Zoru gören münafıkların kendilerini ele verişi

335

Günlerden yine cumartesiydi. Uhud meydanında güneş doğmadan önce yine Bilâl’in yanık sesi duyuldu; Allah Resûlü’nün arkasında sabah namazını kılacaklardı. Ordu içinde bir hareketlilik göze çarpıyordu. Çok geçmeden bu hareketliliğin sebebi de anlaşılacaktı. Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl ile birlikte yaklaşık üç yüz kişi geri dönüyordu.1 Buna göre, karşı tarafın üç bin tekmil askerle geldiği Uhud’da ashâbın her biri en az beş kişiyle mücadele edecek demekti. Müslümanları içeriden vurmanın ayrı bir adıydı bu ve mü’minler arasındaki kuvve-i maneviyeyi sarsmayı hedefliyordu. Ayrılırken de:

– Beni hiç dinlemeden ve çoluk çocuğun aklına uyarak savaşa çıkıyor! Kendimizi niçin öldürdüğümüzü bilmeden nereye sevk edildiğimizi bilmiyoruz, diye sözde tepki gösteriyorlardı.

Belli ki Allah (celle celâluhû), âlemlere rahmet olarak gönderdiği âhir zaman Nebi’sinin yanında böylesine ikiyüzlü insanların olmasını murad etmiyor ve daha büyük sıkıntılara kapı aralamamak için daha işin başında onlarla yolunu ayırıyordu. Zira O’nun atıyyelerini ancak matıyyeleri taşıyabilir ve böylesine önemli bir dönemeçte ancak O’na samimi yönelen kullar bu yükün altına girebilirdi.

Abdullah İbn Harâm, onların arkasından gidecek ve şöyle seslenecekti:

– Ey kavmim! Allah için sizi uyarıyorum; tam düşmanla karşılaşmışken, Nebi’nizi yalnız bırakmak suretiyle kendinizi ve kavminizi rezil ve rüsva etmeyin. Ey kavmim! Gelin; ya Allah yolunda savaşın ya da müdafaada bulunun!

Ancak onların, ne bu mesaja kulak verecek hâlleri ne de muhtevadaki derinlikten anlayacak idrakleri vardı. Arkalarını dönüp hak beyana kulak vermek bir tarafa, kendilerine seslenen Abdullah İbn Harâm’a:

– Eğer bizler savaşmayı bilseydik, sizi onlara teslim etmezdik; zaten savaş olacağını da sanmıyoruz! Sen de bizi dinlersen mutlaka bizimle birlikte geri dönersin, diyor ve kendilerince akıl veriyorlardı. Onların bu akıl almaz tavırlarını ve ıslah olmaz niyetlerini gören Hz. Abdullah ise şöyle seslenecekti:

– Sizi gidi Allah düşmanları! Bundan öte daha ben ne yapabilirim ki? Hiç Allah, Nebî’sini size muhtaç bırakır mı?

Evet, Allah (celle celâluhû) Nebî’sini hiç kimseye muhtaç bırakmayacaktı. Cibril’in getirdiği haber de benzeri şeyler söylüyordu:

– Şüphesiz ki Allah (celle celâluhû) mü’minleri, iyiyi kötüden ayırıncaya, pis olanla temizi tefrik edinceye kadar bulunduğunuz konum ve hâlde bırakacak değildir!2

Geri giderken arkalarından seslenen Hz. Abdullah’a söylediklerini de haber verecek olan Kur’ân, içlerinde gizlediklerini de açıkça anlatacak ve sonrakiler için bir ibret vesilesi olarak o günkü yan çizmeyi tarihe mâl edecekti:

– İki birliğin karşılaştığı gün başınıza gelenler, hem mü’minleri hem de nifak üzere bulunanları ayırt etmek için ancak Allah’ın dilemesiyle olmuştur. Onlara, “Gelin de Allah yolunda savaşın yahut müdafaada bulunun.” denildiği zaman, “Biz savaşmayı bilseydik elbette sizinle birlikte gelir ve savaşırdık.” derler. Onlar o gün, imandan daha ziyade küfre daha yakın idiler ve ağızlarıyla onlar, aslında kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah ise, onların içlerinde gizlediklerini de bilmektedir.3

Onların böyle kritik bir noktada ayrılıp gitmeleri ashâb arasında da farklı görüşlerin ortaya çıkmasını netice vermişti. Bir kısmı onları, ‘öldürülmesi gereken insanlar’ olarak görürken diğer bir kısmı ise buna katılmıyordu. Bilhassa Benû Selime ve Benû Hârise kabileleri neredeyse birbirine girecekti.4

Meseleye son noktayı yine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) koyuyordu:

– Uhud’a gelme meselesi, iyi ve güzel olduğu kadar aynı zamanda bir eleme meselesidir; altın ve gümüşteki tortunun ateşle bir kenara atıldığı gibi o da kalıntı ve tortuyu arındırıp temizler.

Hatta Ensâr’dan bazıları, Abdullah İbn Übey İbn Selûl’ün üç yüz kişiyle birlikte Uhud’dan ayrılmasının ardından huzura gelerek Efendimiz’e, Medine Yahudileri arasında müttefik olanlardan yardım isteme arzusu izhar etmeleri üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Bizim onlara ihtiyacımız yok, diyerek tepki gösterecek ve gelirken gösterdiği tavrı burada da sürdürerek, Uhud gibi bir er meydanında sadece müminlerden oluşan bir ordunun daha uygun olacağını ifade edecekti.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Dipnot:

  1. Nifaka reislik yapan Abdullah İbn Übeyy’in oğlu Abdullah (Adı ‘Hubâb’ iken Müslüman olunca Efendimiz (s.a.s.) ‘Abdullah’ olarak değiştirmiştir) ise, başlangıçtan beri Efendimiz’le birlikteydi. Bedir’de sebat ettiği gibi Uhud’un da hakkını verecek ve babasına rağmen Allah Resûlü’nden ayrılmayacaktı. Bkz. İbn Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 2/133; İbn Abdilberr, İstîâb, 3/940 (1590); İbn Hacer, el-İsâbe, 4/155 (4787)
  2. Âl-i İmrân, 3/179
  3. Âl-i İmrân, 3/167
  4. Konuyla ilgili âyetler için bkz. Âl-i İmrân, 3/122; Nisâ, 4/88
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla