Ümmü Cemil’lik ve Hakka Düşmanlığın Acı Sonu

417

Kur’ân’da, zikredilen ve yerilen kadınlardan biri de Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemîl’dir. Harb İbn-i Ümeyye’nin kızı olan Ümmü Cemîl, Ebû Süfyan’ın da kız kardeşidir. Mekke’de Allah Resûlü’ne düşmanlık yapan ve tebliğini engellemeye çalışan kadınların başında gelir. Kocası Ebû Leheb’i de düşmanlıkta besleyen ve kışkırtanlardan biri de odur. Hayırda değil şerde ittifak ve dayanışma yaparlar. Allah Resûlü’nün hem akrabası hem komşusu hem de dünürü olmasına rağmen bunlardan kaynaklanan hiçbir insanî hak, hukuk ve ahlakî değeri gözetmez. Üstelik bunlarla yetinmez, sık sık Dâru’n-Nedve’ye uğrar, orada Allah Resûlü hakkında geliştirilen nefret söylemlerini halka taşır. O’nu fakirlikle ayıplar, farklı meclislerde “Müzemmem/yerilmiş” tabirini kullanarak O’nunla alay eder. 

Kocası Ebû Leheb’den ve kardeşi Ebû Süfyan’dan kaynaklanan siyasî konumunu kullanarak Mekkeli üst düzey kadınları da İslam aleyhinde organize eder. Kurduğu bu grupla bir “iftira ve dedikodu üretim merkezi” gibi çalışır, Allah Resûlü ve ashabı hakkında uydurduğu haberleri toplumda yayar. Bütün bunlarla, Müslümanlar arasında fitne çıkarmayı, Mekke’de yeni oluşan mü’min topluluğun itibarını sarsmayı hedefler ve bâtılı, hak göstermeye çalışır. Bunun için bizatihi maddi harcamalarda bulunduğu gibi çevresindeki kadınlardan da destek alır. Hatta bir toplantıda onlara örnek olma adına çok değerli bir gerdanlığını çıkarır ve “Bunu Muhammed’e düşmanlık yolunda infak ediyorum!” der ve orada hibe eder.1 

“Odun Taşıyıcısı” Tabiri

Kur’ân, Ebu Leheb’i lanetlediği ayetlerin ardından “Karısı da, onun ateşine odun hamallığı yapacak.” buyurur ve lanete onu da ekler. Arapçada insanlar arasında koğuculuk yapan bozgunculara (فلان يمشي بين القوم بالحطب : ينم ويوقع بينهم) “Falanca kimse, kavmi arasında odun taşıyor.” yani “Dedikodu yaparak insanları birbirine düşürüyor, fitne çıkararak ilişkilerini bozuyor; onların arasına bir nevi ateş atıyor.” denilir. Bu manada dedikodu yapma, oduna; düşmanlık ve haset etme ise ateşe benzetilir. Zira odunun ateşi alevlendirmesi gibi kin besleme, düşmanlık yapma ve intikam duyguları da dedikoduyu alevlendirir. Bundan dolayıdır ki Eksem İbn-i Sayfî çocuklarına nasihat ederken: “Nemîmeden sakının. Zira o yakıcı bir ateştir. Nitekim bir büyücünün bir ayda veremeyeceği zararı bir dedikoducu bir günde verir.” der.2    

İşte Ümmü Cemîl, yaydığı dedikodularla, toplumda düşmanlık atmosferini besler, fitne çıkarır ve insanları İslâm’a karşı kışkırtır, galeyana getirir. Bununla yetinmez bir de Efendimiz’e fizikî zarar verme adına evinin sokağına ve geçeceği yollara, -ayağa battığında gün boyunca insana rahatsızlık veren- dikenli çöl bitkileri yerleştirir. Bundan dolayıdır ki Allah, onu hem “odun taşıyıcısı” hem de mecazen “söz taşıyıcısı” anlamına gelen “حمالة الحطب” deyimiyle nitelendirir ve hakikatlerin insanlara ulaşmasına mâni olduğu için de âleme ibret kıyamete kadar öyle anılmasını takdir eder. Ötelerde de yaptığı bu düşmanlığa mukabil nasıl bir cezaya çarptırılacağını da haber verir. Bu açıdan o, Kur’ân’da ahirette kendisine ne şekil bir ceza uygulanacağı dünyada iken kendisine bildirilen tek kadındır. 

Bu vesileyle dün Mekke’nin bütün kadınlarına, bugün de bütün insanlığa; dedikodu/gıybet ve iftiralarla, başkalarının şahsiyetlerini yaralayan ve hayrın/iyiliğin boy atıp gelişmesine engel olan kimselerin kötü akıbetleri kendilerine hatırlatılır. Hatta Kur’ân, ayet-i kerimede muhataplarının dikkatini çeken böyle bir deyimi kullandıktan sonra bu bahsi insanı düşündüren ve ürperten şu tasvirle sonlandırır: (فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ) “Bu arada karısı da, onun ateşine odun hamallığı yapacak, hem de gerdanında, -dillere destan kolyesi yerine- hurma liflerinden örülmüş kalın bir halat olduğu halde.” 

Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadesiyle buradaki benzetme çok etkili ve tam yerinde bir benzetmedir: “Bir gerdana, gerdanlık olarak yakışan altın bir zincir olmasına rağmen, yaptığı dedikodu/gıybet ve fiili düşmanlıklarla bir odun taşıyıcısına dönüşmüş olan Ümmü Cemil’in, sırtına aldığı odunları bağlayacağı ipin de artık liften bir urgan olması daha uygundur. Zira akrabalık, komşuluk, dostluk, din ve vicdan hürriyeti gibi pek çok evrensel insanî ve ahlakî değeri bir kenara bırakarak sadece inananlara düşmanlığa odaklanmış kişilerin hassasiyetine dokunacak en acıklı manzara budur. Bu da dünyada Allah yoluna sarf edilmeyen servet ve kazancın, şükrü bilinmeyen şeref ve asaletin, bir bumerang gibi insanın aleyhine döneceğinin ve böyle bir kimsenin nasıl zelil bir duruma düşeceğinin veciz bir anlatımıdır. İşte ateş babası Ebu Leheb ve karısı Ümmü Cemîl, birtakım meziyetlerine rağmen Allah’a ve Resûlü’ne karşı şirk ve düşmanlık ateşini yakıp körüklediklerinden dolayı o ateşin yakıtları olarak helake sürüklenmiş ve bütün âleme darb-ı mesel olmuşlardır.

Peygamberliğin ilk yıllarında haber verilmiş olan bu haber, aynı tarzda tahakkuk etmiş; ne neseplerinin şerefi, ne mal, servet ve evlatları ne de güç ve iktidarları, onları helak olmaktan kurtaramamıştır. Karı-koca kendilerine iman ve tevbe nasip olmadan bu dünyadan çekip gitmişlerdir.”3

Tebbet Sûresine, Ümmü Cemîl’in Tepkisi

Hakkında, kendisini levmeden bir sûre nazil olduğunu duyan Ümmü Cemîl, “Beni neyle zemmediyor?” diye sorar. Kendisine sûre okununca “Muhammed, beni hiç dediği gibi sırtımda odun taşırken görmüş mü?”4 diyerek, güya ayetin anlamını boşa çıkarmaya kalkar. Sözlü tepkiyle yetinmez bir de Allah Resûlü’nün Kâbe’de olduğunu öğrenir hem hicvedilmesinin hesabını sormak hem de eline aldığı bir taşla intikamını almak için hınçla oraya gider. Onun öfkeli bir şekilde geldiğini gören Hz. Ebu Bekir, bu durum karşısında endişe edince Allah Resûlü, “Kur’ân okuduğun zaman seninle, ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.”5 ayetini okur ve telaşa kapılmaması gerektiğini, onun kendisini göremeyeceğini söyler. 

Önüne kadar geldiği halde Efendimiz’i göremeyen kadın öfkesini, Hz. Ebû Bekir’e boşaltır ve “Arkadaşın nere gitti. O beni hicvetmiş. Vallahi onu bulursam şu taşı ağzının ortasına oturtacağım. O, şairse ben de şairim, kocam da şairdir. İşte ben de onu hicvediyorum.” diye çıkışır. Hz. Ebu Bekir onun bu çıkışına “Hayır! Şu Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki o seni hicvetmedi. Zira O, hiç şiir söylemez, şiiri de kullanmaz.” der. Bunun üzerine Ümmü Cemil “Zaten bütün Kureyş, benim onların efendilerinin kızı olduğumu bilir. Onun bu sözlerini kâle almaz!” der ve ardından da Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimizi levmetmek için uydurdukları bir nefret söylemi olan “Müzemmem” lakabını kullanarak kısa bir hicivde bulunur. 

Zaten bu söylemi en çok kullananlardan birisi de odur: “Zemmedilmiş kötü bir adama isyan ettik. Ortaya attığı fikirlerini reddettik. Getirdiği dini de tanımadık/tanımıyoruz.” Bu sözler sadece burada onun ağzından çıkmaz. O bu hicvini her mahfilde dile getirir ve Efendimiz’i küçük düşürmeye çalışır. Uzaklaşınca Allah Resûlü’ne yönelen Hz. Ebû Bekir, “Ya Resûlallah! Gerçekten o, seni göremedi.” deyince, Rahmet Peygamberi “Bir melek, o dönüp gideceği ana kadar beni perdeledi.” buyurur.6 

Allah Resûlü’ne hakaret etmek için her zaman fırsat kollayan Ümmü Cemîl, bir müddet vahiy kesilince hemen Resûl-i Ekrem’e gelir ve sözlü sataşmada bulunur: “Görüyorum ki Rabbin seni terk etmiş sana darılmış!” Çok geçmeden onun bu tez ve söylemini boşa çıkaran, Allah Resûlü’ne ve inananlara ise büyük bir müjde getiren Duha Sûresi nazil olur: “Güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vakti hakkı için.. ve sükûnete erdiği dem gece hakkı için! Ey Resûlüm! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Şunu iyi bil ki senin bir sonraki günün bir önceki günden daha hayırlı olacak. Rabbin sana verdikçe verecek ve Sen memnun olacaksın…”7 

Böylece Allah, sahipsiz ve hamisiz zannedilerek her vesileyle üzerine gidilen davasını ve Son Nebisini bizatihi gözetir ve O’nu bir şekilde sıkıştırıp zor durumda bırakmaya/susturmaya çalışan düşmanlarının planlarını boşa çıkarır. Resûlü’nün önündeki maddi-manevi engelleri bertaraf eder ve yolunu açar. Davasının geleceğinin olmadığını ve nübüvvet iddiasının yalan olduğunu ve bu gidişin O’nun için fiyasko ile sonuçlanacağını iddia edenlere gerekli cevabı verir. Bu ayetlerle O’nu hem teselli hem de takviye eder. 

Mekkeli müşrikler, O’nu hicvetmek ve küçük düşürmek için her ne kadar “Müzemmem” diye lakab taksa da Allah, O’nun şanını yüceltir,8 en üstün ahlaka sahip olduğunu âleme ilan buyurur9 ve O’nu, insanlığa numune-i imtisal olarak takdim eder: “Andolsun ki Resûlüllah’ta sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için en güzel örneklikler vardır.”10 Allah Resûlü de müşriklerin bu haksız yakıştırmaları karşısında, tahdis-i nimet nevinden şöyle buyurur: “Kureyşli müşriklerin sövgü ve lanetlerine karşı Allah’ın beni nasıl müdafa ettiğine ve onların bu saldırılarını nasıl boşa çıkardığına dikkat ediyor musunuz? Onlar bana ‘Müzemmem/yerilmiş’ diyor halbuki Ben, ‘Muhammed” yani övülmüşüm.”11

Sonunda Allah’ın mehil üstüne mehil verdiği bu kadın da âleme ibret, yine bir gün dikenli çalılar ve bitkiler toplamak için gittiği badiyeden dönmeyince aranmaya çıkılır ve bir kayanın üstünde ölü olarak bulunur.12  

Oğlunu da Düşmanlık Ateşine Yakan Anne-Baba

Nübüvvetten önce Allah Resûlü ile araları çok iyi olan Ebû Leheb ailesi, oğulları Utbe ve Uteybe için Efendimiz’in kızları Hz. Rukayye ve Hz. Ümmü Külsûm’e talip olurlar. Nişanlar kıyılır ve amca yeğen yakınlığı, dünürlükle daha da güçlenir. Düğün tarihi gelip çatmadan önce risalet görevi Efendimize gelince dün candan dost olan Ebû Leheb ailesi, oğullarına onları bırakmaları için baskı yaparlar. Hatta Ebû Leheb bu kararlılığını ortaya koyarken onlara “Eğer o kızlardan ayrılmazsanız, sizinle konuşmak bana haram olsun!” der. Anneleri de kocasından geri kalmaz, “Artık onların her ikisi de sabiî haline geldi yani dinimizden çıktı. Nişan yüzüklerini mutlaka atmalısınız.!” diye baskı yapar.13

Hz. Ümmü Külsûm’ün nişanını atmak için Peygamber Efendimiz ile görüşmeye gelen Uteybe, küstahça bir tavır takınır: “Ben, senin dinini tanımıyorum. Kızının nişanını da atıyorum. Artık ne sen beni sev ne de ben seni severim. Ne sen bana gel ne de ben sana gelirim.” Üstelik o, bununla yetinmez bir de Efendimiz’in üzerine doğru yürür ve tükürmeye kalkışır. O’nu gömleğinden tutarak itip-çekiştirir ve gömleğini de yırtar. Onun haddi aşan bu saygısızca hakaret ve davranışları karşısında Allah Resûlü fiili bir müdahalede bulunmaz, sadece “Dilerim Allah, köpeklerinden bir köpeği senin üzerine salar.” buyurur.14 Utbe’ye gelince anne ve babasından önce Mekkeli müşrikler baskı yapar ve o da nişanı atar. Ama bunu yaparken Allah Resûlü’ne saygısızlıkta bulunmaz.

Sonuç 

Ebû Leheb ve karısı Ümmü Cemîl, hem dinî hem de siyasî sebeplerden kaynaklanan düşmanlık duygularıyla hareket etmiş ve yanı başlarındaki Son Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) görememiş ve tanıyamamışlardı. Körü körüne atalarının dinî inançlarına takılıp kalmaları, onları, putperestliği sorgulamaktan alıkoymuş; Allah Resûlü ile bütün bir insanlığa gönderilen vahye sahip çıkmayı düşünememiş, O’nu “Sâbi'” yani “atalarının dinini terk eden” bir mecnun ve fitneci ilan etmişlerdi. Allah Resûlü’nün karşısına beyin gücü ve fikirle çıkamayınca, gıybet, iftira, dedikodu ve yalana sığınmış, kaba güç ve kuvvete başvurmuşlardı. 

Diğer taraftan Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki siyasi rekâbetten kaynaklanan düşmanlık duyguları da bu körlüğü beslemiş ve desteklemişti. Mekke’yi yönetmenin ya da idarede bulunmanın getirdiği maddî-manevî imkân ve imtiyazları kaybetme endişesi, onları koyu bir düşmanlığa sevk etmiş ve bunun için hem dünya hem de ahiret hayatlarını ateşe dönüştürmüşlerdi.  Ümmü Cemîl, hem abisi Ebû Süfyan’ın hem kabilesi Ümeyyeoğullarının hem de kendisinin siyasi ve sosyal statüsünün/prestijinin kaybolmaması adına canla başla çalışarak/koşturarak düşmanlık yapmıştı. Bu hususta kocası Ebû Leheb’i de yanına çekmeyi başarmış ve onu düşmanlıkta motive etmişti.

İşte onların yönetim arzusu, menfaat devşirme hırsı/şehveti ve kabilecilik/milliyetçilik duyguları düşmanlığı son hadde kadar vardırmalarına sebep olmuş, sonunda Allah tarafından lanetlenmelerine davetiye çıkarmıştı. Üstelik sadece düşmanlık yapmakla yetinmemeleri; başkalarını organize etmeleri, Allah Resûlü’nü takip ederek O’na tebliğ imkân ve fırsatı vermemeleri ve iman etmek isteyenlere engel olmaları bu laneti katlamış ve ebedileştirmişti.

Dolayısıyla ilahî hak ve hakikatlere düşmanlığa odaklanarak kin, nefret ve intikam duygularıyla hareket eden Ebu Leheb’lerin hazin sonuyla, bâtıla maddî, manevî ve psikolojik destek vererek Ümmü Cemîl’lik yapanların su-i akibetleri aynıdır. Dünyada onlara yardımcı olmak için hamallığa soyunanlar ve onlar adına eliyle/diliyle, kalemiyle/kelamıyla fiilî tetikçilik ve kundakçılık yapanlar, “Ümmü Cemil” gibi ötelerde hem kendilerinin hem de tabi olduklarının ateşine odun/yakıt taşımaya devam edeceklerdir. İnkarını/şirkini/nifakını düşmanlığa dönüştürüp muhataplarını ezebildiği kadar ezen ve zulümleriyle “Cehennemin odunu” haline gelen Ebû Leheb’leri/Ümmü Cemil’leri, sahip oldukları mal/mülk, güç/kuvvet, geldikleri soy/nesep ve konumları da kurtaramayacaktır.

Dipnot:

  1. Bkz. Beğavî, Mealimu’ut-Tenzîl, Tebbet Sûresi tefsirinde
  2. Kurtûbî, Tebbet Sûresi 4. ayetin tefsirinde
  3. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri, Tebbet Sûresi 5. ayetin tefsirinde; Ümmü Cemîl hakkında daha geniş bilgi için bkz. Mustafa Kayhan, Kur’an’da Yerilen Kadınlardan Bir Portre. dergipark.org
  4. Taberî, Tebbet Sûresi 4. ayetin tefsirinde
  5. İsrâ Sûresi, 17/45
  6. Beyhâkî, Delâilu’n-Nübüvve, II/195; İbn Kesîr, Tebbet sûresi, 5. ayetin tefsirinde
  7. Buharî, Tefsîr 93/1,2 (4950, 4951); Müslim, Cihad 39/114, 115 (1797); Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, Tebbet Sûresi 2. ayetin tefsirinde
  8. Bkz. İnşirah Sûresi, 94/4
  9. Bkz. Kalem Sûresi, 68/4
  10. Ahzab Sûresi, 33/21
  11. Buharî, Menâkıb 16 (3533)
  12. Bkz. Kurtûbî, Tebbet Sûresi 5. ayetin tefsirinde
  13. Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, Tebbet Sûresi 2. ayetin tefsirinde
  14. Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, II/339; el-Makrîzî, İmtâu’l-Esma’, XII/117
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.