Ümmü Seleme Validemizle Evlilik (24 Şevval 4 Hicrî)

161

Ölüm de doğum da bir hakikat idi; ancak, mânen ölmüş insanlara yeni bir doğum yaşatabilmek için İslâm’ın, kendisini taşıyacak yeni yeni sebeplere ihtiyacı vardı ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bunların arayışındaydı. Bugünlerde Cenâb-ı Mevlâ (celle celâlühû), Hicâz’a açılan Zeyneb Validemiz gibi bir kapıyı kendi elleriyle toprağa emânet eden Efendiler Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedir ve Uhud’un aktörleri olan Mekkelilere açılacak yeni bir kapı gösteriyordu! Bu isim, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hem hala oğlu hem de süt kardeşi olan Ebû Seleme’nin (radıyallahu anh) hanımı Ümmü Seleme Validemiz idi; zira Uhud’dan yaralı olarak dönen Ebû Seleme (radıyallahu anh), bir müddet sonra da vefat etmiş,[1]küçük çocuklarıyla birlikte Ümmü Seleme Validemiz yalnız kalmıştı.

Esas adı Hind[2]Bint-i Ebî Ümeyye olan Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), Mekke’deki gerilimi körükleyen ve Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) düşmanlıkta başı çeken Benî Mahzûm kabilesinin önemli bir ferdiydi.[3]  

Babası, cömertliğiyle meşhûr Ebû Ümeyye[4]İbn-i Mugîre idi; onunla birlikte yola gidenler yanlarına azık almak nedir bilmez, bütün ihtiyaçlarını Ebû Ümeyye’nin ikramlarından karşılarlardı.

Annesi Âtike Bint-i Âmir idi ve Efendimiz’in halası Âtike de üvey annesi oluyordu; zira babası Ebû Ümeyye, aynı zamanda onunla da evliydi. Onun içindir ki Abdullah ve Züheyr adındaki iki kardeşi, Efendimiz’in de (sallallahu aleyhi ve sellem) hala çocukları oluyorlardı.

İçinde neş’et ettiği Benî Mahzûm, Kureyş’in bir kolu idi ve bu sebeple onlar, Benî Hâşim ile de akraba idiler; yedinci atası Mürre, aynı zamanda Efendimiz’in de (sallallahu aleyhi ve sellem) dedeleri arasındaydı. 

Ebû Seleme künyesiyle bilinen Abdullah İbn-i Abdilesed ile evlenmişti. Ebû Seleme de aynı kabileye mensuptu. Aynı zamanda Ebû Seleme (radıyallahu anh), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hem halaoğlu[5]hem de sütkardeşi[6]oluyordu.

Benî Mahzûm’dan ilk müslüman olan kadın o idi; kocası Ebû Seleme ile birlikte gelmiş ve Allah Resûlü’ne iman etmişti. Elbette bu tercih, onlar için sıkıntı ve mihnetlerin yoğunlaştığı bir sürecin başladığını ifade ediyordu. Kendi otoritelerini bırakıp da düşman bildikleri bir kabileye itaat edişlerini hazmedemiyor ve her fırsatta şiddet uyguluyorlardı! 

Baskıların yoğunlaştığı dönemde Hazreti Osmân ve hanımı Hazreti Rukayye ile birlikte Habeşistan’a hicret eden ilk kafilede yer almışlardı. Bir farkla ki kocası Ebû Seleme ile birlikte Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), ikinci Habeşistan hicretine de katılmıştı.      

Orada, Seleme adını verdikleri bir oğulları oldu. 

Gün geldi, Medîne’ye de hicret[7]  etmek zorunda kaldılar. Üstelik onun için bu hicret, hicretlerin en zoruydu; zira yolda önleri kesilmiş ve hem hanımı Ümmü Seleme’yi hem de kucağındaki çocuğu Seleme’yi Ebû Seleme’den ayırmışlardı!  Benî Mahzûm’un bu tavrına kızan Ebû Seleme’nin akrabaları da gelmiş, Seleme’yi de onların elinden almıştı! Birlikte çıktıkları hicret yolculuğunda çaresiz Ebû Seleme, Medîne’ye yalnız gidiyor, anne Ümmü Seleme ise kocasından sonra şimde de oğlundan mahrûm Mekke’ye dönüyordu!

O günden sonra Ümmü Seleme, hemen her gün Ebtah’a geldi ve hem kocası hem de oğluna ağlamaya başladı; akşama kadar ağlıyor ve karanlığın basmasıyla birlikte çaresiz geri dönüyordu! 

Ve bu hazîn hâl, neredeyse tam bir yıl sürdü!

Bir yılın sonunda onu yine Ebtah’ta ağlarken gören akrabalarından birisi, bu hazîn tablodan müteessir olmuş ve insanlık dışı bu muameleye son vermeleri için gelip kavmiyle konuşmuştu ki o zaman insafa gelenler: 

– Madem öyle, bırakın da kocasına gitsin, demiş ve böylelikle kocasının akrabaları da oğlu Seleme’yi bırakmış, bir yılın sonunda oğluna kavuşabilmişti. 

Devesine bindiği gibi oğlu Seleme ile birlikte yeniden Medîne’nin yolunu tutan Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), Ten’ım’e geldiğinde Osmân İbn-i Talha ile karşılaşmıştı; küçücük çocuğuyla şehir dışına çıkmış olmasını garipseyerek sormuştu:

– Nereye gidiyorsun ey Ebû Ümeyye’nin kızı?  

– Medîne’ye! Kocamın yanına!

– Yanında kimse olmadan mı?

– Evet! Yanımda sadece oğlum var, bir de Allah’ım! 

– Senin gibi bir kadın yalnız bırakılamaz!

Bu konuşmadan sonra meseleye muttali olan ve Ümmü Seleme’nin Medîne’ye gitme azmine şahit olan Osmân İbn-i Talhâ,[8]henüz müslüman olmamasına rağmen yola düşmüş ve sırf Ümmü Seleme ile çocuğuna yolda herhangi bir zarar gelmemesi için devenin yularını tutup onları Kuba’ya kadar getirmiştir.[9]

O günden sonra yeniden buluşan aile, huzur dolu günler yaşamaya başladı ve bundan sonra Ömer,[10]Dürre[11]ve Zeyneb adını verdikleri üç çocukları daha dünyaya geldi. 

Onun için Bedir, sürprizlere açık bir imtihandı; başta Ebû Cehil olmak üzere Bedir’de Medîne’nin üzerine yürüyenler, büyük çoğunlukla Ümmü Seleme Validemiz’in kabilesine mensup akrabalarıydı; o gün amcası Velîd İbn-i Mugîre hayatta değildi ama amca çocuklarının hemen hepsi Bedir’e gelmişti.[12]Ebû Cehil ile birlikte kardeşleri ve oğlu İkrime de Bedir’deydi. Zem’a İbn-i Esved, Bedir’e gelen bir başka akrabasıydı; hanımlarından Kuraybe Bint-i Ebî Ümeyye, Ümmü Seleme’nin kız kardeşi oluyordu.[13]

O gün onlar, Resûlullah’ı yok etmek için Bedir’e gelirken kocası Ebû Seleme de onlara karşı Resûlullah’ın yanında savaşıyordu! Gözlerini hırs bürüyerek geldikleri Bedir’de başta Ebû Cehil ile iki kardeşi Âsî İbn-i Hişâm ve Ömer İbn-i Hişâm olmak üzere akrabalarından Ebû Kays İbn-i Velîd İbn-i Mugîre, Abdullah İbn-i Münzir, Rifâa İbn-i Ebî Rifâa, Sâib İbn-i Ebî Sâib, Esved İbn-i Abdilesed ve Yezîd İbn-i Abdillah gibi onlarca kişi kâfir olarak öldü. Ne yazık ki Ebû Cehil’in ordusuyla Bedir’e gelen kardeşi Mes’ûd İbn Ebî Ümeyye de o gün bunlar arasındaydı. Amcaoğulları Velid İbn-i Velid, Hâlid İbn-i Hişâm[14]ve Ümeyye İbn-i Ebî Huzeyfe[15]de esir düşmüşlerdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onları yakından ilgilensinler diye halaoğlu ve sütkardeşi Ebû Seleme’nin evine göndermişti.[16]

Kapıyı açtığında bir anda karşısında amca oğullarını gören Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) şaşırmıştı; her hallerinden çaresizlik damlıyordu ve kendisine yardım edip esaret zilletinden kurtarmasını talep ediyorlardı! Manzarayı görür görmez Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), işin gerçek mahiyetini öğrenebilmek için Allah Resûlü’nün yanına koştu:

– Yâ Resûlallah, diyordu. “Amcaoğullarım kendilerini görmemi, belli başlı ihtiyaçlarını gidermemi ve şu sıkıntılı zamanlarında kendilerine cemîlede bu­lunmamı talep ediyorlar! Sana sormadan bir şey yapmak isteme­dim; ne dersin?”

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) cevabı netti:

– Bunların hiçbirinde mahsur yok; dilediğin iyiliği yapabilirsin![17]

Amcaoğullarını ona gönderen zaten Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) idi; Mekke’den bu yana devam eden ve Bedir’de kendini yeniden gösteren bu gerginliği bitirebilmek için akrabalık bağlarını devreye koymayı düşünmüş ve Bedir esirlerini, ehl-i iman akrabalarının arasında birer ikişer taksim etmiş ve gönüllerine girip kin ve nefretlerini minimize edebilmeleri için her birisini ashâbından birisine zimmetlemişti. 

Bu duruş, semere vermeye başlamıştı; zira bir diğer amcaoğlu Velîd İbn-i Velîd, o gün gördüğü bu cemîleler neticesinde müslüman olmuş, esaret zilletinden kurtulmayı düşündüğü böyle bir dönemde kulluğun azametiyle buluşmuştu![18]

İleride Ümmü Seleme Validemiz Efendimiz ile evlenecek ve bu evliliğin de   başka semereleri de olacaktı; Resûlulah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), fetih için Mekke’ye doğru hareket ettiğini duyan kardeşi Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye[19]ile Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcaoğlu Ebû Süfyân İbn-i Hâris de Mekke’den yola çıkmış, Nîku’l-Ukâb’a kadar gelmişlerdi.

Ne var ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara karşı kalbi kırıktı ve izin istemelerine rağmen yanına girmelerine izin vermedi. Bunu fark eden Ümmü Seleme Validemiz hemen devreye girdi ve:

– Yâ Resûlallah, dedi. “Onların birisi senin amcanın, diğeri de halanın oğlu;[20]akrabalarına izin vermeyecek misin!”  

Ümmü Seleme Validemiz’in gayretlerine mukabil Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) önce:

– Benim onlara ihtiyacım yok, buyurdu ve devam etti:

– Amcamın oğlu, akrabalığımıza ve benim iffetime dokunan Mekke’de çok şeyler söyledi![21]Halamın oğluna gelince o da bana şöyle şöyle sözler söyledi![22]

Belli ki ikisine de çok kırgındı; bu kadar yakınında bulunmalarına, akrabaları olması yönüyle sahip çıkmaları gerekirken bilakis düşmanlarla el ele verip düşmanlıkta başı çekmelerine çok içerlemişti. Aynı zamanda fethe doğru yürüdüğü bu zeminde gelip özür beyan etmelerinde ne kadar samimi olup olmadıklarını da test etmek istiyor, başkalarına da bu samimiyeti göstermek suretiyle, ‘yakınlarına iltimas ediyor’ anlamına gelecek bir zehâba kapılmalarını arzu etmiyordu. Buna rağmen Ümmü Seleme Validemiz ısrar etti ve:   

– Ama yâ Resûlallah, dedi. “Senin amcaoğlun ile halaoğlun, sana karşı insanların en şakîsi olamaz!”

Diğer tarafta, Ümmü Seleme Validemiz ile Allah Resûlü’nün arasında geçen bu konuşmalar her ikisinin de kulağına gitmiş, geçmişte yaptıklarından dolayı çok mahcup oldukları gibi aynı zamanda, herkesin İslâm’a koşmaya hazırlandığı bir demde, buraya kadar geldikleri halde geri çevrileceklerinden ve yine de dışarıda kalacaklarından korkmaya başlamışlardı. Yanında getirdiği oğlunun elinden tutan amcaoğlu Ebû Süfyân İbn-i Hâris:

– Vallahi, diyordu. “Ya, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana da izin verir veya şu oğlumun elinden tutarak yeryüzünde meçhul bir tarafa çekilir, aç ve susuz olarak birlikte ölüp gideriz!”  

Şimdi iş değişmişti; düne kadar farklı bir yerde duran Ebû Süfyân İbn-i Hâris, meseleyi kavramış ve samimi bir şekilde gelmek üzereydi. Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye’nin durumu da farklı değildi. Dolayısıyla onların bu duruşundan haberdar olan ve yüzlerine kapıların kapatılması durumunda yapmak istediklerini duyan Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), çok mütehassis oldu. Bir taraftan da İslâm’a girme konusundaki kararlılıkları çok hoşuna gitmişti. Ümmü Seleme Validemiz’e döndü ve yanına girmelerine izin verdiğini söyledi. 

Onlar da geldi ve huzur-u risâlette kelime-i tevhidi söyleyip müslüman oldular.[23]  

Şüphesiz ki başta Hâlid İbn-i Velîd olmak üzere Hâris İbn-i Hişâm, Safvân İbn-i Ümeyye ve İkrime gibi isimlerin İslâm’ı tercih etme ve müslüman olduktan sonra da dinde sâbit kalma süreçlerinde de Ümmü Seleme Vâlidemiz’in çok büyük rolü oldu. Zira o, Benî Mahzûm’dan ilk müslüman olan kadın olması hüviyetiyle ilk günden beri dikkatlerini çekmiş bir isimdi. Davasına sadakati, inandığı değerleri yaşayabilmek için defalarca Mekke’yi terk edişi ve en önemlisi de sürekli zulme maruz kaldığı halde hiç kimseyi incitmemesi, kötülüğe kötülükle mukabele etmeyişi ve üstelik kötülük yapana bile iyilik yapma istikametindeki gayretleri gözden kaçmıyordu. Mekke fethinden sonra Müslüman olan İkrime’yi teselli eden, canını sıkan meseleyi Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) arz edip de çözüme kavuşturan da yine o idi.

Bilindiği üzere Ebû Cehil’in oğlu İkrime, Mekke fethinden sonra korkup Yemen’e kaçmış ve aynı zamanda amcası Hâris İbn-i Hişâm’ın kızı olan hanımı Ümmü Hakîm ardından gidip onu yeniden Mekke’ye getirmişti. 

O günlerde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), rüyasında Cennet’e girdiğini görmüştü; orada gözüne takılıp da hoşuna giden bir üzüm asmasına şahit olunca:

– Bu kimin için, diye sormuş ve:

– Ebû Cehil için, cevabını almıştı. Mâna âleminden bir mesaj vardı ama sonucun nasıl tecelli edeceği merak konusuydu ve kendi kendine:

– Ebû Cehil gibi birisinin Cennet’te ne işi var? Allah’a yemin olsun ki o, asla Cennet’e giremez, diyordu! Sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu rüyasını, aynı kabilenin bir başka ferdi olan Ümmü SelemeVâlidemiz’e açtı. Ancak o da bir anlam verememişti! 

Bu sıralarda İkrime, hanımı Ümmü Hakîm ile birlikte Mekke’ye çıkageldi! Onun gelişini gören Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), yerinden fırlamış ve kollarını öylesine açmış, öylesine sımsıcak bir kucak açmıştı ki İkrime’nin bütün korkuları son buldu. Bu arada sinesine bastığı İkrime’ye:

– Hoşgeldin, ey hicret süvarisi, diyor, duyabileceği en güzel iltifatı yapıyordu! 

İşte İkrime, o güne kadar yaptığı bütün kötülüklere rağmen Resûlullah’ın böylesine samimi, içten ve şefkatle muamelesi karşısında erimiş ve mülüman olmuştu. Bir müddet sonra Ümmü Seleme Validemiz ile göz göze gelen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Ey Ümme Seleme, dedi. “İşte, rüyanın tevili buydu!”

O günden sonra samimi bir mü’min olarak İslâm’a hizmet etmeye başlayan İkrime, Resûlullah’ın yanına, Medîne’ye hicret etmişti. Ancak henüz meselenin künhüne tam vâkıf olamayan bazı insanlar, babası hakkında söz söyleyip Ebû Cehil’in oğlu olduğunu nazara vererek:

– Ne olacak; Allah düşmanı Ebû Cehil’in oğlu, demiş ve canını sıkmışlardı. Evet, söylenilenler doğruydu; gerçekten de babası tam bir Allah düşmanıydı. Ancak konuşulanların yanlış olmadığını biliyor olsa da bunlar karşısında duyduğu hüznü gizleyemiyor, geçmişini kurcalayıp ailesine karşı bu kadar kırıcı olmalarından rencide oluyordu. Ne de olsa, o ba­banın oğluydu; kendi iradesinin dışında bir takdirdi bu ve daya­namaz hâle gelince, büyük bir mahcûbiyet ve eziklik içinde gelip meseleyi, aynı zamanda akrabası olan Ümmü Seleme Validemiz’e açtı:

– Bu gidişle burada dayanamayacak, Mekke’ye geri döneceğim, diyordu.[24]

Hazreti İkrime’nin hüznünü paylaşıp teselli eden Ümmü Seleme Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), meseleden Allah Resûlü’nü haberdar edince Fahr-i Rusül Efendimiz çok üzüldü; namazını kıldırdıktan sonra insanla­ra döndü ve Hazreti lkrime’yi incitenleri, bir daha benzeri tavır ve davranışlara girmeme konusunda şöyle uyardı:

– İnsanlar madenler gibidir; Câhiliyye günlerinde hayırlı olan­lar, anlayışlarını geliştirip kullandıkları sürece lslâm’da da hayır­lıdır! Öyleyse, sakın ola ki bir Müslüman, herhangi bir kâfirden dolayı eziyete maruz kalmasın! Sakın ola, ölüp gitmiş birisinden dolayı da yaşayanlara eziyet vermeyin![25]

Bununla da yetinmedi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o günden sonra İkrime’ye, Ebû Cehil’in oğlu İkrimemanasında İkrime İbn-i Ebî Cehildenilmesini yasakladı.[26]

İşte, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) evliliği, yarınlar adına böylesine önemli roller üstlenecek olan bir süreci başlatacaktı. Aynı zamanda bu vesileyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hem hala oğlu hem süt kardeşi olan Ebû Seleme’nin emânetlerine de sahip çıkmış hem de Mekke’deki gerilimi körükleyen bu kabile ile akrabalık kurmuş olacaktı! Özellikle akrabalık bağının çok önemsendiği o günkü toplumda bu, çok önemli ve tesirli bir adımdı; zira herhangi bir kabilenin herhangi bir ferdi ile akrabalık kurmak, kabilenin bütünüyle akrabalık kurulması anlamına geliyordu ki böylelikle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün kapıları yüzüne kapatan Mekkeliler nezdinde kapanmayacak ve yarın ardına kadar açılma potansiyeli taşıyan yeni bir kapı aralamış olacaktı.

Beri tarafta, Ebû Seleme’nin vefatından sonra sırasıyla Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ve Hazreti Ömer (radıyallahu anh), İslâm adına böylesine fedâkârlıklarda bulunan bu önemli sahâbenin emânetlerine sahip çıkmak[27]için harekete geçmiş ve onunla evlenmek istemişlerdi; ancak Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ),[28]ikisini de geri çevirmiş ve müspet cevap vermemişti.[29]

Kocasının üzüntüsü ve çocuklarının derdine düşen Ümmü Seleme’nin, o günkü üzüntüsünü tarife imkân yoktu:

– Gurbet diyarında kimsesiz bir garîp kaldım; öyle ağlayacağım ki bunu konuşmayan kalmayacak, diyordu. Bu konuda ona yardım etmek isteyenler de vardı; o kadınlardan birisinin, Ümmü Seleme’nin evine doğru geldiği bir sırada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) görmüş ve maksadını anlayarak iki defa:

– Allah’ın çıkardığı eve siz, Şeytân’ı yeniden sokmak mı istiyorsunuz, diye ikaz etmişti. Bundan böyle bağırıp dövünemeyecek ve içinden geldiği gibi ağlayamayacaktı! 

O günlerde kafasını meşgul eden bir hadîs vardı; Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Müslümanan başına bir musibet gelir de o, Allah’ın emrettiği gibi, “Hepimiz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz!” der ve arkasından da “Allah’ım! Beni bu musibetten halâs eyle ve bana ondan daha hayırlısını lütfet!” derse Allah (celle celâlühû) ona daha hayırlı bir alternatif bahşeder, buyurmuştu:

– Hepimiz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz!” dedikten sonra o da:

– Allah’ım, dedi. “Başıma gelen şu musibeti sana arz ediyor, karşılığını senden bekleyerek dişimi sıkıp sabrediyorum!” 

Ancak arkasını getiremedi; çekinmiş ve kendi kendine:

– Hangi müslüman Ebû Seleme’den daha hayırlı olabilir ki, demişti. Fakat sözü söyleyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olunca, söylediğini söylemek de mü’min olmanın bir şiarıydı ve devamını da getirdi:

 – Allah’ım! Bana ondan daha hayırlısını lütfet![30]

 Çok geçmeden Hazreti Ömer[31]yine kapısındaydı; bu sefer, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evlilik konusundaki düşüncesini almak için gelmişti. Çok heyecanlanmıştı heyecanlanmasına ama bazı endişeleri vardı. Bunu gören Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ona kızmış ve:

– Sen, nasıl olur da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evlilik konusunda tereddüt edersin, diye çıkışmıştı ki ona:

– Ey Hattâb oğlu, dedi. “Benim üç huyum var ve Resûlullah’a eziyet vereceğimden korkuyorum! Yaşlı ve kıskanç bir kadınım; üstelik küçük çocuklarım var!”

Hazreti Ömer’in getirdiği haber sonrasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ümmü Seleme’nin[32](radıyallahu anhâ) evine geldi. Bu sırada deri tabaklıyordu. O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) kapısında görünce o kadar sevindi ki hemen buyur etti; Ebû Seleme’yi yatağında ziyaret eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), emânetlerine sahip çıkmak için yine gelmişti! Oturması için altına minder, arkasına da içi lif dolu bir yastık koydu. Bu kadar cemîle karşısında çok mahcuptu ve:  

– Yâ Resûlallah, dedi. “Benim sana ‘evet’ diyemeyişim ve evlilik konusunda müstenkif duruşum, kendimi sana layık görmeyişimdendir! Zira ben, yaşı-başı geçmiş bir kadınım; üstelik benim, yetimlerim[33]var ve onlara annelik yapıyorum. Hem aşırı kıskanç birisiyim ve senin de eşlerin var!”

Bu açık sözlü ve mahcup ama hisleriyle hareket eden kadını Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) makuliyet zeminine çekerek şunları söyledi:

– “Yaşlı bir kadınım!” diyorsun; ben senden daha yaşlıyım![34]“Kıskanç bir kadınım!” diyorsun; bunu senden gidermesi için Allah’a dua ederim![35]“Çok çocuklu birisiyim!” sözüne gelince Allah (celle celâlühû) sana da çocuklarına da yeter! 

Dikkatle Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) dinleyen Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) ikna olmuştu olmasına ama kendince bir problem daha vardı: 

– Ben, evlendirmek için buralarda yakını olmayan bir kadınım; bu nasıl olacak, dedi. Buna karşılık Habîb-i Kibriyâ Hazretleri:

– Burada olsun veya olmasın senin yakınlarından herkes, senin benimle evlenmene razı olacaktır, buyurdu. Endişelerinin hepsine bizzat Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) aldığı cevaplarla itmi’nâna eren Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), oracıkta oturan oğluna seslenerek: 

– Kalk yâ Ömer,[36]dedi. “Anneni, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evlendir!”[37]

O gün takvimler, 4. yılın Şevvâl ayının son günlerini gösteriyordu. Onun için de mehir takdir eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir velîme ile Ümmü Seleme Validemiz ile evlenmiş oldu. O günden sonra Ümmü Seleme Validemiz (radıyallahu anhâ), kısa zaman önce vefat eden bir diğer annemiz Zeyneb Bint-i Huzeyme’nin hücresine yerleşecekti.

İçi müsterihti; zira bugünden itibaren Ebû Seleme’nin emânetleri olan yavruları, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) himayesinde büyüyecek ve O’na (sallallahu aleyhi ve sellem), müşfik bir baba nazarıyla bakacaklardı.

Hazreti Sevde, Hazreti Âişe ve Hazreti Hafsa için bu evlilik, Zeyneb Bint-i Huzeyme’nin (radıyallahu anhâ) vefatından sonra kendilerine bir gün daha yaklaşan Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem), yine bir gün uzaklaştıracak olan bir süreci ifade ediyordu.[38]Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerimizin her birini sıraya koyuyor ve her akşam birisinin hücresinde kalıyordu.[39]

Bir gün:

– Yâ Resûlallah, demişti. “Ebû Seleme’nin çocuklarına bakmam, onları yedirip içirmemden bana sevap var mıdır? Hem onlar, benim de çocuklarım!”

– Elbette, buyurdu Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem). “Onların ağzına koyduğun her lokmadan sana sevap vardır!”[40]

O günlerde Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Ümmü Seleme Validemiz’e:

– Ben, Necâşî’ye güzel kokular göndermiştim; ancak onlar kendisine ulaşmadan önce onun vefat ettiğini tahmin ediyorum. Şayet durum böyle olur da hediyeler geri gelirse onları sana vereceğim, demişti. Gerçekten de sonuç öyle oldu; melikin vefatı sebebiyle muhatap bulamayan hediyeler geri gelince Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onların bir kısmını Ümmü Seleme Validemiz’e, diğer bir kısmını da diğer annelerimize verdi.[41]Hediyeler arasında, göz kamaştıran bir kolye daha duruyordu ve annelerimiz hayranlıkla bakarken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara:

– Bu kolyeyi, yakınlarım içinde en çok sevdiğim birisine vereceğim, demişti. Bunu duyan herkesin gözü Hazreti Âişe’ye dönmüş:

–  Kolyeyi yine Ebû Bekir’in kızı kaptı; bunu da ona verecek, demişlerdi. Bunu demekte haksız değillerdi; zira Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok onu sevdiği ortadaydı. Ancak o gün öyle olmadı ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dışarıda oynayan ve iki yıldır baba şefkatinden mahrum torunu Ümâme’yi yanına çağırdı ve yüzünü-gözünü temizleyip şefkatle sıvazladıktan sonra söz konusu kolyeyi onun boynuna, hem de bizzat kendi elleriyle takıverdi.[42]


[1]Uhud sonrasında yaklaşık bir ay devam eden tedaviden sonra Ebû Seleme Hazretleri iyileşti ve hicretten 35 ay sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, bir müfrezenin başında Katan’a gönderdi. 29 gün sonra Medîne’ye döndüğünde yarası tekrar nüksetti ve bu sebeple 4. yılın Cemâziyelâhir ayında Medîne’de vefat etti. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, hasta yatağında ziyaret etmişti.Bkz. İbn-i Hâcer, İsâbe2/1081; 4/2702

[2]İsminin, Ramle olduğu da ifade edilmektedir. Bkz. Nevevî, Tehzîb1/955  

[3]Hazreti Ümmü Seleme’nin (radıyallahu anhâ), cemâl-i vechiyesi itibariyle o günkü insanların en güzeli olduğu ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât8/75

[4]Babasının adının Süheyl, Hind, Züheyr ve Huzeyfe olduğu şeklinde farklı rivayetler vardır. Bkz. Nevevî, Tehzîb1/955

[5]Esas ismi Abdullah İbn-i Abdilesed olan Ebû Seleme (radıyallahu anh), Efendimiz’in halası Berre Bint-i Abdilmuttalib’in oğluydu. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe6/148; İbn-i Hacer, İsâbe2/1080

[6]Ebû Seleme’yi (radıyallahu anh), Efendimiz’in de süt emdiği Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe emzirmiştir. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe2/1080; Zeylaî, Nasbu’r-Râye3/168; Muttakî, Kenzu’l-Ummâl6/283 (15725)

[7]Bazı kaynaklar onun, Medîne’ye ilk hareket eden hey’etin içinde yer aldığını ve bu hicretin, ikinci Akabe bey’atlarından da önce gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre1/279

[8]Osmân İbn-i Talhâ, o gün henüz müslüman değildir. Ancak nitelikli ve makul bir insandır. Hudeybiye sonrasında Hâlid İbn-i Velîd ile birlikte gelip müslüman olacaktır. Mekke fethi sonrasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kâbe’nin anahtarlarını yine ona teslim etmiştir. Hazreti Ömer’in hilafeti yıllarında Şam tarafında şehîd olmuştur.Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe3/573

[9]Kocası Ebû Seleme’nin kaldığı yeri gösterdikten sonra da gerisin geriye Mekke’ye dönmüştür ki Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), hiç beklentisi olmayan ve yolda gelirken kendilerini rahatsız edici en küçük bir hareketine rastlamadıklarını ifade ettiği Osmân İbn-i Talhâ’yı, o günden sonra hep hayırla yâd edecektir.Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre1/280

[10]Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihalinde Ömer, dokuz yaşındaydı. Hazreti Ali onu, Fars ve Bahreyn valisi olarak tayin etti. Hicretin 83. yılında vefat etmiştir.Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe4/170

[11]Bazı kaynaklar, kızları Dürre’ye Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Zeyneb adını verdiğini söyler. Bkz. Süheylî, Ravdu’l-Unuf2/104. Efendimiz’in gusül abdesti aldığı sırada yanına girmiş ve Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem), onun yüzüne su serpmiştir. Hatta o suyun izinin ölünceye kadar yüzünden çıkmadığı, suyun değdiği yerde herhangi bir kırışıklık meydana gelmediği ifade edilmektedir. Onunla Abdullah İbn-i Zem’a evlenmiştir. Zamanının en bilge kadınıdır. Bkz. Süheylî, Ravdu’l-Unuf2/104

[12]    Hâlid İbn-i Velîd, onun amcaoğluydu; zira Benî Mahzûm’un lideri ve Hâlid İbn-i Velîd’in babası Velîd İbn-i Mugîre, onun amcasıydı!  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe5/423; Zehebî, Siyer2/202

[13]İbn-i Abdilberr, İstîâb2/61Zem’a İbn-i Esved’in oğlu Abdullah’ın annesi, mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin kız kardeşi Kuraybe Bint-i Ebî Ümeyye İbn-i Muğîre’dir. Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. İbnü’l-Esîr, Üsdül-Gâbe3/246; 5/427; İbn-i Abdilberr, İstîâb2/61

[14]   Hâlid İbn-i Hişâm, Ebû Cehil’in ana-baba bir kardeşidir ve Mekke fethi sonrasında müslüman olmuştur. Müellefe-i kulûb arasındadır. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe2/250; İbnü’l-Esîr, Üsdül-Gâbe2/139

[15]   Ümeyye İbn-i Ebî Huzeyfe, Ebû Cehil’in ana bir kardeşidir. Vâkıdî, Megâzî114

[16]O gün Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbından kim esirlerden kime yakın ise, ilgilenmesi için onu onun zimmetine verdiği anlaşılmaktadır. Mesela Kureyş’in hatîbi olarak bilinen Süheyl İbn-i Amr’ı, hem akrabası hem de daha önceleri kardeşi Sekrân ile evli olan Sevde Validemiz’in evine getirmişti. O sırada Ensâr kadınlarından birisinin evinde olan Hazreti Sevde (rıdayallahu anhâ), hücresine döndüğünde Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) onun hücresine gelmişti. Ancak evde bir başkası daha vardı; elleri iple boynuna bağlanmış şekilde Süheyl İbn-i Amr da odanın bir köşesinde oturuyordu! Kureyş’in kudretli lideri Süheyl İbn-i Amr’ı o şekilde görünce kendisine hâkim olamadı ve “Ebâ Yezîd! Kendi ellerinizle kendinizi teslim etmişsiniz; bari izzetinizle ölseydiniz!” deyince Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey Sevde! Sen, Allah ve Resûlü’ne karşı mı kışkırtıyorsun!” diye onun bu tepkisini garipsemişti ki o, “Yâ Resûlallah! Seni hak ile gönderene yemin olsun ki Ebû Yezîd’i, elleri iple boynuna bağlanmış bir şekilde görünce kendime hâkim olamadım ve söylediğimi söyleyiverdim!” diyerek özür beyan etti.

[17]    Bkz. Vâkıdî, Megâzî114, 115

[18]O gün esirlere yapılan muamele ve bunun neticesinde yaşananlar için bkz. Haylamaz, Şefkat Güneşi101-122

[19]Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye, Ümmü Seleme Validemiz’in baba-bir kardeşi oluyordu. 

[20]Ümmü Seleme Validemiz’in kardeşi Abdullah, aynızamanda Efendimiz’in halası Hazreti Âtike’nin oğlu oluyordu.

[21]Aynı zamanda Efendimiz’in süt kardeşi olan (Ebû Süfyân da Halîme-i Sa’diyye’den süt emmişti) ve şairlik yönüyle öne çıkan Ebû Süfyân İbn-i Hâris, Mekkelilerin havasına uymuş ve amcaoğlu olmasına rağmen Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) hicveden sözler söylemiş, hatta Hassân İbn-i Sâbit de  ona cevap vermişti.

[22]Efendimiz’in halası Hazreti Âtike’nin oğlu olan Abdullah’ın durumu da Ebû Süfyân İbn-i Hâris’ten farksızdı; önlerinden akıp giden nehirler meydana getirmedikçe, semalara merdiven dayayıp gözleri önünde yukarılara tırmanmadıkça ve tam tekmil hurma bahçeleriyle etrafını kuşatmadıkça veya bütün bunlara dört tane de melek gelip şahitlik etmedikçe inanmayacağını söylüyor, Allah Resûlü’ne açıktan düşmanlık yapıyordu ki İsrâ Sûresi’nin 90 ve 91. âyetlerinin bu münâsebetle indiği ifade edilmektedir.  

[23]Dolayısıyla, müslüman olur olmaz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Mekke fethine katıldılar. Arkasından yaşanan Huneyn’de yer aldılar ve Tâif kuşatmasına gittiler. Tâif kuşatması esnasında Hazreti Abdullah’a bir ok isabet etti ve o gün aldığı yaradan dolayı şehîd oldu. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Senin, Hamza’nın halefi olacağını umuyorum!” diyerek iltifat ettiği Ebû Süfyân İbn-i Hâris ise Huneyn’de sebat eden ender insanlardan birisidir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihalinde çok ağlamış ve uzun bir şiirle hissiyatını dile getirmiştir. Hicretin 20. yılında, hac dönüşünde Medîne’de vefat etmiştir. Vefatından üç gün önce kendi mezarını kazdığı rivayet edilmektedir.

     [24]    İbn-i Asâkir, Târîh41/60. Başka bir rivayette konuyu gelip Hazreti İkrime’nin bizzat Efendimiz’e anlattığı ifade edilmektedir. Buna göre onu bu kadar hüzünlü gören Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına dönecek ve Hazreti İkrime’yi işaret ederek onlara, “Onun babasına kötü söz söylemeyin; çün­kü ölünün arkasından kötü beyanda bulunmak, arkada kalanları rencide eder!” ikazında bulunacaktı. Bkz. Hennâd, Zühd2/561; Hâkim, Müstedrek3/269; İbn-i Abdilberr, İstîâb3/1082

[25]   İbn-i Asâkir, Târîh41/60, 61

[26]   İbnü’l-Esîr,Üsdü’l-Gâbe4/68; Mizzî, Tehzîbul-Kemâl20/247; Halebî, Sîre3/40

[27]O günkü Araplarda, bilhassa önde olan bir insan vefat edince, toplumun tanınmış simaları harekete geçer ve hanımıyla evlenmek suretiyle hem kadına, hem ev-barkına ve hem de çocuklarına sahip çıkar, ortada kalıp başkalarına yem olmalarına fırsat vermezlerdi. Bkz. Lâşîn, Ezvâcu’n-Nebî102

[28]Bazı kaynaklar o gün Hazreti Ümmü Seleme’nin, Zeyneb adını vereceği kızına hamile olduğunu, çocuğunu doğurup da iddeti tamam olduğunda evlilik tekliflerinin geldiğini söyler. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe4/2703

[29]İbn-i Sa’d, Tabakât8/70; İbn-i Hacer, İsâbe4/2703

[30]Başka bir rivayette, Ebû Seleme ile oturdukları bir akşam aralarında konuşmuş ve Cennet’te de birlikte olabilmek için aralarından birisi vefat ederse bir diğerinin yeniden evlenip evlenmemesini müzakere etmişlerdi. O gün Ebû Seleme (radıyallahu anh), şöyle dua etmişti: “Allah’ım! Ümmü Seleme’ye benden sonra, benden daha hayırlı birisini nasîb et ki onu üzmesin ve ona eziyet etmesin!” Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât8/70; İbn-i Hacer, İsâbe2/1080, 1081

[31]Bazı kaynaklar, söz konusu elçilik için Hazreti Ömer yerine Hâtıb İbn-i Ebî Beltea’nın adını zikretmektedir.    

[32]Bazı kaynaklarda şöyle bir ayrıntı daha vardır:

O günlerde bir kadın gelerek Ümmü Seleme Validemiz’i ikaz etmiş ve “Ey Ümmü Seleme! Biliyor musun Kureyş’in kadınları senin için, ‘Ümmü Seleme, O’ndan daha genç ve mal mülk itibariyle de O’ndan daha zengin olduğu için Muhammed’i reddetmiş!’ diyorlar!” deyince beyninden vurulmuşa dönmüştü ve o dakikada evlenme kararı aldı ve Resûlullah’a gelerek durumu kendisine haber verdi. Bkz. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid  9/394

[33]Bir günResûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem),“Ben ve yetime bakan kimse, Cennet’te şöyleyiz.” buyurmuştu. Bunu söylerken orta ve baş parmağını yan yana getirip aralarını açmış, sonra da kapayarak bu birlikteliği anlatmak istemişti (Buhârî, Talak 25; Edeb 24; Ebû Dâvud, Edeb 122). Aynı şekilde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Müslümanlar arasından her kim, bir yetime sahip çıkarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, şirk gibi affedilmez bir günah işlememişse Allah (celle cealühû), onu mutlaka Cennet’e koyar!” (Tirmizî, Birr14) buyurmuştu. Şimdi yine kendisi ön ayak oluyor ve Ebû Seleme’nin yetimlerine sahip çıkıyordu!    

[34]O gün Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) 57, Ümmü Seleme Validemiz ise 27 veya 28 yaşındaydı. Bu durumda o (radıyallahu anhâ), risâlet geldiğinde 10 yaşlarında bir kız çocuğudur. 

[35]O günden sonra sanki Ümmü Seleme Validemiz’de, bir kadın olarak göstermesi gereken kıskançlık adına zerresi yoktu. Bkz.Lâşîn, Ezvâcü’n-Nebî103

[36]Bazı kaynaklar onun, Ömer değil de Seleme olduğunu söyler. Bkz. İbn-i Kesîr, Bidâye 4/92

[37]İbn-i Sa’d, Tabakât8/71

[38]Hatta Hazreti Âişe ile Hazreti Hafsa’nın, Ümmü Seleme’nin güzelliğini nazara vererek kendi aralarında konuştukları, kadın olmaları hasebiyle zihinlerinde oluşan belli endişeleri karşılıklı konuştukları ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât8/75; İbn-i Hacer, İsâbe4/2703

[39]O günlerden birisinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Seleme Validemiz’in hücresine gelmiş ve onu, kızı Zeyneb’i emzirirken görmüştü. Hayâ ve edeb insanıydı ve onları rahatsız etmemek için geri döndü. Bu duruma muttali olan ve aynı zamanda Ümmü Seleme Validemiz ile anne bir kardeş olan Ammâr İbn-i Yâsir devreye girmiş ve küçük Zeyneb’i başka bir süt anneye vermişti. Bir dahaki gelişinde Efendimiz’in gözü Zeyneb’i aramış ve göremeyince de “Zeyneb nerede? Zeyneb’i ne yaptınız?” diye sormuş, meselenin cereyan şekli kendisine anlatılınca o akşam Ümmü Seleme Validemiz’in yanında kalmıştı.Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât8/71; İbn-i Hacer, İsâbe4/2703

[40]Taberânî, Kebîr23/342 (796)

[41]Bkz. Beyhakî, Ma’rifetu’s-Sünen8/200 (11640)

[42]Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned41/232 (24704). Bazı kaynaklar onun, kolye değil de altın yüzük olduğunu ifade ederler. Buna göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), söz konusu yüzüğü Hazreti Ümâme’ye göndermiş ve “Biricik kızım! Bunu al ve zinet eşyası olarak takıp süslen!” buyurmuştur.Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât8/32

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla