Efendimiz’in (sas) Yetiştirdiği Prototip Gençler (3): Abdullah İbn-i Mesûd (ra)

1.031

Çocuk yaşta yetim kalan Abdullah İbn-i Mes’ûd, annesi Ümmü Abd’e destek olma adına ücret karşılığı Ukbe İbn-i Ebî Muayt’ın sürülerine çobanlık yapıyor; yarınlarından habersiz Mekke’nin bir vadisinde koyun otlatıyordu. Kendisine yaklaşan iki kişi “Ey delikanlı! Yanında bize ikram edebileceğin süt var mı?” diye sormuştu. O ise, “Evet, var! Lakin ben emanetçiyim ve mal sahibinden izinsiz size süt veremem!” karşılığını vermişti. Bu cevap, karşısında duran iki kişinin onu tanımasına ve karakterini anlamasına yetmişti. Ve bu iki kişiden biri, daha birkaç hafta önce kendisine ebedi risalet vazifesi verilen Muhammedü’l-Emîn (aleyhissalâtu vesselâm) diğeri de O’na ilk inananlardan en yakın ve sıddık dostu Hz. Ebû Bekir’di (radıyallahu anh).

Bunun üzerine Allah Resûlü, hiç süt vermemiş bir koyun olup olmadığını sormuş ve “Var!” cevabını alınca getirmesini istemişti. Ardından bir bereket mucizesi yaşanmış ve O’nun mübarek ellerinin dokunduğu memelerden süt akmaya başlamıştı. Bu esnada Kur’ân’dan da ayetler okumuştu. Hem duydukları hem de gördükleri İbn-i Mes’ud’u çok etkilemiş, Müslüman olmuş ve ilkler arasındaki yerini almıştı. Hz. Abdullah, çok zeki bir gençti ki “Ey Allah’ın Resûlü! Şu tatlı, güzel kelamı, Kur’ân’ı, bana da öğretir misin?” diyerek ilme olan merakını daha oracıkta ortaya koymuştu. Ve bu soru, onu İslamî ilimlerde zirvelere taşıyacak yolculuğun başlangıcı olmuştu.

Hz. Abdullah’ın (radıyallahu anh), İslam’a girişi ve öğrenme heyecanı, Allah Resûlü’nü çok memnun ve mesrur etmişti. Mübarek elleriyle başını okşamış ve “Allah sana rahmetini ihsan eylesin. Öğrenmek istediğin Kur’ân’ı senin için bereketli kılsın. Muhakkak ki sen, öğretilmiş, akıllı ve bilgin bir genç olacaksın!” buyurmuştu. Ardından Allah Resûlü ve Hz. Ebû Bekir, oradan ayrılmış o ise Ukbe İbn-i Ebî Muayt’ın evinin yolunu tutmuştu. Zira kararını vermişti; çobanlığı bırakacak kalan ömründe Allah Resûlü’ne hizmet edecekti. Ve bu yakınlık, onu Kur’ân ve Sünnet bilgisinin zirvelerine çıkaracak ve ilim noktasında sahabe arasında parmakla gösterilen bir insan haline getirecekti. Kendi ifadesiyle o, yetmiş sûreyi baştan sona Allah Resûlü’nün dilinden alacak ve öğrenecekti.1 Kalanları ise arkadaşlarından2 ki onlara ayrı bir değer veriyordu:

“Sizler birilerini örnek alacaksanız, Allah Resûlü’nün ashâbını örnek alınız. Zira onlar, bu ümmet içinde en ihlaslı ve en derin ilim sahibi kimselerdir. Tekellüften uzak ve son derece fıtrî insanlardır. Daima hidayet üzere yaşadıkları gibi en güzel ahlaka da sahiptirler. Allah’ın, dinini ikame ve Peygamberine dava arkadaşı olarak seçtiği özel şahsiyetlerdir. Onları, bu gibi üstün yanlarıyla iyi tanıyın ve peşlerinden gidin. Zira onlar, sırat-ı müstakîm üzerindedirler.”3

En İsabetli Tercih

Çobanlığı bırakan Hz. Abdullah, kendisini O’nun hizmetine adamak istiyordu ki ondaki potansiyeli fark eden Allah Resûlü de bu talebi olumlu karşılamıştı. Zira istidatlı gençlerin yakınında olmasını, ilmi ve hikmeti kaynağından almasını ve kabiliyetlerine uygun bir şekilde yetişmelerini çok önemsiyordu. Hz. Abdullah, artık O’na en yakın insanlardan biriydi. Gece gündüz hizmetine koşuyor; gördüğü, duyduğu ve sorduğu şeylere verilen cevapları bir bir hafızasına kaydediyor sonra da onlar üzerinden derin tefekkürlerde bulunuyordu. Bu arada İslam’ı annesi Ümmü Abd’e ve kardeşi Utbe İbn-i Mes’ud’a da anlatmış; onlar da Müslüman olup ilkler arasındaki yerlerini almışlardı.

İlim ve araştırma aşığı, kabiliyetli, karakterli fakat fakir ya da köle Hz. Abdullah gibi gençlerin sürekli O’nun yanında yer alması, şirkin önde gelenlerini rahatsız ediyordu. Hem kibirlerinden hem de O’nun ne yapmak istediğini anladıklarından olsa gerek Allah Resûlü’ne, “Ne o, kavmine bedel bunlara mı razı oldun? Biz onların mı peşinden gideceğiz! Onları yanından uzaklaştırırsan belki biz de sana tabi olabiliriz!”4 diyerek onları yanından kovmasını istiyorlardı. O’nun insan anlayışı ve İslam’ın adalet, hürriyet ve eşitlik gibi temel prensipleriyle bağdaşmayan bu “cahiliye bakışı” karşısında Kur’ân, “Sabah akşam Rab’lerine, sırf O’nun cemaline ve rızasına müştak olarak niyaz edenleri yanından kovma! Ne sen onlardan ne de onlar senden sorumlu değilsiniz ki onları kovup da zalimlerden olasın.”5 buyurarak rızayı ilahîye kilitlenmiş İbn-i Mes’ud gibi gençleri yanında tutmaya devam etmesini istiyordu.6 Çünkü onlar, İslam dininin ve evrensel değerlerinin, topluma kök salmasında ve bütün insanlığa ulaştırılmasında çok kritik roller üstlenecekti.

Nefret Söylemi ve Manipülasyonla Mücadele

Allah Resûlü, gençleri yetiştirirken onların ilimde derinleşmelerinin yanında tecrübe kazanmalarına ve aksiyoner olmalarına da aynı seviyede önem veriyordu. Bunun için onları, engellemelere takılmadan donanımlarıyla doğru orantılı görevlerde istihdam ediyordu. Mekke, Kâbe ve çevresinde yer alan ticaret merkezlerinden dolayı yarımadanın kalbi ve putperestliğin merkezi konumundaydı. Şirkin önderleri, Allah Resûlü’nün temsil ve tebliğ ettiği dinin yayılmasından çok ciddi endişe ediyorlardı. Bu yüzden Müslümanlara dinlerinden dönmeleri için işkence ediyor ve yaydıkları korkuyla şehir halkını kontrol altında tutmaya çalışıyorlardı. Ama dışardan gelecek insanlar, ne olacaktı? Bunun için kendilerine “Muktesimûn” denilen on altı kişilik bir propaganda ekibi kurmuşlardı. 

Mekke’ye giren yolların başında duran bu kimseler, dışardan gelenleri durduruyor, “İçimizden, yeni bir din iddiasıyla ortaya çıkan kişiye asla inanmayın.” diyerek haşa O’nun mecnun, sihirbaz, kâhin ve şair olduğunu iddia ediyorlardı. Yolcuları korkutuyor ve kalplerine, kin ve nefret tohumları ekiyorlardı.7 Allah Resûlü, İslam’ın insanlara doğru bir şekilde anlatılması ve bu kara propagandaların insanların kafasında oluşturduğu negatif algıyı yıkmak için Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi bilen kimseler görevlendiriyordu ki onlardan bir tanesi de tanıştığı günden beri sürekli kendisini geliştiren Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd idi.8 Bir şekilde nefret söylemine ve manipülasyona maruz kalmış insanlara ulaşmaya çalışıyor ve işin aslını onlara izah ediyorlardı.

İslamı Yaşama Azmi ve Hicret

Allah Resûlü’nün, risaletin dördüncü yılından itibaren İslam’ı açıktan ve toplu bir şekilde tebliğ etmeye başlamasından sonra Mekke’de şartlar, Müslümanlar için daha bir ağırlaşmış ve adeta nefes alamaz hale gelmişlerdi. Ve O, zulüm ve baskıdan bunalan ashâbına, adil hükümdar Necaşî’nin memleketi Habeşistan’ı adres göstermişti. Fitneden kurtulma ve inandıkları değeri huzur içerisinde yaşayabilme adına hicret kafilesinde yer alanlardan birisi de Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd’du. Zira onun, aslen Kureyşli olmaması, 9

O’na çok yakın durması, şirkin önderlerine rağmen Rahman Sûresi’ni Kabe’de açıktan okuması, korkusuzca Kur’ân’ı Mekke’de yayması ve arkasında kendisine sahip çıkacak kabilesinin olmayışı, onu hedef tahtasına oturtmuştu.10 Fakat o, Habeşistan’da uzun süre kalamamıştı; asılsız bir haber üzerine canından çok sevdiği Allah Resûlü’ne kavuşma ve eskisi gibi tekrar yakınında olma heyecanıyla geri dönmüştü. Mekke’ye emansız girmiş, bir müddet daha Mekke’de kalmış sonra Habeşistan’a geri dönmüştü. Mekke yıllarında Allah Resûlü onu Hz. Zübeyr İbn-i Avvam ile kardeş ilan etmiş; ikisini birbirine zimmetlemişti. Medine’ye hicret haberi kendisine ulaşınca hemen oradan ayrılmış ve ailesi ile birlikte Medine’nin yolunu tutmuştu.

Yakınlık Tesisi ve İlmi Aktarma

Allah Resûlü, onu öncelikle Medine’nin en istidatlı gençlerinden Hz. Muaz İbn-i Cebel ile kardeş ilan etmişti.11 Belli ki muradı, Hz. Abdullah’ın 13 yıllık Kur’ân bilgisini ve Sünnet birikimini kısa zamanda Hz. Muaz’a aktarması ve onu yetiştirmesiydi. Nitekim bu aşı tutmuş ve Hz. Muaz, kısa sürede Ensar’ın en alim şahsiyetleri arasına girmişti. Mescid-i Nebevî’nin inşası bitince Allah Resûlü, Hz. Abdullah’a ve annesine, mescidin hemen yanında bir yer tahsis etti.12 Çünkü Hz. Abdullah, istidatlı bir gençti ve Allah Resûlü, onun Mekke’de olduğu gibi kendisine yakın durmasını istiyordu. Hatta ona “Ey Abdullah! Ben seni men etmedikçe perdeyi kaldırıp benim gizli konuşmalarımı da dinleyebilirsin!” buyurmuştu.13 Ona ve annesine, hane-i saadete izinsiz girme hakkı da vermişti. Onlar da bu izni öylesine hayırlı ve bereketli bir şekilde kullanmışlardı ki dışardan gelenler, kendilerini ehl-i beytten zannediyorlardı.14

Kur’ân İle Engin ve Derin İrtibat

Hz. Abdullah, sadece gördükleri ve duyduklarıyla yetinmiyor, Allah Resûlü’ne sık sık sorular da soruyor; Kur’ân ve Sünnet’in sırlarına vakıf olmaya çalışıyordu. Öğrendiği ayetleri hayatına hayat kılıyor ardından yenilerine geçiyordu. Kur’ân’dan istifade adına hal ve hareketlerinde takva sınırları içinde kalmaya ayrı bir hassasiyet gösteriyordu.  Kur’ân aşığı birisi olarak onun, nasıl bir ahlaka sahip olduğunu şu beyanından anlayabiliriz: “Kur’ân ehli olan birinin, gece insanlar uyurken uyanık olması; gündüz halk yiyip içerken oruç tutması, onlar gülüp eğlenirlerken vakarlı olması; başkaları kibirlenirken tevazu sahibi olması gerekir. Kur’ân ehli, hüzünlü ve gözü yaşlı olmalıdır. Hikmet, ilim, hilm sahibi olmalı ve az konuşmalıdır. Kaba saba, gafil, bağırıp çağıran ve çabucak sinirlenen biri olmamalıdır.”15

Bir gün talebeleri, “Ey Müminlerin Emîri! Biz İbn-i Mes’ûd’dan daha güzel huya sahip, bir şeyler öğretirken onun kadar halîm olan, birlikte olduğu arkadaşlarına onun kadar iyi davranan, ondan daha çok takva sahibi birini görmedik.” diyerek onu medh ü sena ettiklerinde Hz. Ali: “Allah aşkına doğru söyleyiniz, bu sözlerinizde samimi misiniz?” diye sormuştu. Onlar “Evet!” deyince: “Allah’ım! Seni şahit tutuyorum! Allah’ım! Bunların İbn-i Mes’ud hakkında söylediklerinin aynısını hatta daha fazlasını ben de söylüyorum.” buyurmuştu.16 

Hz. Abdullah’ın Kur’ân ile ayrı bir irtibatı vardı. Allah Resûlü, bir gün Kur’ân’ı şu dört kişiden (Abdullah İbn-i Mes’ûd, Übey İbn-i Ka’b, Muâz İbn-i Cebel, Sâlim Mevlâ Ebû Huzeyfe) alın buyurmuş ve ilk sırada onu zikretmişti.17 Kur’ân’a derin vukufiyeti ve merakı vardı: “Yemin ederim ki Allah’ın kitabında, nerede nâzil olduğunu bilmediğim bir sûre ve kimin hakkında indiğini bilmediğim bir âyet yoktur. Bununla birlikte Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen ulaşılabilir birinin var olduğunu bilsem hemen ayağına gider, ondan faydalanırdım.”18 

Cibrîl-i Emîn, her Ramazan gelir; Kur’ân’ı Allah Resûlü’ne baştan sona bir defa arz ederdi. Son Ramazan’da arz iki defa olmuş ve Allah Resûlü, İbn-i Mes’ûd’u da arzın gerçekleştiği ortamda hazır bulundurmuştu.19 Allah Resûlü, onu hem en yakınında tutmakla  hem de takdir dolu teşviklerle Kur’ân ile alakalı meselelerde derinleşip otorite haline gelmesini zemin hazırlamıştı. Hz. Ali’nin tespitiyle İbn-i Mes’ûd da Kur’ân ve Sünnet ilimlerine odaklanmış; zihnini başka şeylerle meşgul etmemişti.20 Ayrıca o, Allah Resûlü hayatta iken fetva veren az sayıdaki kişilerden de birisiydi.21 

Aynı zamanda Kur’ân’ı indirildiği gibi, ruhuna uygun şekilde çok güzel okuyordu ki Allah Resûlü, “Kim Kur’ân’ı indiği şekilde okumak isterse İbn-i Ümmi Abd’in okuması gibi okusun.” buyurmuştu.22 Kur’ân dinlemeyi de çok seven Allah Resûlü, zaman zaman ondan okumasını ister, onu huşu içerisinde dinler ve ağlardı.23

Aksiyon Ruhu ve Ebû Cehil’e İndirilen Son Darbe

Diğer bütün sahabîlerde olduğu gibi onda da ilmin yanında müthiş bir aksiyon ruhu vardı. Bunun da en önemli sebebi Nebevî eğitim anlayışı ve temsildi. Medine döneminde yapılan bütün yolculuklarda ve gidilen cephelerde Allah Resûlü’nün yanında yerini almıştı.24 Hatta Bedir’de İslam’ın yaşayan en büyük düşmanı, ümmetin Firavu’nu Ebû Cehil’e, işini bitirecek son darbeyi de Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd indirmişti.25 Uhud ve Huneyn’de yaşanan sarsıntıda Allah Resûlü’nün yanında sabitkadem kalan az sayıda sahabî arasında o da vardı. Yolculukları esnasında da Allah Resûlü’nün en yakınında bulunan insanlardan birisiydi. Yolculuk boyunca şahit olduğu ne kadar malumat varsa bunları diğer sahabîlerle de paylaşıyor ve onların da yetişmesine katkı sağlıyordu.

Yakınlık Yakîne Vesile

Sahabe arasında O’na en yakın olanlardandı. Şahsi hizmetlerini de görüyordu. Ayakkabılarını hazırlıyor, asasıyla önünde yürüyor, durup dinleneceği zaman asasını O’na veriyor, istirahate çekildiğinde O’nu uyandırıyordu.26 Allah Resûlü yalnız kalmak veya biraz yürümek istediğinde yanında kalan tek insan çoğunlukla o oluyordu. Eve geldiklerinde güvenlik adına odaya ilk önce o giriyordu.27 Bundan dolayı kimsenin duymadığı şeyleri duyma kimsenin şahit olmadığı şeylere şahit olma imkanını yakalıyordu. Vefat ettiğinde Ebû Mes‘ûd isimli şahıs Hz. Ebû Musâ’ya “Arkasında kendi gibi birini bıraktı mı?” diye sormuş o ise şu cevabı vermişti: “Keşke bıraktı diyebilseydim. Ama bize izin verilmediğinde ona izin verilirdi; bizim olmadığımız zaman o, O’nun yanında olurdu.”28 Sahabe arasında kendisine “sâhibu’s-sivâd/sır” denilirdi ki bu, Efendimiz’in sırlarına, hal ve hareketlerine ne kadar vakıf olduğunu ifade ediyordu.29

Örnek Ahlak’ın Prototipi

İlimde derinleşmenin yanında bu yakınlığın doğurduğu bir netice de siret ve ahlakında, vakar ve sükûnetinde, hal ve hareketlerinde Allah Resûlü’ne benzemesi; O’nun adeta bir prototipine dönüşmesi olmuştu.30 “Resûlullah’ın davranışlarına en yakın olan bir kimseyi söyleyin de kendisinden istediklerimizi alalım!” denildiğinde Hz. Huzeyfe İbn-i Yeman, “Bütün bu hususlarda Resûlullah’a en yakın olarak İbn-i Ümmi Abd’den başkasını bilmiyorum!” karşılığını vermiş ve onu adres göstermişti.31 O, âdeta Allah’ın, Resûlü’nün yanına yerleştirdiği vezirlerden biriydi. Hz. Abdullah, sadece ilimde ve ahlakta değil idarî kabiliyetler noktasında da ciddi manada inkişaf etmişti. Öyle ki Allah Resûlü, “Eğer istişare etmeden birini arkamda yönetici olarak bırakacak olsaydım, İbn-i Mes‘ûd’u bırakırdım!”32 buyurmuş ve bu konuda kendisine ne kadar güvendiğini ifade etmişti.

Ayrılık Öncesi Son Tavsiye

Allah Resûlü, 23 yıl boyunca onu hep yakınında tutmuş, yetiştirmiş ve kendisine derin bir ilim ve ufuk aşılamıştı. Ama ayrılık vakti gelip çatmıştı. Allah Resûlü, aralarında İbn-i Mes’ûd’un da bulunduğu bir grup sahabîyi Âişe Validemiz’in odasına toplamış ve şu nasihatlerde bulunmuştu: “Hoş geldiniz! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah’ın rahmeti üzerinizi olsun. Allah sizi muhafaza buyursun. Allah size yardım etsin. Allah size bol rızık ihsan etsin. Allah sizi yüceltsin. Allah sizi muvaffak kılsın. Allah sizi hidayette daim kılsın. Allah sizi korusun. Size Allah’a boyun eğmeyi, takva üzere bulunmayı öğütler ve sizi Allah’a emanet ederim. Benden sonra sahibiniz Allah olsun. Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sizi sakındırırım. Ben, Allah’ın size gönderdiği apaçık bir uyarıcıyım. Asla benden sonra Allah’ın kullarına ve sahip olacağınız yerlerdeki kimselere büyüklük taslamayın…”33

Çok geçmeden gölgesi gibi kendisinden ayrılmadığı Allah Resûlü, davasını onların omuzlarına bırakıp ruhunun ufkuna yürümüştü. İslam dinini, medeniyetini ve Nebevî mirası yaşamak ve yaşatmak, fert ve cemiyeti bu konularda aydınlatmak, davayı geleceğe taşımak ve nesilleri yetiştirmek, artık o ve onun gibilerin omuzlarındaydı. Ve Hz. Abdullah, bu mesuliyetin hem farkında hem de şuurundaydı. Kur’ân ve Sünnet çizgisinde çok dengeli bir hayat yaşıyor ve halka da şunları tavsiye ediyordu: “Hayatta önemli olan iki husus vardır: Biri hidayet, diğeri ise söz. En doğru söz, Allah kelamı olan Kur’ân’dır. En güzel hidayet ve yol ise Allah Resûlü’nün gittiği yoldur. En fena şey, sonradan uydurulup dine sokulan şeydir. Dünyaya çok dalarsanız kalbiniz katılaşır. Bir de sizi ebediyen bu dünyada kalma hissi (tûl-i emel) aldatmasın…”34

Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd, Allah Resûlü’nden sonra çok büyük hizmetlere imza atmış, 23 yıl boyunca Allah Resûlü’nden aldığı ilmi, irfanı ve ufku çok etkili ve verimli bir şekilde topluma taşımıştı. Kıyamete kadar etkisi sürecek ve re’ye dayanan Kufe tefsir ve fıkıh ekolünün temelini atmış, cins dimağlar yetiştirmiş ve arkasında çok ciddi bir ilim mirası, tecrübe ve talebe bırakmıştı. Geniş bilgi için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/ilim-ve-hikmet-pinari-hz-abdullah-ibn-i-mesud-ra/

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/111
  2. Onlardan birisi Mücemmi İbn-i Câriye idi. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/278
  3. Ebû Nuaym, Hilye 1/305
  4. İbn-i Kesîr, Tefsîr 3/254, 255; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi 1/73, 255
  5. En’âm Sûresi 6/52
  6. Bkz. Hâkim, Müstedrek 3/360; Kurtubî, el-Câmî 4/2428, 2429; İbn-i Asâkir, Târîh 33/74
  7. Bkz. Tâberî, Tefsîr 14/133, 134; Kurtubî, el-Câmî 6/3674; Aynî, Umdetu’l-Kârî 19/13; Bağdâdî, Muhabber 60
  8. Bkz. Bağdâdî, Muhabber 61
  9. Allah Resûlü’nün annesi Âmine’nin kabilesi Zühreoğullarının anlaşmalısı olarak Mekke’de yaşıyordu. Aslen Hüzeyl kabilesine mensuptu.
  10. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 144, 145; İbn-i Sa’d, Tabakât 3/111; İbn-i Asâkir, Târîh 33/75
  11. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/112
  12. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/112
  13. Bkz. Müslim, Selâm  6; İbn-i Sa’d, Tabakât 3/113
  14. Bkz. Müslim, Fezâil 22; İbn-i Sa’d, Tabakât 3/114
  15. Ebû Nuaym, Hilye 1/130
  16. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/115
  17. Bkz. Müslim, Fezâil 22; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/276
  18. Buhârî, Fezailu’l-Kur’ân 8; Müslim, Fezâil 22
  19. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/268
  20. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/271
  21. Diğerleri Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zeyd İbn-i Sâbit, Hz. Mu’âz İbn-i Cebel, Hz. Übey İbn-i Ka’b ve Hz. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’dir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/275, 276
  22. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/269
  23. Bkz. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 40; Hâkim, Müstedrek 3/360
  24. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/112
  25. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/373
  26. Geniş bilgi için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât, 3/113
  27. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/113
  28. Müslim, Fezâil 22; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/269
  29. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/113
  30. Bkz. Hâkim, Müstedrek 3/361; İbn-i Sa’d, Tabakât 3/114. Talebesi Alkame ise adeta onun prototipiydi.
  31. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/114
  32. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/114
  33. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/202
  34. İbnü’l-Cevzî, Sıfatu’s-Safve 1/409
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla