Uzmanlık ve Kuzman’lık Arasında…

394

Uzman, belli bir işte ya da belli bir konuda özel bilgi, görüş, donanım ve tecrübe sahibi olan kimsedir. İlim, bilim, eğitim, din, teknik ve askeri alan da dahil olmak üzere birçok sahada ihtisaslaşma   özellikle günümüz dünyasında kaçınılmazdır. Zaten her alanda yeteri kadar uzmanları olmayan toplumlar da gerekli kalkınma hamlelerini yapamaz ve gelişemezler. Bu açıdan bir milletin gelişmişlik seviyesi farklı alanlarda sahip olduğu uzmanlarla ölçülebilir. 

Bu anlamda Kur’ân da “Emanetleri ehline teslim etmeyi”1 emrederek ihtisaslaşmaya dikkat çekmiş; istihdamda, ehliyet ve liyakatin esas alınmasını tavsiye etmiştir. Yine “…Bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”2 emriyle de uzmanlaşmaya ve uzmanların fikirlerine değer vermiş ve nihai olarak meselelerin onlara arz edilmesini istemiştir. Zira bir konuda bilgi sahibi olmayanların konuşmaları, yazmaları ya da hüküm vermeleri ciddi hatalara, hak ihlallerine ve zulümlere sebebiyet verecektir. Hakikatlerin cehalete kurban edilerek her alanda adaletin yok edildiği bir toplum ise sonuçta hüsrana uğrayacaktır.

Ancak burada İslamî açıdan üzerinde durulması gerekli olan önemli bir husus, uzmanlık kadar uzmanın ruh dünyasına ait sahip olması gereken bazı vasıflardır. İşte bu noktada uzmanlıkla Kuzman’lık arasında çok ince bir perde vardır. Bu perdenin aralanması için önce Kuzman’ın tanıtılması isabetli olacaktır.

Kuzman Kimdir?

Uhud günü cephenin hakkını verenlerden birisi de Kuzman’dı. Kuzman, iyi bir asker, savaşmada mahir tam bir uzmandı. Uzmanlığı kadar gücü, kuvveti ve cesareti de vardı. Korkusuzca düşman safları arasına dalıyordu. Hiçbir düşman askeri onunla karşılaşmak istemiyordu. O gün aslan kesilmiş ve tam yedi kişinin hakkından gelmişti. Attığı ilk oklarla da düşmanın geri çekilip kaçmasına katkıda bulunmuştu. Hatta İslam ordusu dağıldığında bile o, cepheden ayrılmamış kılıcının kınını kırıp atmış ve yalın kılıç çarpışmaya devam etmişti. 

Fakat ortada anlaşılmaz bir durum vardı. Allah Resûlü’ne Kuzman’ın gösterdiği bu yiğitlikler haber verilince “Ama o, cehennemliktir!” buyurmuştu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Uhud cephesinde canını ortaya koyarak kahramanca vuruşan bir insan nasıl cehennemlik olabilirdi? Enes İbn-i Nadr’ın, “Uhud’un arkasından cennetin kokusunu alıyorum!” dediği böyle özel bir mekân ve meydandan, yol nasıl cehenneme çıkardı?      

Allah Resûlü’nün bu sözünün ardındaki hikmeti merak eden bir sahabî (Katâde İbn-i Nu’man) bu sırrı çözebilmek için Kuzman’ı takip etmeye başlamıştı. Kuzman, bir taraftan ölesiye çarpışırken diğer taraftan “Ey Evsoğulları! Ölmek, kaçmaktan daha hayırlıdır. Siz de benim gibi şerefiniz ve şanınız için mücadele edin!” diye haykırıyordu. Derken ağır bir yara almış ve yere yığılmıştı. Ayağa kalkacak durumu yoktu. Kendisini savaş meydanından alıp Zaferoğulları mahallesine götürmüşlerdi. Aldığı ağır yaraların acıları altında kıvranırken Hz. Katâde, yanındaki birkaç sahabiyle beraber kendisini, “Ya Eba’l-Ğaydak! Şahadetini tebrik eder, seni müjdeleriz!” diye tebrik etti. 

O, bu tebrik karşısında, “Ne müjdesi! Ben din için savaşmadım. Sadece Müşrikler gelip Medine’deki bağımıza, bahçemize zarar vermesin diye çarpıştım. Peki siz beni, neyle müjdeliyorsunuz?” diye cevap verdi. Onun bu sorusu üzerine sahabîler, “Biz, seni cennetle müjdeliyoruz.” dediler. Kuzman, “Ne cenneti? Harmele’den bir bahçe mi? Yoksa ben, ne cenneti kazanmak ne de cehennemden korunmak için savaşmadım. Ben hem kendi şerefimi hem de kavmimin şan ve şerefini korumak için savaştım!” dedi.3

Bu arada Kuzman çok kan kaybediyordu. Yaralarının acısına da dayanamıyordu. Eline aldığı okun ucuyla bilek damarlarından birini kesmeye çalışıyordu. Bunu başaramayınca yanında duran kılıcını aldı ve onun üzerine abanarak intihar etti. Durum Peygamberimiz’e haber verildiğinde önceki gibi yine, “O, cehennem ehlindendir” buyurdu.4 Ardından da tekbir getirerek “Ben, Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuma şehadet ederim.” dedi ve Hz. Bilal’e şu hakikati insanlara ilan etmesini emretti: “Cennete ancak Müslüman olan kimse girecektir. Bir de mutlaka Allah dilerse bu dini facir bir adamla da teyid eder, destekler.”5 Böylece bütün sahabîler Efendimiz’in daha işin başında onun ehl-i cehennemden olduğunu haber vermesinin arkasındaki sırrı da anlamış oldular.

Kuzman’laşmamak İçin!

Uhud savaşında yaşanan ibret dolu bu vaka aslında uzmanlıkla-Kuzmanlık arasındaki ince perdeleri aralamakta ve etkili dersler vermektedir. Buna göre insanın bir işte çok bilgili, mahir ve kabiliyetli olması her şey değildir. Evet bunlar önemlidir ancak onlardan önemli farklı değerler de vardır. Onlar da yapılan işi/ameli Allah katında makbul hale getiren ve o amelin sahibini cennetlere kanatlandıran olmazsa olmaz değerlerdir. Aksi takdirde insan âlim, ihtisas sahibi, alanında parmakla gösterilen otoritelerden birisi de olsa ötelerde kaybetmeye mahkûm olacaktır. Dolayısıyla Allah yolunda hizmet etmeye çalışan kimseler alanlarında uzman ve çok mahir de olsalar Kuzman’laşma tehlikesine karşı şu hususlara dikkat etmelidirler.    

1- Niyet ve İhlasa Dikkat!

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan buyurduğu gibi İslam’da ameller niyetlere göredir ve herkese de niyetinin karşılığı verilecektir.6 Bu prensibe göre bir amelin makbul olabilmesinin ilk şartı niyettir. Niyetsiz cihad, bâğîlik; niyetsiz hicret, turistik gezi; niyetsiz hac, macera dolu bir safari; niyetsiz bir namaz, kültür-fizik; niyetsiz bir oruç da günlük ya da aylık bir perhizden ibaret kalır. Bu eylemlerin, ibadete dönüşebilmesi ise ancak niyetle olabilir. Bu açıdan niyet, amelin ruhu, niyetsiz ameller de ölü sayılır.  Hatta, “Müminin niyeti, amelinden daha hayırlıdır!”7 hadisinde de ifade buyrulduğu üzere insana, yaptığı sınırlı amellerine göre değil sahip olduğu niyetin enginliği ölçüsünde ihsanda bulunulacaktır. Zira insan, ne kadar gayret ederse etsin niyetindeki ameli yakalayamaz. Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetidir ki yapılan amelden ziyade içteki niyete göre muamele edecektir. Dolayısıyla insanın niyetinin, kendisine kazandıracağı yaptıklarından daha fazla olacaktır.    

Evet, Allah katında amellerin makbuliyet ölçülerinden biri niyet ama ihlaslı niyettir. İhlas, amellerin sadece Allah rızası gözetilerek yapılmasıdır. Dolayısıyla niyeti Allah rızası olmayan bir kimse, söylediği sözün ya da yaptığı herhangi bir amelin sonunda canını bile verse değeri yoktur. Bu manada Allah Resûlü: “Her zaman amellerinizde Allah’ın rızasını gözetin. Çünkü Allah, amelin sırf Kendisi için yapılanını kabul eder.” buyurmuştur.8 Dolayısıyla niyet ile ihlas bir hakikatin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayacak tek bir bütün olarak ele alınmalıdır. Yoksa Kuzman’ın da çarpışırken bir niyeti bir hedefi vardı. Fakat hedefi Allah rızası değil şanı, şöhreti bir de Medine’deki bağ ve bahçelerinin zarar görmemesiydi. Onun için insanı, herhangi bir alandaki uzmanlığı, kabiliyeti ve başarıları değil amelindeki halis niyeti kurtarır. Yoksa insan, Allah rızasının dışında şeyleri niyet ve hedefine aldığı ölçüde Kuzman’laşır. Bütün kabiliyet, tecrübe ve fedakarlıklarına rağmen kazanabileceği yolda kaybeder. 

Kuzman’ın düştüğü duruma düşmeme adına Uhud’da en güzel niyet dersini verenlerden biri de Hz. Ebû Dücâne’dir. O halis niyetini ortaya koyarken şöyle der: “Biz ne Medine hurmalıkları ne de cahiliyet damarı için harp ettik. Biz, Allah ve Resûlü’nün dinini müdafaa yolunda cihat ettik. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların ve kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir. Rabbimin vereceği mükafata o kadar müştakım ki bunun için vücudumun kalbur gibi olmasına bile razıyım. Yaralarımın çokluğu ise asla mühim değildir. Bana şehitlik makamı ihsan etmesi için dualarınızı bekliyorum. Sizden başka bir isteğim de yoktur.”  

2- Kalbinde Kim Var?

Görüntü, insanları yanıltabilir/aldatabilir. İnsan bazen zahiri amellerine bakarak başkalarını hatta kendini de kandırabilir. Bu manada insan, niyetini ve samimiyetini daima kontrol etmeli, nefsini sorgulamalıdır. Zira Kuzman’la ilgili yaşananlar nakledilirken Allah Resûlü’nün bu vaka üzerine şöyle buyurduğu da belirtilir: “İnsanlardan bazıları vardır ki, halkın nazarında cennet ehline yaraşan hayırlı ameller yaparlar. Halbuki onlar (o işlerini yaparken taşıdıkları niyetleri sebebiyle) cehennemliktir. Yine bazı kimseler vardır ki insanlara göre onlar cehennem ehlinin amelini işler. Halbuki o, cennetliktir.”9 Dolayısıyla Allah katında asıl olan görünüş değil insanın bir ameli işlerken kalbinde taşıdığı niyettir. Bunun için insanların ne dediğinin ve nasıl hüküm verdiğinin aslında çok önemi yoktur. Zira insanlar, zahire göre hüküm verse bile kalplerin künhüne sadece Allah vakıf olduğu için nihai hükmü ancak O verir. Peygamber Efendimiz’in nurlu beyanlarında buyurduğu gibi: “Allah kullarının dış görünüşüne ve mallarına bakmaz, önce kalplerine sonra amellerine bakar.”10

Allah Resûlü, bu hakikatin en çarpıcı örneklerinden birisini haşir gününe ait anlattığı bir tabloda şöyle müşahhaslaştırır: “Kıyamet günü Allah’ın huzuruna ilk çağrılacaklardan biri şehitlerdir. Allah bunlardan bazılarına, niçin canlarını feda ettiklerini sorar. Onlar da Allah yolunda savaştıklarını ve öldürüldüklerini söylerler. Allah ise riyakâr olanlara, ‘Yalan söylüyorsunuz! Bilakis falanca ne kadar cesur, desinler diye savaştınız ve dünyada da öyle anıldınız. Artık bugün karşılığı yoktur’ buyurur. Ondan sonra ilim öğrenen ve öğretenler çağrılır. Onlardan da bazılarına ne yaptıkları sorulunca onlar da ilmi ile amel edip Kur’ân öğrettiklerini söylerler. Allah Teala bunlardan riyakâr olanlara, ‘Yalan söylüyorsunuz!  Size ne kadar alim (ne kadar güzel Kur’ân okuyor/anlatıyor vs..) desinler diye yaptınız ve öyle de anıldınız. Bugün ise o yaptıklarınızın bir karşılığı yoktur’ buyurur. Son olarak da mallarını infak eden zengin kişiler getirilir. Onlara da aynı soru sorulunca, ‘Allah yolunda tasadduk ettik!’ demelerine karşılık, Cenâb-ı Hak onlardan riyakâr olanlara, ‘Yalan söylüyorsunuz! Sizlere, ne cömert insanmış, desinler diye bunu yaptınız ve öyle de dediler. Bugün ise size, yaptığınız infaklarınızın bir karşılığı yoktur’ diye buyurur. Sonunda amellerine riya karıştıran bu üç zümre de ateşe doğru sürüklenirler.”11

3- Prestijini Korumak İçin Mücadele Eden, Kuzman’laşır!

Kuzman, Uhud’a çıkmayıp geride kalan münafıkların arasındaydı. Sabah olunca kavminin kadınları kendisini: “Ey Kuzman! Erkekle cepheye çıktı sen ise burada kadınlar arasında kaldın. Bunu kendine yakıştırabiliyor musun? Yazıklar olsun sana. Sen ancak bir kadınsın! Kavmin çıktı sen ise evde oturanlarla beraber oturmaya razı oldun!” diye ayıpladılar. Bunun üzerine Kuzman kılıcını kuşanıp Uhud’a koştu ve tam Peygamberimiz savaş düzeni için safları oluştururken o da orduya dahil oldu.12 

Dolayısıyla mücadelesine, şanını, şöhretini, onurunu koruma mülahazasını katarak rızay-ı ilahi değil rızay-ı nefis peşinde koşturan kimse de Kuzman’ın yolundadır. Zira Kuzman kendisini tenkit eden kabilesinin kadınları karşısında prestij kaybı yaşamamak için cepheye gitmişti. Zaten kendisi de kabile üyelerinin böyle bir tenkiti ve kınaması olmasaydı savaşa çıkmayacağını açıktan açığa ifade etmişti.13

Onun için Kuzman’ların derdi, tasası ve bütün gayreti, Hakk’ın adının yüceltilmesi değil kendi şan ve şerefleridir. Kendi konumlarını ve sahip oldukları mal ve makamlarını korumalarıdır. Durum ne olursa olsun her halükârda el üstünde tutulmaları ve kitleler tarafından daima alkışlanmalarıdır. Bu manada Kuzman, kalabalıkların alkış ve takdirleriyle nefes alıp verebilen aciz bir mahluktur. Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), kendisine sorulan bir sorunun cevabında bu portreyi tam olarak şöyle tarif etmiştir: “Ya Resûlallah! Biri cesaretini göstermek, diğeri sadece milletini korumak öteki de kendisine, ‘ne yiğit adammış’ denilmesi için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? Bu soru üzerine Efendimiz, şu külli prensibi verir: “Kim, sadece Allah’ın adı yücelsin diye mücadele ediyorsa ancak o Allah’ın yolundadır!”14 Elhasıl, kendi ad ve namlarını bayraklaştırmaya çalışanlar, arkada unutulmaz isim ve unvanlar bırakarak gitmeye göre plan yapan Kuzman tabiatlı kimseler, başarılı gibi gözükseler de aslında kaybetmiş zavallılardır.  

4- Her Türlü Maddî-Manevî Beklenti Kuzman’laştırır

Mücadelesine az ya da çok, büyük ya da küçük maddi/manevi menfaat katan kimse, alanında bir numaralı uzman dahi olsa Kuzman gibi kaybedeceği bir yola girmiş demektir. Zira Kuzman tecrübeli ve iyi bir asker olarak canını ortaya koyarak Efendimiz’in safları arasında mücadele etmesine rağmen  bu mücadelesini evi, bağı ve bahçesi üzerine temellendirdiği için kaybetmişti. Onun için sebep ne olursa olsun herhangi bir mümin, hizmetine en küçük bir menfaat kırıntısı katmamaya dikkat etmelidir. Bütün peygamberlerin ümmetlerine hizmet götürürken esas olarak benimsedikleri: “Bu hizmetlerimizden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyoruz. Bizim ücretimizi verecek olan ancak Rabbulâlemindir.”15 düsturu ölçü olmalıdır. Aksi takdirde Allah yolunda, Allah’ın rızasından gayri talip olunan her türlü maddi/manevi beklenti, insanı Kuzman’laştıracak hatta insan öyle bir davanın uğrunda can verse bile kaybedecektir. Kur’ân-ı Kerim de müminleri böyle bir kötü akıbetten korumak için farklı ayetlerde şöyle uyarmaktadır: “…Ayetlerimi az bir karşılık karşısında satmayın! Yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın…”16

5- Sabır Yerine Acelecilik de Kuzman’laştırır

Burada son olarak üzerinde durulması gerekli bir husus da müminin Allah yolunda yürürken başına gelen bela ve musibetleri son nefese kadar sabır ve metanetle karşılamasıdır. İnsan, hak yolda mücadele ederken bazı zorluklar, engeller ve ağır imtihanlarla karşılaşabilir. Bu tür sıkıntılar yolun kaderidir. Küçük ya da büyük, ağır ya da hafif, imtihansız bir dünya yoktur. İlahî sünneti (sünnetullah) ifade eden ayetlerde bu hakikat şöyle belirtilmektedir: “Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları imtihana tabi tuttuk.”17 İnsanın zannı ise çoğu zaman bunun aksinedir. Bundan dolayıdır ki Kur’ân, inananları böyle bir yanılgıya karşı şöyle uyarır: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle, bırakılacaklarını mı sandılar!”18 Dolayısıyla insan her halükârda sınanacaktır. Ta ki bu imtihan sayesinde Kur’ân’ın ifadesiyle, “…İman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanlar ortaya çıkarılacaktır…”19

Kur’an-Hakîm’in beyanıyla bu samimiyet ve sadakat testi de farklı vesilelerle yapılır: “Biz  mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere  gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele”20 Dolayısıyla bir mümin, malının, canının ya da bağ ve bahçesinin başına gelen her türlü musibeti, kaybı vs.. imtihan kabul eder ve onu, sabırla  göğüsler. Allah için sabreder ve bu sabrı sayesinde burada zahiren kaybetmiş olsa bile ebedi alemde kazanır.

Aksi takdirde ise mesela savaşta ya da Allah yolunda koştururken yaralanarak canıyla imtihana tabi tutulan kimse, aldığı yaraların acılarına sabredip dayanmaz ve acele ederek intihar ederse Kuzman’laşır ve yüzde yüz kazanacağı bir yolda kaybeder. Fakat son nefesine kadar Allah için sabretmeyi bilir ve mükafatını yalnızca Rabbinden bekleyerek çektiği bütün acılara katlanırsa kazanır. Kur’ân’ın beyanıyla: “De ki Allah şöyle buyuruyor: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar mutlaka iyilik bulacaklardır. Allah’ın arzı geniştir. Hak yolunda sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir.”21

Sonuç

Uhud savaşında yaşanan Kuzman vakası bundan 1438 yıl önce yaşanmış bir vaka olsa da verdiği mesajlarla çok yeni ve tazedir. Her hak davanın içinde kendi çıkarlarını düşünen ve onun için koşturan Kuzman’lar bulunabilir. Çok iyi bilmek, belli alanlarda çok mahir olmak ya da kendi alanında çok iyi, tecrübeli bir uzman olmak vs.. bunlar tek başına asla yeterli değildir. Dünyevî kriterler açısından bunlar çok şey ifade etse de Kur’ân ve Sünnet’in kıstaslarıyla meseleye baktığımızda; sahih bir niyet ve ona dayalı sâlih bir amel yoksa insan hak yolda yürüyor gözükse bile Kuzman’laşır ve sonunda kaybeder. Dolayısıyla ihlasla söylenmeyen bir sözün, ihlasla yapılmayan bir amelin, ihlasla ortaya konulmayan bir hizmetin, hatta ihlasla verilmeyen bir canın bile Allah katında bir değeri yoktur.

Yazar: Dr. Selim Koç 

Dipnot:

  1. Bkz. Nisa Sûresi 4/58
  2. Enbiya Sûresi, 21/7
  3. Bkz. Vakıdî, Megâzî I/203, 232; İbn Hişam, es-Sîre, III/38
  4. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/231-232; İbn Hişam, es-Sîre, III/38
  5. Buharî, Cihad 182; Müslim, İman 178
  6. Bkz. Buhari, Bed’u’l-Vahy 1
  7. Bkz., Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I/61-109
  8. Dârekutnî, es-Sünen, I/51; Beyhakî, Şuabu’l-İman, V/33
  9. Buharî, Cihad 77; Müslim, İman 179
  10. Müslim, Birr 33; İbn Mâce, Zühd 9
  11. Müslim, İmâret, 152; Tirmîzî, Zühd 48
  12. Bkz. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/203
  13. Bkz. İbn Hişam, es-Sîre, III/38
  14. Buharî, İlim 45; Cihad 15; Müslim, İmâre 150, 151
  15. Bkz. Yunus, 10/72; Hud, 11/29, 51; Şuara, 26/109, 127, 145, 164, 180; Sebe’, 34/47
  16. Bakara, 2/41-42
  17. Ankebût, 29/3
  18. Ankebût, 29/2
  19. Ankebût, 29/3
  20. Bakara, 2/155
  21. Zümer, 39/10
Bunları da beğenebilirsin