Efendimiz’in (sas) Yetiştirdiği Prototip Gençler 2: Muâz İbn-i Cebel (ra)

661
19 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

I. Akabe Beyatı’na katılan on iki Medineli sahabî, kendilerine İslam’ı anlatacak, Kur’ân’ı ve Sünnet’i öğretecek bir mürşid ve muallim istemişlerdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’i (radıyallahu anh) onlarla birlikte göndermişti. Samimiyeti, sadeliği, ahlakı hem akla hem de kalbe hitap eden güzel ve ikna edici üslubuyla Hz. Mus’ab, kısa sürede sahip olduğu bilgi ve birikimi Müslümanlara aktarmış, İslam’ı şehir halkına duyurmuş ve çoğunluğu genç yüze yakın insanın gönlünü Cenâb-ı Hak ile buluşturmuştu. Gönlüne girdiklerinden birisi de Allah Resûlü’nün hakkında “Ne güzel bir insan!”1 buyuracağı, 18 yaşındaki Muâz İbn-i Cebel’di (radıyallahu anh). Hazrec kabilesinin Udeyoğulları koluna mensup olan Hz. Muâz’ın babası, Cebel İbn-i Amr; annesi ise Hind Bint-i Sehl idi. Babasını küçük yaşta kaybeden Hz. Muâz, yetim kalmış ve bir müddet sonra annesi Hind, Selimeoğullarının ileri gelenlerinden ve cimriliği ile meşhur Ced İbn-i Kays ile evlenmişti.2

Hz. Muâz, Tarihi Bir Karara İmza Atanlar Arasında

Ensar, kendi aralarında toplanmış ve Allah Resûlü’nü Mekke’deki baskı ve zulüm ortamından kurtarmaya karar vermişlerdi. Hac için toplanan kalabalığı değerlendirecek, toplu bir şekilde ve gizlice Akabe’de O’nunla buluşacak; O’nu ve Mekkeli Müslüman kardeşlerini Medine’ye davet edeceklerdi. İkisi kadın 75 kişi, yola koyulmuşlardı. Kafilede yer alanlardan birisi de Hz. Muâz’dı (radıyallahu anh).3 Özlemle yanıp kavrulan Hz. Muâz, hemşerileriyle birlikte Akabe’de Allah Resûlü ile ilk defa buluşmuş, görüşmüş ve elini tutup beyat etmişti. O ve genç arkadaşları, henüz bilmeseler de İslam ve insanlık tarihinin akışını değiştirecek büyük bir karara imza atmışlardı. Bu beyatın üzerinden daha bir ay geçmeden Allah Resûlü, Medine’ye hicreti başlatmış kendisi de üç ay sonra Medine’ye gelmişti.

Kardeşi İlmin Kaynaklarından Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud

Allah Resûlü, Medine’ye geldiğinde Muhacirler, Ensar’dan bazılarının evine yerleşmiş bulunuyordu. Bir müddet bu duruma müdahale etmeyen Allah Resûlü, Akabe’de birkaç saat görüştüğü Ensar’ı iyice tanıdıktan sonra yeni bir düzenleme yapmaya karar vermişti. “Muahat/Kardeşleştirme” ismi verilen bu proje ile Muhacirler, misafir kaldıkları evlerden çıkarılmış ve O’nun kendisine kardeş ilan ettiği kimselerin yanına yerleştirilmişti. Bu düzenlemedeki temel hedeflerden biri, 13 yıllık Kur’ân ve Sünnet bilgisine sahip Muhacirleri, Ensar’ın evlerine dağıtıp her evi, aradaki farkı bir an önce kapatma adına eğitim yuvasına çevirmekti. Bunu yaparken Allah Resûlü, insanların fıtratlarını, imkanları, ihtiyaçlarını ve potansiyellerini dikkate alıyordu. 

Mesela bu çerçevede Muhacirlerin en büyük alimlerinden ve fakihlerinden Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud’u, Hz. Muâz İbn-i Cebel ile kardeş ilan etmişti.4 Zira Hz. Muâz, çok istidatlı, azimli, aksiyon dolu ve zeki bir gençti. Yarın Allah Resûlü’nün milletlere rehberlik yapacak tam donanımlı ve yetişmiş insanlara ihtiyacı vardı… Bu maya tutmuş ve Hz. Muâz, kısa sürede Ensar’ın en büyük bilginlerinden olmuştu.

Allah Resûlü, onu, sekiz yıl sonra Mekkelilere; dokuz yıl sonra da Yemenlilere, İslam’ı anlatmak ve öğretmek için bırakmış ve göndermişti. Üstelik onu Yemen’e gönderirken “Seni ahirette bu hal üzere bulayım!” buyurmuştu ki bu, din tamama ermeden Hz. Muâz’ın, kemale erdiğini gösteriyordu. Hiç şüphesiz bunun en önemli sebeplerinden biri de ondaki potansiyeli fark eden Allah Resûlü’nün Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud’u onun yanına âdeta özel muallim olarak yerleştirmesi olmuştu. 

Hz. Muâz, vahiy katipliği de yapıyor, zaman zaman Allah Resûlü’nün mektuplarını da kaleme alıyordu. Ayrıca sık sık Allah Resûlü’ne sorular soruyor; Allah Resûlü de insanlara bir mesaj verecekse çoğu zaman onun üzerinden veriyordu.

Hz. Muâz, Allah Resûlü’nün Terkisinde

Allah Resûlü’nün gençleri yetiştirdiği eğitim yuvalarından biri de bineğinin sırtıydı. Yolculuğa çıkacağı zaman her seferinde istidatlı bir genci terkisine alıyor; yol boyunca bir şeyler anlatıp öğretiyordu. Bu yakınlık onları motive ettiği gibi birçok tarihi hadiseye de şahitlik etme imkânı sunuyordu. Hz. Muâz da onlardan birisiydi. Bineğine aldığı Hz. Muâz’a, “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye sormuş; o, “Allah ve Resûlü, daha iyi bilir!” karşılığını vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Allah’ın kulları üzerinde sabit olan hakkı, kulların, Allah’a ibâdet etmeleri ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır!” buyurmuştu. Bir müddet ilerledikten sonra Allah Resûlü, tekrar Hz. Muâz’a dönmüş ve “Bunu yaptıkları zaman kulların, Allah üzerinde sabit olan hakları nedir bilir misin?” diye sormuştu. Hz. Muâz aynı karşılığı verince Allah Resûlü, “Bunu yaptıkları zaman kulların Allah üzerinde sabit olan hakları, Allah’ın onlara azâb etmemesidir!”5 buyurmuştu. 

“Ey Muâz! Ben seni kesinlikle seviyorum.”

Müminlerin birbirini Allah için sevmeleri ve bu sevgilerini ifade etmeleri ve bir sevgi toplumu oluşturmaları, Allah Resûlü’nün dikkat çektiği hususlardandır. Hz. Muâz’ın da ravileri arasında olduğu bir hadiste O, şöyle buyurur: “Allah buyuruyor ki: Benim rızam için birbirini sevenlere, benim rızam için malını ve gücünü sarf edenlere, benim rızam için birlikte oturup sohbet edenlere, benim için birbirini ziyaret edenlere, muhabbetim vacip olmuştur. Onlar hiçbir gölgenin olmadığı günde “Arş”ımın gölgesi altında nurdan minberler üzerindedirler.”6

Kur’ân’da müminlere duyduğu derin şefkat ve merhametle anlatılan Allah Resûlü de ashâbını Allah için çok seviyor ve yeri geldiğinde bu sevgisini ifade ediyordu. Bir gün Hz. Muâz’a, “Ey Muâz! Ben seni Allah için kesinlikle seviyorum.” buyurmuş; Hz. Muâz da “Yâ Resûlallah! Annem babam sana feda olsun! Ben de sizi seviyorum.” karşılığını vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “O halde sana her namazın sonunda şöyle demeni tavsiye ederim: Allahım! Seni zikretme, sana şükretme ve sana güzelce ibadet etme konusunda bana yardımcı ol!”7 Seven, sevdiğinin ahiretini düşünüyor; ilahî rızayı ve sevdiği insanla ebedi birlikteliği kazanma adına yol gösteriyordu…

Cephelerdeki yerini alması

Allah Resûlü’nün ashâbını yetiştirirken uyguladığı eğitim metotlarından biri de yeri geldiğinde eline, küreği, kazmayı, tokmağı ve kılıcı alması; sırtında toprak, taş, kerpiç ve zırh taşımasıydı. O, son ve evrensel peygamber olmasına, Allah katındaki konumuna, devlet başkanlığı ve başkomutanlığına rağmen ashâbıyla birlikte ihtiyaç duyulan işi yapmaktan yüksünmüyor hatta büyük bir mutluluk duyuyordu. Hal böyle olunca O’nu örnek alan sahabe de ihtiyaç duyulan zamanda her işe koşturuyordu. Bu manada cepheye gitme mecburiyeti doğduğunda en küçüğünden en büyüğüne, en hastasından en sağlamına en aliminden bahçe de çalışan işçisine ve çobanına kadar herkes hemen kılıcını kuşanıyor ve ordunun toplandığı yere koşuyordu.

İlmi kişiliğiyle ön plana çıkan Hz. Muâz da böylesi zamanlarda kalemini bırakıp kılıcını kuşanıyordu. Bedir, Uhud, Hendek, Benû Kurayza, Hayber ve Tebûk gibi en zor cephelerde yerini almıştı. Tebûk’e gidilirken kabilesi içerisinde Kur’ân’ı en iyi o bildiği için sancağı taşıma görevi de ona verilmişti. Sadece Huneyn ve Taif’e katılamamıştı. Zira Allah Resûlü, onu, insanlara İslam’ı anlatması ve öğretmesi için Mekke’de bırakmıştı.

Hz. Mus’ab’a Bedel Hz. Muâz İbn-i Cebel

Yukarda da ifade edildiği üzere Allah Resûlü, fetihten sonra Mekkelilere İslam’ı anlatması ve Kur’ân’ı talim etmesi için Hz. Muâz’ı Mekke’de bırakmıştı. Allah Resûlü’nün Hz. Mus’ab’ı Medine’ye göndermesi rastgele olmadığı gibi Hz. Muâz tercihi de rastgele değildi. Dün Medinelilere İslam’ı bir Mekkeli öğretmişti. Şimdi ise Mekkelilere bir Medineli. Böylelikle Ensar, onurlandırılmış ve ehlullah sayılan Kureyşlilere İslam’ı anlatma ve öğretme işi 27 yaşındaki genç bir Ensar’a teslim edilmişti. Süheyl İbn-i Amr dahil Mekkeliler Kur’ân’ı ve İslam’ı ondan öğrenmişlerdi.

Hz. Muâz, bilinçli bir tercihti. Allah Resûlü, Mekkelileri de onu da çok iyi tanıyordu. Hakkında “Ümmetimin helali ve haramı en iyi bileni Muaz İbn-i Cebel’dir!”8 ve “Kur’ân’ı dört kişiden alınız: Abdullah İbn-i Mes’ud, Ebu Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim, Muaz İbn-i Cebel ve Ubey İbn-i Ka’b!”9 buyurmuş ve onu, hem Kur’ân’da hem İslam Hukuku’nda otorite ilan etmişti. Kısa sürede Kur’ân’ı hıfzeden Hz. Muâz, kıraatte de en önde gelenlerdendi. Dil zevki üst düzey olan Kureyşliler için bu, çok şey ifade ediyordu. 

Genel Vali, Kadı, Âmil ve Muallim Olarak Yemen’e Gönderilişi

Mekke’deki görevini başarıyla tamamlayan Hz. Muâz İbn-i Cebel, Medine’ye dönmüştü. Bu arada Sasanilerin Yemen valisi Bâzân, Müslüman olmuş ve diğer Yemen melikleri de Medine’ye heyetler gönderip İslam’a girdiklerini haber vermişlerdi. Halklarının da Müslüman olmasını arzu ediyorlardı. Bunun için O’ndan bu toplumsal değişime önderlik yapacak bir rehber ve muallim istemişlerdi. Allah Resûlü, Yemenlileri çok iyi tanıyordu. Onları, genç yaşlarında ticaret maksadıyla katıldığı Yemen panayırlarında ve Mekke civarında düzenlenen panayırlara davet için çıktığında çok iyi okuyup analiz etmişti. Onların heyetleri Medine’ye gelince ashâbına dönmüş ve “Size Yemenliler geldi. Onlar ince ruhlu ve yufka yürekli insanlardır. İman da hikmet de Yemenlidir…”10 buyurmuştu.

Sahabe, Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ömer’in gitmesinin daha isabetli olacağını söylese ve onlar da gidebileceklerini ifade etseler de onların kendisi için göz kulak mesabesinde olduğunu ve yanından ayıramayacağını ifade eden Allah Resûlü, Hz. Muâz İbn-i Cebel’den hazırlanmasını talep etmişti. Bu büyük vazife için yirmi dokuz yaşındaki Hz. Muâz’ı seçmiş ve onu, Yemen’in en büyük bölgesi Cened’in valisi, Yemen genel valisi,11 Yemen kadısı, baş zekât âmili ve Yemen’in muallimi olarak görevlendirmişti. Görevlendirmekle kalmamış bölgedeki kabile reislerine mektup da göndererek Hz. Muâz’ın görevlerini bildirmiş, ona yardımcı olmalarını istemiş ve şu cümleyi de eklemişti: 

“Size yakınlarımın en hayırlısını, ilimde ve dinde onların en yetkilisini gönderiyorum!”12 

Hz. Muâz’a Yapılan Evrensel Tavsiyer

Allah Resûlü’nün gençleri yetiştirirken uyguladığı eğitim metotlarından birisi de kendilerine sahada birtakım mesuliyetler vermekti. Onları, fıtrat ve kabiliyetlerine uygun vazifeleri yerine getirmeleri için seçip görevlendirirken öncelikle kendilerine güvendiğini ya da güvenilmesi gerektiğini fiili olarak gösteriyordu. İleri gelen sahabîlere rağmen tercih edilmek, onları onurlandırıyor ve görevi daha şuurlu bir şekilde yapmalarını sağlıyordu. Üstelik Allah Resûlü, görev vermekle yetinmiyor, vazife yerine gönderirken işlerini hakkıyla yapmalarını sağlayacak açıklama, uyarı ve nasihatlerde de bulunuyordu. Çoğu zaman Medine dışına kadar bizzat uğurluyor ve bu esnada da tavsiyelerini sürdürüyordu. Görevden döndükten sonra rapor alıyor; başarılarını tebrik ediyor ve varsa hataları daha dikkatli olmaları adına ikaz ediyordu.

Bu çerçevede Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderirken de aynı şekilde hareket etmiş; Mescid-i Nebevî’nin kapısında kendisini bizzat ata bindirmiş ve yaklaşık bir milden fazla onunla beraber yürümüştü. Bu sırada bir taraftan Hz. Muaz’ın atının üzengisinden tutup çekerken diğer taraftan kendisine şu emir ve tavsiyelerde bulunmuştu:

“Sen ehl-i kitap bir kavimle karşılaşacaksın. Onların yanına vardığında onları önce Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Resûlü olduğumu tasdike davet et. Eğer bunu kabul ederlerse onlara, Allah’ın günde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da yaptıkları takdirde, Allah’ın, zenginlerin fakirlere zekât vermesini farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse zekât alırken sakın mallarının sadece en iyilerini seçme! Mazlumun bedduasını almaktan kork. Çünkü Allah ile mazlumun yakarışı arasında perde yoktur…”13 

“Yâ Muâz! Sana Allah’a karşı takvalı olmayı, doğru sözlülüğü, ahde vefayı, emaneti sahibine eksiksiz vermeyi, asla ihanette bulunmamayı, tevazu ile hareket etmeyi, komşuluk haklarını yerine getirmeyi, yumuşak ve hoş sözlülüğü, yetimlere karşı merhametli olmayı, öfkeyi yutup yenmeyi, emelini kısa tutmayı, selamı yaymayı, adil imama itaati, dinin ve Kur’ân’ın inceliklerine vâkıf olup derinleşmeyi, yaptıklarının hesabını verme endişesiyle yaşamayı, amellerin güzelini işlemeyi, ahireti sevmeyi tavsiye ederim. Yâ Muâz! Yeryüzünde fesat çıkartma! Müslümana hakaret etme! Yalancıyı tasdik etme! Doğru sözlü insanları yalanlama! Yâ Muâz! Sana her an her yerde Allah’ı zikretmeyi, bütün günahlara gizli olanları için gizlice, aleni olanları için de alenen tevbe etmeyi tavsiye ederim! Yâ Muâz! Seni nefsim için değil Allah için seviyorum. Nefsim için hoş görmediğimi senin içinde hoş görmüyorum. Yâ Muâz! Sizin bana en sevimli olanınız, kıyamet günü buluştuğumuzda ayrıldığımız hali üzere bana kavuşan kimsedir…”14

Artık vedalaşma vakti gelmiş ve Hz. Muaz, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine son bir tavsiyede daha bulunmasını istemişti. Bunun üzerine Efendimiz: “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından mutlaka bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara, güzel ahlâk ile muamele et.”15 buyurdu. Hz. Muaz, ayrılıp Yemen’e doğru ilk adımlarını atarken kulağına Allah Resûlü’nün yakarışları geliyordu: “Cenâb-ı Hak seni önünden, arkandan, sağından, solundan, üstünden, altından gelecek musîbetlerden muhafaza buyursun. İnsanların ve cinlerin şerrini senden uzaklaştırsın.”16

Hz. Muâz biraz ilerlemişti ki arkadan birisi kendisine yetişmiş ve Resûlüllah’ın onu geri çağırdığını haber vermişti. Hz. Muâz dönünce Allah Resûlü şöyle buyurmuştu: “Seni niçin geri çevirdiğimi biliyor musun? Hakkın olmadan hiç bir şey (rüşvet) alma çünkü bu bir hainliktir. Her kim bu dünyada hainlik yaparsa kıyamet günü Allah’ın huzuruna, yaptığı o hainlikle getirilir. İşte bunun için seni çağırmıştım, şimdi vazifene gidebilirsin.”17

Hz. Muâz’ın Allah Resûlü’nü Memnun ve Mesrur Edişi

Allah Resûlü kendisini Yemen’e gönderirken Hz. Muâz ile arasında İslam Hukuk Tarihi’ne damga vuran ve içtihatların önünü açan şu önemli diyalog da yaşanmıştı:

-Sana bir mesele arz olduğunda nasıl hüküm verirsin?

-Allah’ın kitabıyla hüküm veririm.

-Ya bu meselenin cevabı Allah’ın kitabında yoksa ne yaparsın?

-O zaman Resûlullah’ın sünnetine bakarak hüküm veririm.

– Ya bu meselenin cevabı, Resûlullah’ın sünnetinde de yoksa ne yaparsın?

-Kendi görüşümle içtihat ederim.

Hz. Muâz’dan aldığı cevaplar Allah Resûlü’nü çok memnun ve mesrur etmişti. Eliyle göğsüne dokunmuş ve şöyle buyurmuştu: 

“Resûlü’nün elçisini, Resûlü’nün razı olacağı işe muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.”18

Ardından da Hz. Muâz’a şunları söyledi:

“Allah için mütevazı ol ki Allah seni yükseltsin. Sakın meseleyi tüm yönleriyle öğrenmedikçe hüküm verme! Sana müşkül, karmaşık gelen işi ehline sor, istişare et, utanma! İçtihadını en sonunda yap! Muhakkak ki Allah, doğruluğuna göre seni muvaffak kılar. İşler sana karmakarışık gelirse, gerçek sana belli oluncaya kadar bekle ya da bana yaz! Bu hususta keyfine göre hareket etmekten sakın! Bir de sana yumuşak davranmayı tavsiye ederim!”19 

Yemen’deki Faaliyetleri

Yemen’e ulaşan ve Allah Resûlü’nün tarif ettiği yere yerleşen Hz. Muâz, hemen faaliyetlerine başlamıştı. Allah Resûlü’nün çizdiği çerçevede bölgeyi idare ediyor, İslam’ı anlatıyor ve talebe yetiştiriyordu. İslam Yemen’de hızla yayılırken Hz. Muâz, insanlarla yakın diyalog kuruyor ve onları, gruplar halinde Allah Resûlü ile görüşmeleri için Medine’ye gönderiyordu. En son gönderdiği grup 200 kişiydi. Medine’ye gelince Mescid-i Nebevî’nin en yakınındaki en büyük evlerden Remle Bint-i Hâris’in evine yerleşmişler ardından Allah Resûlü ile görüşüp İslam’a girdiklerini haber vermişlerdi.

Görevi gereği Hz. Muâz, diğer valileri de sık sık ziyaret ediyor ve onlarla uyum içerisinde çalışıyordu. Yemen coğrafyasında her şey planlandığı gibi giderken peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancı Esved el-Ansi çıkmış ve kısa zamanda Müslümanlar için büyük bir tehdit ve tehlikeye dönüşmüştü. Durum Allah Resûlü’ne bildirilince problemi çözmek için gerekeni yapmalarını emretmiş ve Hz. Muâz’ın liderliğinde bu büyük problemi de çözmüşlerdi.

Sonuç

Allah Resûlü, Hz. Muaz’ı Yemen’e uğurlarken “Muâz ihtimaldir ki beni bu yıldan sonra göremeyeceksin! Muhtemelen gelip kabrimi ve mescidimi ziyaret edeceksin.” buyurmuş; bu acı haber üzerine Hz. Muâz, gözyaşlarına boğulmuştu.20 O’nu teselli eden Allah Resûlü, Medine’ye doğru bakarak şu hakikati beyan etmişti: “Muhakkak ki bana en yakın olanlar, her kim olursa olsunlar takva sahipleridir!”

Buruk bir şekilde Yemen yoluna koyulan Hz. Muâz, kendisine verilen görevleri bihakkın yerine getirmiş ve Medine’ye dönmüştü. Fakat artık Allah Resûlü, vefat etmiş ve Hz. Ebû Bekir, devlet başkanı seçilmişti. Otuz bir yaşındaki Hz. Muâz, Allah Resûlü’nün kabrini ziyaret etmiş ve ağlamaya başlamıştı. Onu bu halde gören Hz. Ömer, niçin ağladığını sormuştu. Bunun üzerine Hz. Muâz, Allah Resûlü’nden işittiği şu sözü hatırladığını ve onun için ağladığını söylemişti: 

“Şurası muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah’ın bir veli koluna düşmanlık yaparsa şüphesiz Allah ile savaşmaya çıkmış olur. Allah itaatkâr, takva sahibi ve şöhretten kaçınan kullarını gerçekten sever ki, onlar görünmedikleri zaman aranmazlar. Hazır bulundukları zaman çağrılmazlar, tanınmazlar. Fakat kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir!”21

Not: Hz. Muâz’ın Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhum) döneminde ortaya koyduğu hizmetler, şahsi hayatı, ailesi, ilmi kişiliği, ahlakı ve vefatı ayrı bir makale de ele alınacaktır!

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Tirmizî, Menâkıb 32; Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 8243; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred 337
  2. Muâz’ın gölgesinde büyüdüğü üvey babası Ced, aynı zamanda Medine döneminin baş münafıklarındandı. Ced, Hudeybiye’ye katılmış fakat Allah Resûlü’ne beyat etmemek için bir çalılığın arkasına saklanmıştı. Tebûk’e gidileceği zaman gelmiş ve “Benim şehevî zaaflarımı herkes bilir! Rum kadınlarını görünce günaha girebilirim. Beni fitneye düşürme! İzin ver burada kalayım.” demişti. Allah Resûlü, ona izin verince “İçlerinden bazıları: “Bana izin ver, beni fitneye ve isyana düşürme, başımı derde sokma!” der. Bilmiş ol ki, fitneye zaten kendileri düşmüşlerdir. Cehennem elbette kâfirleri her taraftan kuşatacaktır.”[Tevbe Sûresi 9/49] ayeti nazil olmuştu.[Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 597] Üvey babasının cimriliğine ve nifakını rağmen Hz. Muâz, Medine’de cömertliği ve imandaki derinliğiyle tanınmıştı. Arkadaşları Hz. Muâz’ı, Hz. İbrahim’e benzetiyordu. Üvey kardeşi aynı zamanda Bedir ehlinden Hz. Abdullah ile birlikte evde iradelerinin hakkını vermiş ve Ced’in huylarından kendilerini korumuşlardı.
  3. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/435
  4. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/435
  5. Buhârî, 2856, 5967, 6500; Müslim, 30
  6. Tirmizî, Zühd 53; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 7/236 (22064; 22080)
  7. Ebû Dâvûd, Vitr 25; Nesâî, Dua 59; İbn-i Hibbân, Sâhîh 2021
  8. Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 26; Tirmizî, Menâkıb 50; İbn-i Mâce, Mukaddime 11
  9. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 14, 16
  10. Tirmizî, Menâkıb 71
  11. Yemen çok geniş bir coğrafya olduğu için Allah Resûlü orayı beş vilayete bölmüş ve her birine bir vali atamıştı: Hz. Halid İbn-i Velid’i, San’a’ya; Hz. Muhacir İbn-i Ümeyye’yi, Kinde’ye; Hz. Ziyâd İbn-i Lebîd’i, Hadramut’a; Ebû Musa el-Eşarî’yi Zebid’e ve Hz. Muaz’ı da en geniş vilayet Cened’e. Bütün valilerin başına da Hz. Muaz’ı genel vali olarak tayin etmişti.
  12. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/436
  13. Buhârî, Zekât 1, 41, 63, Mezâlim 9; Müslim, Îmân 7 (29/19); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/498 (2071); Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 3/45 (2313)
  14. İbn-i Asâkir, Târîh 18/194, 195, 58/408
  15. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/144 (295, 296, 297, 298); İbn-i Sa’d, Tabakât 3/439
  16. İbn-i Hacer, İsâbe 3/1847; İbn-i Asâkir, Târîh 58/413
  17. Tirmizî, Ahkâm 8
  18. Ebû Dâvûd, Akdiyye 11; Tirmizî, Ahkâm 3
  19. Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs 3/49
  20. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 22054
  21. İbn-i Mâce, Fiten 16
İlgili diğer yazılar