye tenkit etmişlerdi. Bunun üzerine Abdullah İbn-i Amr onlara: ‘Ben Peygamber Efendimiz’in komşuya iyilikte bulunmayı tavsiye ettiğini işittim. Hatta O’nun, Cebrail’in komşulukla ilgili tahşidatı karşısında komşuyu komşuya mirascı kılacağını zannettim’ dediğini belirtmiştir.”12

2- İki hakkı olan komşular: Müslüman bir kimsenin kendisi gibi Müslüman olan kimselere komşuluğu ki bunların hem komşuluk hem de din kardeşliği hakkı vardır. Asr-ı saadette îsâr ruhuyla da farklı bir derinlik kazandırılan komşuluk ilişkilerinde bunun da çok çarpıcı örnekleri yaşanmıştır. Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) anlattığı şu hadise bu konuda cihanda eşine az rastlanacak bir olaydır: “Bir gün Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) huzurunda oturuyorduk. O esnada bir kişi elinde bir koyun kellesiyle geldi ve onu Peygamberimize takdim etti. Efendimiz de onu alıp, orada bulunan ihtiyaç sahibi bir sahabiye verdi. O şahıs da kelleyi alıp evine doğru giderken en yakın komşusunun daha fazla ihtiyaç sahibi olduğunu düşünerek ona ikram etti. Aynı koyun kellesi o gün mahallede yedi ev el değiştirerek ilk ikram eden aileye geri dönmüştü.”

3- Üç hakkı olan komşular: Bunlar akrabalık bağı olan Müslüman komşulardır ki, bunların hem komşuluk hem din kardeşliği hem de akrabalık hakkı vardır.13 Bu da Allah Resûlü’nün ifadesiyle ülkeleri imâr etmenin ve ömrü bereketlendirmenin önemli vesilelerinden birisidir: “Kime yumuşak huyluluktan bir nasip verilmişse dünya ve ahiret iyiliğinden de payı verilmiş demektir. Akrabalık bağlarını korumak/gözetmek, güzel ahlak ve iyi komşuluk ilişkileri ülkeyi imar eder ve ömrü artırır, bereketlendirir.”14

Bazı Komşuluk Hakları

Allah Resûlü, komşuluk üzerinde durunca sahabe-i kiram, karşılıklı sorumluluklarını yerine getirebilmek için O’na: “Ey Allah’ın Resûlü! Komşunun, komşu üzerindeki hakkı nedir?” diye sormuştu. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Senden borç isterse ona borç verirsin. Senden yardım isterse ona yardımda bulunursun. Muhtaç duruma düşerse ona verirsin. Hastalanırsa onu ziyaret edersin. Ölürse cenazesini uğurlarsın. Ona bir hayır isabet ederse buna sevinir ve onu tebrik edersin. Eğer ona bir musibet isabet ederse buna üzülür ve ona taziyede bulunursun. Tencerede pişen yemeğin kokusuyla onu rahatsız etmezsin. Komşunun evini gözetlemek ve ona gelecek rüzgârı kapatmak maksadıyla ondan izin almaksızın binanı ondan daha yükseğe yapmazsın. Yine bir meyve satın alırsan ona hediye gönderirsin. Eğer bunu yapamazsan onu komşuna göstermeden evine götürürsün. Çocuklarına satın aldığın şeylerden bir parçayla dışarı çıkarak komşunun çocuklarını kıskandırmazsın. Siz komşu hakkının ne olduğunu biliyor musunuz? Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki Allah’ın rahmeti ile esirgediği az kimseler hariç komşunun hakkı ödenemez.”15

Komşular Arasında Öncelik

Allah Resûlü komşu ve hakları üzerinde tahşidat yapınca hediyeleşme üzerinde de durmuştu. Kadınlara sohbet ettiği bir gündü. Onlara: “Ey Müslüman kadınlar! Komşu hanımlar birbiriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin! Alıp verdikleri şey bir koyun paçası bile olsa!..”16 buyurdu. Zira hediyeleşme, komşulukta karşılıklı sevgiyi artıracak ve “gönüllerdeki kırgınlığı, dargınlığı izale ederek”17 insanları birbirine yaklaştıracak önemli bir vesileydi. Özellikle kadınlara, komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesinde hayati rol düşüyordu. Bunun üzerine Hz. Âişe validemiz: “Yâ Resûlallah! İki komşum var. Hangisine önce hediye vereyim?” diye sordu. Efendimiz ise: “Kapısı sana daha yakın olana ver!” buyurdu.18

Allah Resûlü (sallallahu alehyi ve sellem), insanî ilişkileri daima yakından uzağa doğru tanzim etmiştir. Bu sebeple buradaki öncelik, yakınlığın hakkıdır. Zira kapısı birbirine yakın komşular daha fazla içli dışlı olur, birbirlerine daha sık gider gelirler. Dolayısıyla bunlar birbiriyle akrabadan daha yakın diyalog içinde bulunurlar. Herkesten önce birbirlerinin keder ve sevinçlerini öğrenir ve paylaşırlar. Bir acil durum karşısında uzakta oturan akraba ve komşularına nazaran kapı komşuları, daha hızlı birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu yüzden en yakının hakkı, diğerlerine göre daha üstte/üstün tutulmuş, ona öncelik tanınmıştır. Zaten özel bir günde insanın bütün komşularına hediye verme imkânı bulması da mümkün değildir. Fakat öyle de olsa hediye vermek istiyorsa kimliğine bakmaksızın en yakınındakini gözeterek başlamalıdır. Yine maddi sıkıntı çeken komşuları arasında da bu prensibe bağlı kalmalıdır.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz., Tümtaş, Mim Sertaç; Ergun Cem, “Göçün Toplumsal ve Mekansal Yapı Üzerindeki Etkileri” Süleyman Demirel Üniv. İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Dergisi, c., 21, No:4, s., 1347-1359, 2016 Isparta
  2. Buhârî, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 28; İbni Mâce, Edeb 4
  3. Nisâ Sûresi, 4/36
  4. Komşu ve komşulukla ilgili daha geniş bilgi için bkz. Ali Can, Kur’an ve Sünnet Işığında Komşuluğun Yeri, (KSÜ İlahiyat Fak. Derg. Sayı, 21, 2013), s. 208-240
  5. Bkz., Âlûsî, Tefsîru Âlûsî, V/29: Zemahşerî, I/267-268; Şevkânî, I/521
  6. Bkz. Taberî, Tefsir V/80
  7. Kurtubî, Tefsir V/184
  8. Heysemî, Zevâid, VIII/169; Buharî, Edebu’l-Müfred, s., 53; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, X/447; Gazzâlî, İhyau Ulûmi’d-Dîn, II/213
  9. Bkz. Kurtubi, Tefsîru Kurtûbî, V/158; Gazzâlî, İhyau Ulûmi’d-Dîn, II/213
  10. Abdurrezzak, el-Musannef, Hadis no: 1915; Kurtûbî, V/158
  11. Kurtubî, V/158 Zemahşerî, Keşşâf, I/541
  12. Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, s., 52, Bab 57
  13. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, X/456
  14. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, V/291; VI/159
  15. Beyhâkî, Şuabu’l-İman, VII/83; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, X/446
  16. Buharî, Hibe 1, Edeb 30; Müslim, Zekat 90
  17. Tirmizî, Velâ 6
  18. Buhârî, Şuf’a 3; Hibe 16; Edeb 32
Bunları da beğenebilirsin