Aile İçi İletişimde Birbirine Hitap

1.504

Aile içi iletişimde eşler arasında iletişimin ana unsurlarından birisi de birbirine hitap şeklidir. Eşlerin birbirine sevgi, saygı ve yakınlığının da bir göstergesi olan hitaplaşma, yuvada sevgi, saygı ve şefkat eksenli bir ilişki kurulabilmesi ve bunun sürdürülebilmesi adına önemli bir dinamiktir. Meselenin bir boyuta da bu atmosferde yetişen nesillerin üzerinde meydana gelecek etki ve algıdır. Bunun için hanım beyine, bey de hanımına seslenirken kullanacağı isim, künye ya da sıfatları özenle seçmelidir. Zira iletişimde karşı tarafa verilecek mesaj, ona hitap ederken seçilen kelimeler üzerinden taşınacaktır. Bu kelimeler arasında ise başlangıçta tercih edilen ilk kelimenin yani hitabın ayrı bir yeri vardır. 

En Güzel Hitabı Seçmek

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanları içerisinde İslam’da asıl olan, her işe ihsan vasfını hâkim kılmaktır: “Şüphesiz ki Allah, her şeyde ihsanı (güzelliği/iyiliği) yazmış; farz kılmıştır…”1 Bu yönüyle ihsan, Müslümanın her işinde hayat standardını belirleyen bir ölçüdür. İhsan, söz, fiil ve davranışta en güzel ve en iyi olanı tercih etmektir. İhsan prensibi, en dar dairede aile içinde daha sonra da çevrede ve toplumda herkese ve her şeye karşı uygulanmalıdır. 

Bugün aile hayatında eşlerin birçoğu bu ilkeyi uygulamayı ihmal ettiklerinden sıkıntı yaşamaktadır. Zira “Allah güzeldir, güzeli sever.”2 hükmünce ilişkilerde güzeli aramak ve bu hususta örnek olmak, insanı hem Rabbine hem de çevresine sevdirecektir. Bu yönüyle aile içi iletişimde eşlerin, birbirine hitap ederken de ihsanı gözetmeleri gerekir. Eşler, birbirlerine en çok hoşlanacakları isim ve sıfatlarla hitap etmeye çalışmalıdırlar. İnsan, kendisinin hoşuna gitmeyeceği bir şekilde başkasına da hitap etmemelidir. Ta ki kendisi de hoşlanmayacağı bir hitapla karşılaşmasın.   

Peygamber Efendimiz’in hayatına bakıldığında O’nun hem ailevî hem de ictimaî hayatında sözlü ve fiilî sünnetinin daima bu istikamette olduğu görülür. O, bu konuda müminlere verdiği temel bir ölçüde, bunun bir kul hakkı olduğuna da dikkat çeker ve şöyle buyurur: “Müminin kardeşi üzerindeki bir hakkı da onu, kendisine en sevimli gelen ismiyle çağırmasıdır.”3

Peygamberimiz’in Ezvâc-ı Tâhirâta Hitabı

Allah Resûlü, hanımlarına, onların hoşuna gidecek bir isim ya da vasıf seçer ve öyle hitap ederdi. Hatta hitap ederken sesini incelttir ve yumuşatırdı. Bir defasında Hz. Âişe validemize şefkatli bir eda ile ismini de “Âiş” şeklinde değiştirerek şöyle demişti: “Ya Âiş! Cibrîl, sana selam söylüyor.”4 

Bir bayram günü Mescid-i Nebevî’ye Habeşliler gelmiş ve kılıç-kalkan gösterisi yapmaya başlamışlardı. Hz. Âişe validemize dönen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), farklı bir isimle ona, “Ya Humeyra!” diyerek hitap etmiş ve “Onları seyretmek ister misin?” diye sormuştu. O ‘Evet, isterim.’ cevabını verince ona uzun süre gösteriyi seyrettirmişti.”5

Allah Resûlü, Veda Haccı yolculuğuna eşleriyle birlikte çıkmıştı. Yola çıkarken Hz. Âişe validemizin saçlarına sürdüğü sarı renkli bir koku, yolculuk esnasında yüzüne akmıştı. Bunun üzerine Efendimiz, yüzündeki bu renkten hareketle kendisine şöyle hitap etmişti: “Şu an rengin, gerçekten çok güzel ey Şukayra/Sarışın!”6  

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bazen hanımlarına “Ehl-i beyt” diyerek de hitap ederdi. Mesela Zeyneb bint-i Cahş validemizle evleneceği gece bütün hanımlarını tek tek odalarında ziyaret etmiş ve onlara: “Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun, ey ehl-i beyt!” diyerek selam vermiş, hal ve hatırlarını sormuştu.7 Bu selam şeklinin Kur’ân’da da geçtiğini görmekteyiz. Hz. İbrahim ve ailesini ziyarete gelen melekler de onlara (رحمة الله و بركاته عليكم اهل البيت) diyerek selam vermişlerdi.8 Dolayısıyla selamlaşma ya da hitaplaşma esnasında “ehl-i beyt” yani hane ehli, ya da hane sakini/leri gibi bir hitap da kullanılabilir.

Validelerimizin, Efendimiz’e Hitap Şekli

Hanımları da Peygamberimiz’e saygıda asla kusur etmez bu konuda hitaplarından ses tonlarına kadar ölçülü hareket ederlerdi. Bu hem eş olarak O’na karşı bir hak ve vazifeleriydi hem de bu konuda bütün müminlere verilen emir onları da bağlayıcıydı: “Ey iman edenler! Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin… Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın…”9  

Pak zevceleri, Allah Resûlü’ne, bir şey söyleyecekleri zaman ses seviyelerini ayarlıyor, “Ya Resûlallah!” ya da “Ya Nebiyyallah!” diye derin bir sevgi ve saygıyla hitap ediyorlardı. Mesela Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Hz. Sevde bint-i Zem’a’ya, “Ey Sevde! Bu evliliğe mâni olan ne var?” diye sormuş, o da büyük bir sevgi ve saygıyla: ‘Vallahi, Ya Resûlallah! Endişelerim Seninle ilgili değil; çünkü Sen benim için yeryüzündeki en sevgili kimsesin!’ demişti…10

Beşer oluşlarının gereği O’na karşı biraz duygusal tepki gösterecek olsalar, onda da çok dikkatli ve ölçülü hareket ediyorlardı. Mesela Hz. Âişe validemiz bu tür durumlarda sadece Peygamberimiz’in adını açıkça söylemiyordu. Onun bu metodunun farkına varan Peygamber Efendimiz, “Ya Âişe! Ben, senin Bana kızgın olup olmadığını anlıyorum.” buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Âişe (radıyallahu anha) merakla, “Nereden, nasıl anlıyorsun?” diye sormuştu. Peygamberimiz’in onun bu merakına cevabı, “Sen, Benden hoşnut olduğunda, ‘Muhammed’in Rabbi’ne yemin ederim’ diyorsun. Bana kızdığın zaman ise, ‘İbrahim’in Rabbi’ne yemin ederim’ diyor ve adımı anmıyorsun.” şeklinde olmuştu. Eşinin bu dikkat ve anlayışı karşısında çok memnun olan Hz. Âişe annemiz, “Doğru söylüyorsun ya Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki o tür durumlarda ben Senin adını dilimde anmasam da kalbimde daim anarım.” demiştir.11 

Yine bu tür durumlarda Efendimiz onlara şefkatle yaklaşır, onları yumuşatıp öfkelerini alacak şekilde hitap eder ve sinirlerine hakim olabilecekleri yollar öğretirdi. Mesela Hz. Âişe validemiz bu konuda şöyle bir hatırasını nakleder: “Öfkelendiğimde Allah Resûlü benim burnumun uç kısmını tutup sağa sola hareket ettirir ve bana, ismimi tasğîr yaparak, “Ey Uveyş! (Aişecik)” diye hitap ederdi. Ardından da şu duayı öğretirdi: “Ey Ümmî Peygamber Muhammed’in Rabbi olan Allah’ım! Kalbimin öfkesini gider ve beni, fitnelerin dalalete düşürmesinden koru.”12 Yine bir gün Hz. Âişe’ye yüzünün güzelliğini ifade ederken aynı isimle hitap ederek: “Ya Uveyş! Yüzünü ışıl ışıl görüyorum!”13 diye iltifatta bulunmuştu.

Bununla beraber beşeriyetin gereği olarak ağızlarından O’nun hoşlanmayacağı bir hitap ya da söz çıksa hemen ondan af ister ve kendileri için istiğfarda bulunmasını talep ederlerdi. Mesela bir yolculuk esnasında Allah Resûlü, Ümmü Seleme validemizin nöbeti sırasında onun hevdeci sanarak Hz. Safiyye validemizin bulunduğu yere gitmiş, gidince de kısa bir müddet onunla konuşmuş ve geriye dönmüştü. Buna alınganlık gösteren Hz. Ümmü Seleme validemiz, Efendimiz dönünce kendisine, “Benim günümde onun yanına gidiyor ve onunla konuşuyorsun, öyle mi!” diye rahatsızlığını dile getirmişti. Ama çok geçmeden böyle bir serzenişte bulunmasının bile O’na karşı büyük bir yanlış olduğunu anlamış ve hemen istiğfar talebinde bulunmuştu.14    

Künye İle Hitap Etme  

Arap kültüründe künye ile isimlendirme çok kadim bir uygulamadır. Araplar, değer verdikleri ve hürmet gösterdikleri kimselere, medih makamında isimleri yerine daha çok künyeleriyle hitap ederlerdi. Birisinin çocuğu dünyaya geldiğinde hemen ona nispetle anılırdı: Ebû Seleme (Seleme’nin babası), Ümmü Seleme (Seleme’nin annesi)… gibi.  İnsanlara ya kız çocuğuna ya da oğlan çocuğuna nispet edilerek künye konulurdu. 

Hz. Âişe validemiz de bir gün, Peygamberimiz’den kendisine hitap edilirken hem O’nun hem de başkalarının kullanacağı bir künye talep etti. Tam o günlerde de kız kardeşi Hz. Esma da bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. Hz. Âişe validemiz de yeğenini hemen kundaklayıp Peygamberimiz’in yanına gelmişti. Peygamberimiz de kendisine getirilen bebeği sevinçle almış ve tahnik yapmıştı. Ardından da daha önce kendisinden künye isteyen Hz. Âişe validemize dönmüş ve “Ya Âişe! O, Abdullah’dır, sen de Ümmü Abdullah’sın” buyurmuştu. 15  Buna çok sevinen Hz. Âişe, ondan sonra bu künye ile de anıla gelmiştir. Bu olaydan hareketle pekâlâ diyebiliriz ki hitapta ihsanı yakalama adına eşler birbirlerine, hoşlarına gidecek yeni adlar verebilirler.

Dedelerimizin, ninelerimizin hatta anne ve babalarımızın birbirine hitap ederken kullandıkları, “Bey, Ağa, Adam, Herif, Efendi, Helalim, Hanım ve Hatun” gibi birçok farklı sözcük de bu çerçevede değerlendirilebilir. Fakat bugün bu isimler kırsal kesimlerde varlığını sürdürse de terk edilmeye başlanmıştır. Bu sözcükler kendi içinde eşler arasında sevgi ve saygının yanında ciddiyet ve vakarı da barındıran isimlerdi. Yeni kuşaklar bunların yerine, “Hayatım, Canım, Aşkım, Bir tanem, Tatlım, Güzelim, Yavrum, Gülüm, Çiçeğim, Arım, Balım vs..” gibi hitaplar geliştirmiştir. Bu isim ve sıfatlarla hitap, aile içi dar dairede iletişimi besleyen ve destekleyen güzel hitaplar olsa bile toplum içinde hoş karşılanmayabilir. Dolayısıyla dar dairede kullanılabilecek bu hitaplar yerine toplum içinde, isimle beraber “bey ya da hanım” kelimesinin kullanılması daha saygınlık kazandıracaktır. 

Eşler Arasında Mahzurlu Hitaplar

Bu isimlerin yanında espri yapmak, şaka yollu takılmak ya da aradaki samimiyeti ve sıcaklığı artıracağı zannıyla kullanılan bazı laubali hitap tarzları da vardır ki bunların bir kısmından özellikle kaçınmak gerekir. Mesela bir erkeğin hanımına “kardeşim, bacım” demesi, ya da “anam” diye hitap etmesi mahzurludur. Peygamberimiz bir gün, bir adamın, hanımına, “Bacım!” diye seslendiğini duymuştu. Bunun üzerine kendisine, “Bu, senin kız kardeşin midir?” diye sormuş ve onu bu hitap tarzından nehyetmişti.16 Zira bu vb. lafızların hepsi mahremiyet çağrıştıran lafızlardır. Bu yönüyle aile üyelerine ait bu özel kavramların eşler arasında birbirine hitap ederken kullanılması asla doğru değildir. Çünkü bir erkeğin hanımına, bu lafızlarla hitap etmesi, hukukî birtakım neticeleri olan “Zıhar” uygulamasının ahkamı altında değerlendirilmektedir.17 

Kaldı ki ancak muhatabı için kullanılabilecek bu tür özel ifadeleri, eşlerin birbirine hitap ederken kullanması, farklı ilişkileri çağrıştıracağından dolayı da tehlikelidir. Zira mahremiyet sınırını zorlayan bu ifadeler, çocukların saf zihinlerini bulandırabilir, temiz fıtratlarına zarar verebilir ve aile içinde ahlakî inhiraflara eğilim meydana getirebilir. Dolayısıyla bu tür ifadeler hem hukukî hem ahlakî hem de pedagojik açıdan mahzurludur. Kaldı ki bir müminin zihin safveti ve dil nezaheti de bunu kabul etmeyecektir.

Mahzurlu Hitaplardan Bir Diğeri

Eşler bazen birbirinin ismini açıkça zikretme yerine, “İşte şuradaki/buradaki, bu/şu, bizimki, evdeki vs..” gibi kelimeler kullanmaktadır. Bu ifadeler zahiren mahzursuz gibi gözükse de bunları da kullanmak sağlıklı iletişim açısından isabetli değildir. Zira insanlar bu şekilde anılmaktan hoşlanmazlar. Kaldı ki kendisini böyle anan bir kimsenin yanında bulunan kişi buna karşı tabiatıyla rahatsızlığını izhar eder.

Açık ismin kullanılmamasının çoğu zaman sebebi eşler arsındaki çatışma dönemleridir. Nitekim evliliklerde iletişim bozulmaya başladığı anda ilk terk edilen isimdir. Bu yüzden olsa gerek, “Onun ismini bile ağzıma almak istemiyorum” cümlesine hiç yabancı değilizdir. Dolayısıyla ister tarif etmek isterse hafife almak isterse de rahatsızlığın bir ifadesi olarak bu tür bir yola başvurmak eşleri birbirinden daha da uzaklaştırabilir. Bunun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey bu, şu, kişi, şıtt veya ey şey!” gibi kelimelerle yapılan hitapları hoş karşılamamıştır. İnsanların birbirini daima muhatabının hoşuna gideceği en sevdiği ismiyle çağırmasını tavsiye buyurmuştur.18

İletişimi bozan bir olay ya da bir durum varsa burada tamir ve tashih edici yaklaşım da ilk önce sözcüklerden başlatılmalıdır. Bu sözcükler arasında bidayette en etkili olanı, o kimseye en hoşuna giden ismiyle hitap etmektir. Bu vesileyle eşine ya da kardeşine karşı problemler yaşayan kimse yumuşayacak ve bundan büyük bir memnuniyet duyacaktır. Bu da Efendimizin nurlu beyanlarında buyurduğu gibi Allah katında en sevimli amellerden birisidir: “Farzlardan sonra amellerin Allah’a en sevimli olanlardan birisi de bir Müslümanı sevindirmektir.”19 İnsan bazen bir güzel hitapla bazen bir tebessüm ve iltifatla bazen de bir hediye ile sevinecek ve birbirinden uzaklaşan kalpler yeniden yaklaşacaktır. Bu sayede ölmeye yüz tutmuş sağlıklı iletişim de yeniden canlanmaya başlayacaktır. Güzel sözün makbul sadakalardan sayılmasının bir esprisi de budur.

Hafife Alma ve Lakapla Hitap

Eşlerin, birbirine hoşlanmayacakları isimler koyarak muhatabını hafife almaması ve alaylı bir üslup kullanmaması da aile içi sağlıklı iletişim adına önemlidir. Bundan dolayıdır ki İslam’da ikili ilişkilerde bu tarz hitap ve davranışlar yasaklanmıştır: “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne malum? Belki alay edilenler, edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler, edenlerden daha hayırlıdır.  Bir de kendi nefislerinizde ayıplar aramayın, birbirinizi de ayıplamayın ve birbirinize (kötü) lakaplar yakıştırmayın, birbirinizi lakaplarla çağırarak yaralamayın…”20 

Bu meyanda eşler birbirlerinin eksikliğini ve kusurunu ifade eden sıfatlarla da seslenmemelidir. Böyle bir davranış, eşliğe ve kardeşliğe sığmadığı gibi Allah Resûlü’nün de yasakladığı bir hitap tarzıdır: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahcup etmez ve onu küçük düşürmez. Kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük düşürmesi kâfidir.”

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu tür, insanları küçük düşürücü sıfatların ya da yakıştırma isimlerin kullanıldığını duyduğunda bundan en güzel şekilde sakındırmıştır. Mesela bir gün Hz. Safiyye validemize Yahudi asıllı olduğu için Efendimiz’in bir diğer eşi Hz. Hafsa ve Hz. Âişe validemiz, “Sen Yahudi kızısın. Biz ise Resûlüllah’ın amca kızları ve eşleriyiz!” diye biraz takılmış ve bununla ondan daha hayırlı olduklarını ifade etmişlerdi. Onların bu hitaplarından rencide olup çok üzülen Hz. Safiyye validemiz, Peygamber Efendimiz yanına gelince olup-biteni anlatmıştı. Hanımının çok üzüldüğünü gören Efendimiz, gözyaşlarını silerek onu teselli etmiş ve hem ona hem de diğer eşlerine bir daha aynı hataya düşmekten alıkoyacak şu hikmetli çözümü göstermişti: “Sen bir Peygamber kızısın. Senin amcan da peygamberdir. Ayrıca bir de peygamberin nikahı altındasın. Öyleyse onlar, sana karşı neyi ile iftihar ediyorlar ki: ‘Babam Harun, amcam Musa ve eşim de Hz. Muhammed’dir’ deseydin ya!” Ona, bu sözleriyle büyük bir teselli kaynağı olan Efendimiz diğer taraftan Hz. Hafsa ve Âişe validemize de, “Allah’tan korkun, emirleri ve nehiyleri karşısında saygılı olun” diyerek, aralarındaki iletişimde daha dikkatli olmalarını ders vermişti.21

En Güzel Hitapta Bir ölçü

Sağlıklı iletişim adına en güzel hitabı ararken isim ya da vasıflarda aşırıya kaçmamak da gerekir. Yoksa en güzeli arayalım derken mübalağa ile zımnî yalanlara girilebileceği gibi muhatabın yaratılış, kabiliyet ve donanımını aşan isimler, onun psikolojisini bozup, kibre-gurura sevk edebilir; eşi, ailesi ve çevresiyle uyumunu bozabilir. Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece kötü manalı veya tevhid anlayışına zıt isimleri değiştirmekle yetinmemiş aşırılık ifade eden isimleri de mahzurlu görmüş ve değiştirmiştir. Mesela Hz. Zeyneb bint-i Cahş validemizin asıl ismi, “İyi insan, kusursuz kimse ya da günahsız” anlamına gelen “Berre” idi. Peygamber Efendimiz bu ismi, “Zeyneb” ismiyle değiştirdi. Zira isimlerin insan karakteri üzerinde önemli bir tesiri vardı ve bu isim onu, zamanla kendini beğenmeye sevk edebilirdi. Zaten insanlar da onun hakkında “O, kendisini tezkiye ediyor ve temize çıkarıyor!” diye konuşmaya başlamıştı.22 Hatta Efendimiz, bu adı değiştirirken “Allah, sizin iyi olanlarınızı en iyi bilendir. Kendinizi temize çıkarmayın”23 buyurmuş ve isim, unvan ve sıfatlarda ifrata kaçılmamasını tembihlemiştir. 

Dolayısıyla bugün eşler birbirine hitap ederken bu hususa da mutlaka riayet etmelidir. “Eşimi en güzel isimle çağıracağım” diye onun psikolojik dengesini bozabilecek ad ve sıfatlardan kaçınmalıdır. Mesela, erkeğin hanımına, “Meleğim, İyilik Meleğim, İyilik Perim, Tanrıçam vs.” gibi kelimelerle hitap etmesi; yine bu çerçevede kadının kocasına, “Kalbimin sahibi, ya da Hayatımı adadığım, Melek kalplim, Krallar kralı” vs. gibi mübalağalı isim ve sıfatlar da İslam’ın tevhid akidesi açısından mahzurludur. 

Sonuç

Görüldüğü üzere aile içi sağlıklı iletişimin kurulmasında ve sürdürülmesinde eşlerin birbirine hitap ederken seçeceği isim ve sıfatların hayati önemi vardır. Burada da en temel ilke hukukî, ahlakî, dinî, pedogojik ve psikolojik açıdan sakınca içermeyen; vakarı, saygıyı ve muhabbeti artıran ve eşlerin de hoşuna gidecek olan ifadelerle hitap etmektir. Eşlerin birbirine hitap ederken dikkat etmesi gereken bir diğer ölçü de alay, küçümseme, değersizleştirme ve hakareti   çağrıştıran, incitici ve gönül kırıcı kelimelerden her zaman uzak durmalarıdır. Bu çerçevede eşlerin birbirini, mutlu edecek, sevindirecek isim ve sıfatlarla çağırması, Nebevî bir yoldur. Bu sünnetin ihya edildiği evler, cennet köşelerinden bir köşe haline gelmeye namzet bereketli, huzur dolu yuvalardır. Eşlerin iletişimi güçlendirdiği zannıyla kullandığı laubali hitap şekilleri ise başta ebeveyn olmak üzere diğer hane sakinlerini de olumsuz etkileyecek, zamanla karşılıklı saygıyı zedeleyecek ve iletişimde korunması gereken makul mesafeye zarar verecek mahzurlu ifadelerdir. 

Yazar: Dr. Selman Kuzu

Dipnot:

  1. Müslim, Sayd 57; Tirmizî, Diyât 14
  2. Müslim, İman 93; İbn-i Mâce, Dua 10
  3. Bkz. Zemahşerî, Keşşâf 4/14; Taberânî, Kebîr 4/13 (3499)
  4. Buharî, Edeb 111
  5. Nesaî, Sünen, 8951; İbn-i Hacer, Fethul-Bârî, II/444. Bu arada “Humeyra” kelimesi kızıllık, pembelik gibi manalara gelmektedir.
  6. İbn Sa’d, Tabakât, X/57
  7. Buharî, Tefsir 8.
  8. Hud Sûresi, 11/73
  9. Bkz. Hucurât Suresi, 49/1-3
  10. Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, VI/66
  11. Buhari, Nikah 108
  12. Gazzalî, İhya, IV/301; Deylemî, Müsned, Had. No: 8644
  13. İbn Hacer, el-İsâbe 1931
  14. İbn Sa’d, Tabakât, X/76
  15. İbn-i Hıbban, Sahîh 8117
  16. Ebû Davûd, Talak 15
  17. Zıhar, bir erkeğin, hanımına “Sen, bana anamın sırtı gibisin” diyerek onu kendisine haram kılması uygulamasıdır. Cahiliye döneminde Araplar, bu cümleyi kullanır ve hanımlarına yaklaşmazlardı. Ancak onu tamamen de boşamaz ortada bırakır ve mağdur ederlerdi. Kadın da tam boşanmış olmadığı için başka bir alternatif düşünemez ve yeni bir hayat kuramazdı. Dolayısıyla kadın büsbütün çaresiz kalırdı. İşte bu anlayışın ve uygulamanın çirkinliği Mücadele suresinde indirilen ayetle bildirilerek adil yeni bir düzenlemeye gidilmiştir: “İçinizden hanımları hakkında zıhar yapanlar bilsinler ki onlar kendilerinin anası değildir. Onların anneleri sadece kendilerini doğurmuş olanlardır. Onlar gerçekten çirkin bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah’ın affı ve merhameti çoktur. Eşlerine zıhar yaparak onlardan ayrılmaya kalkıp da sonra söylediklerinden dönenlerin, eşleriyle temastan önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. İşte size emredilen budur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Fakat kim bunu bulamazsa, birbiriyle temas etmeden önce, fasılasız iki ay oruç tutmalıdır. Buna da güç yetmeyen altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu hükümler Allah ve Resûlü’nü tasdik ve onlarla amel edip Cahiliye uygulamalarını reddetmeniz için konulmuştur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır…” (Mücadele Suresi, 58/2-4) Dolayısıyla İslam, Cahiliyedeki bu yanlış hitap tarzını yasakladı ve haksız boşama şeklini geçersiz kıldı. Bununla da yetinmeyip keffâret verinceye kadar geçici bir haramlığa sebebiyet verdiğini de belirtti. Aynı zamanda böyle bir boşama şekline müracaat etmiş erkeğe de bir çıkış yolu gösterdi. Kadınların böyle bir uygulamayla haklarının çiğnenmesi ve bütünüyle mağdur edilmelerinin de önüne geçti. El-hasıl bugün bir erkeğin hanımına hitap ederken, “anam” diye seslenmesi bahsettiğimiz zıhar talakına benzeyebilir. Bunun için böyle bir hitap, asla kullanılmamalıdır. Daha geniş bilgi için bkz. Ali Ahmed Abdulâli et-Tahtavî, Tenbihu’l-Ebrâr bi-ehkâmi’l-Hul’i’/et-Talâk/ez-Zıhâr, 179-194, Beyrut, 2003
  18. Zemahşerî, Keşşaf, IV/15; Deylemî, Müsned, IV/104
  19. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 10923
  20. Hucurât Sûresi, 49/11
  21. Tirmizi, Menâkıb 29; İbn Sa’d, TabakâtX/101
  22. Bkz. Buharî, Edeb 108; Müslim Edeb 17
  23. Müslim, Adab 19
Bunları da beğenebilirsin