Uhud Sonrası Efendimiz (sas) Ne Yaptı?

534

Ebû Süfyan komutasındaki müşrik ordusu Uhud meydanından ayrılınca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), etrafında toparlanan askerleriyle beraber savaş alanına indi. Biri hariç şehitlerin tamamına müsle yapılmış, tanınamayacak hale getirilmişlerdi. Ortada büyük bir vahşet vardı. Askerler, mutlak galibiyetin ardından yaşanan bu elem verici hadiselerden çok etkilenmiş; ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Herkes nefesini tutmuş, merak ve endişe içerisinde Peygamberimiz’in ağzından dökülecek sözleri bekliyordu. Acaba ne diyecekti? Kimi ya da kimleri olup bitenden mesul tutacak ve suçlu ilan edecekti? Bu işe sebebiyet verenler hakkında ne söyleyecekti? Faturayı kime kesecekti? 

Peygamberimiz, Savaş Meydanına İniyor

Ashabının bu düşünce ve kaygıları içerisinde harp alanına inen Allah Resûlü, sessizce ilerliyordu. Çarpışmaların yaşandığı yere gelince şehitlerin huzuruna taşınmasını istedi. Vefa İnsanı, şimdi cephede yiğitçe vuruşmuş askerlerine karşı son vazifesini eda edecekti.

Huzura ilk önce amcası Hz. Hamza’nın nâşı getirildi.1 Rahmet Peygamberi, hüzün doluydu.  Gözyaşları, Uhud’un sahabe kanıyla sulanmış toprağını yıkıyordu. Amcasının başucuna durdu ve “Senin acın gibi bir acıyla karşılaşmadım. Bir de bugüne kadar Beni, bu vahşetin öfkelendirdiği kadar başka bir şey öfkelendirmedi.” buyurdu. Biraz sustuktan sonra mübarek ağızlarından şu sözler çıkıverdi: “Bana Cibril geldi ve Hamza’nın yedi kat sema ehli arasında Allah’ın ve Resûlü’nün aslanı olarak yazıldığını haber verdi!”2 Allah Resûlü’nü ve davasını koruma adına Uhud’da aslan kesilen amcası Hz. Hamza, yedi kat sema arasında da “Esedullah” ünvanıyla şereflendirilmişti.

Bu arada oraya Hz. Ebû Katâde de gelmişti. Manzarayı görünce dayanamamış ve Resûlüllah’a bu büyük acıyı yaşatan Kureyşliler’e sayıp dökmeye başlamıştı. Hissiyatının bu kadar zirvede olduğu ve belki de hayatı boyunca en çok gözyaşı döktüğü bu hâlde bile Şefkat Nebîsi, Ebû Katâde’ye dönmüş ve müşfik bir eda ile “Ey Ebâ Katâde! Aslında Kureyş, emânete ehil insanlardan müteşekkildir; onlar hakkında kim haddini aşarsa, onun ağzının payını Allah verir. Şâyet Allah sana uzun ömür verirse, onların ortaya koydukları fiil ve kulluk karşısında kendi amelini yeterli görmeyecek, daha fazlasını yapamadığın için üzüntü duyacaksın!” buyurdu.3 Bunun anlamı açıktı; Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), Kendisine azılı düşmanlık yapanları bile istikbalin sahâbisi olarak görüyor ve onları, İslam’ın nurundan mahrum edecek her adımın önünü alıyordu!

Şehitlerin Cenaze Namazları Kılınıyor

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bundan sonra Hz. Hamza’nın üzerinin örtülmesini emretti ve dört tekbirle cenaze namazını kıldırdı.4 Namazdan sonra amcasının nâşını hemen kaldırtmadı ve her getirilen şehidi, onun yanına koydurdu ve namazlarını bu şekilde kıldırdı.5 Zira şehitlerin efendisine ne kadar dua edilse azdı. 

Hz. Hamza Defnedilirken Verilen Fetih Müjdesi

Allah Resûlü, Hz. Hamza defnedilirken de yanında bulundu ve üzerinin bir hırkayla örtülmesini emretti. Hırka ile yüzü örtülünce ayakları, ayakları örtülünce de yüzü açılıyordu. Bunun üzerine “Nasıl yapalım?” diye sordular. Efendimiz, yüzünün örtülmesini emretti. Ayaklarının üzerine ise üzerlik otları konularak kapatıldı. Bu manzara karşısında Müslümanlardan bazıları çok duygulandı ve ağlamaya başladı. Peygamberimiz’e: “Ya Resûlüllah! Bu herhangi bir kimse değil, Senin amcan ve biz onu bile defnedebilecek bir elbise bulamıyoruz.” dediler. Allah Resûlü, bu acı ve hüzün dolu tablo karşısında onlara şu müjdeyi verdi: “Nice şehirler fethedilecek. İnsanlar oralara göç edecekler. O şehirlerin halkı onlara, ‘Siz, hiç ağacın, yeşilin olmadığı çorak bir bölgeden geldiniz’ diyecekler. Halbuki bilselerdi, Medine onlar için daha hayırlıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki Medine’nin bela ve zorluklarına sabreden kimseye kıyamet günü şefaat (ya da şahitlik) edeceğim.”6

Allah Resûlü zor şartlar altında bir taraftan şehitleri defnederken diğer taraftan gelecekle ilgili kendilerine muştular veriyor önlerine hedefler koyuyordu. Bununla ashabının bu ciğersûz hadiselere değil istikbale odaklanmaları gerektiğine dikkat çekiyordu. Zira geçmişe takılıp kalanlar geleceğe yürüymezdi… 

Medine’nin İlk Muhacir ve Muallimi Hz. Mus’ab’a Hitabı

Şehitler arasında getirilenlerden birisi de Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr (radiyallahü anh) idi. Kolları kesilmiş, boynuna da öldürücü bir darbe almıştı. Vücuduna aldığı yaralarla üzerindeki hırkası da paramparçaydı. Efendimiz, kendisini bu halde görünce şöyle buyurdu: “Ben seni ilk kez Mekke’de görmüştüm. Mekkeli gençler arasında senden daha güzel giyinebilen kimse yoktu. Şu anda ise sen, paramparça bir hırkanın içinde delik-deşik, saçın başın darmadağınık bir vaziyettesin!”  Bu sözleriyle Hz. Mus’ab’ın davası adına yaptığı fedakarlıkları takdir eden Allah Resûlü, onun bu haliyle defnedilmesini istedi. Onu kabre yerleştirmek için kardeşi Ebu’r-Rûm, Âmir İbn-i Rebi’a ve Suveybit İbn-i Amr indi.7

“Bu Şehitlerin Kıyamette Şahidi Benim”

Şehitlerin cenaze namazları tamamlanmıştı. Namazın ardından Peygamberimiz kısa bir konuşma yaptı: “Ben, kıyamet günü bu kimselerin canlarını Allah yolunda verdiklerine şahitlik edeceğim!” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, “Ya Resûlallah! Onlar bizim kardeşlerimiz değil mi? Onlar da bizim gibi Müslüman oldular. Onlar da bizim cihad ettiğimiz gibi cihad ettiler. Dolayısıyla onların bizden farkı nedir ki bu özel şahitliği hak ediyorlar?” diye sordu. 

Efendimiz, “Evet öyle! Fakat onlar, bu amellerine terettüp eden mükafata ait hiçbir şeyi dünyada yemediler. Sizin ise Benden sonra neler ihdas edeceğinizi nasıl davranacağınızı bilmiyorum!” buyurdu. Bunun üzerine ağlayan Hz. Ebû Bekir, “Biz de Senden sonra bunların yürüdüğü yolda yürüyeceğiz!” diye karşılık verdi.8

Allah Rasûlü, özel şahitliğini hak eden bu kimselerin en önemli özelliklerinin, hizmetlerine terettüp eden güzel neticeleri göremeden gitmeleri ve dolasıyla ötelere ait nimetleri burada tatmamaları olduğunu belirterek, dava adamının öz kimliğini tanımlıyor ve ashabına da bu adanmışların ve beklentisizlerin yolunu ders veriyordu.   

Cenazeler Defnedilirken Söyledikleri

Allah Resûlü bu hatırlatmasından sonra cenazelerin defniyle ilgili şu talimatı da verdi: “Şehitleri, yaraları ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnediniz. Zira Allah yolunda mücadele ederek yara alanlar, kıyamet günü mahşere yaraları kanayarak geleceklerdir. Kanlarının rengi tam kan rengi, kokusu da misk kokusu olacaktır.”9 Bir de “Mezarları geniş ve güzelce kazın. Definleri bir kabre iki ya da üçer kişi koyacak şekilde ayarlayın. Aralarında Kur’ân’ı en iyi bileni önce koyun, sonra diğerlerini yerleştirin.”10 “Şehitleri defnetmeden önce üzerlerindeki kılıç, kalkan, zırh ve deri gibi  malzemeleri almayı da unutmayın.”11

Allah Resûlü şehitlerin defni esnasında verdiği talimatlar arasında Kur’an’ı daha iyi bilenlerin öne yerleştirilmesini emrederek, aslında külli bir kaide ortaya koyuyordu. “Öne geçmekte, öncü olmakta her zaman ve zeminde temel ölçü, Kur’ân’ı en iyi bilmektir.” Bununla O, Uhud meydanından alimlerin her zaman baş tacı yapılması gerektiği hakikatini nazara veriyordu. Aynı zamanda bu tavsiyesiyle yeni oluşmaya başlayan İslam toplumunun gönlünde, Kur’ân’ı okuma, anlama ve araştırmaya karşı da iştiyak uyandırıyordu.   

Uhud Dönüşü Yolda Yapılan Dua

Şehitler defnedildikten sonra Allah Resûlü atına bindi ve yanındaki ashabıyla beraber Medine’ye doğru hareket etti. Ashabının çoğunluğu yaralıydı. Yaralıların büyük kısmı Selimeoğulları ve Abdi’l-Eşheloğullarına mensuptu. Orduda onlarla birlikte hareket eden on dört tane de kadın vardı. Harre mevkiinin girişine geldiklerinde Efendimiz, ordusunu durdurdu. Herkes niçin durulduğunu merak ediyordu. Acaba bekledikleri konuşmayı burada mı yapacaktı. Fakat yine öyle olmadı. Allah Resûlü: “Saf bağlayın. Allah’a hamd u sena edip duada bulunacağız!” buyurdu. Zira duasız yaralar sarılamaz, yollar kat edilemez, geleceğe yürünemezdi. Bunun üzerine insanlar saf oldu ve Kâinatın Efendisi duaya başladı:

“Allahım! Her türlü hamd ve sena ancak Sanadır.

Allahım! Senin açıp genişlettiğini daraltıp dürecek, Senin daraltıp dürdüğünü de açıp genişletecek hiçbir kuvvet yoktur. Senin vermediğini kimse veremez, verdiğine ise kimse mani olamaz. Senin dalalette bıraktığını hidayete erdirecek, hidayete erdirdiğini de yolundan saptıracak kimse yoktur. Uzaklaştırdığını yakınlaştıracak, yakınlaştırdığını da uzaklaştıracak yoktur.

Allahım! Sonsuz rahmetinden, bereketinden, fazlından ve kereminden istiyorum.

Allahım! Senden zeval bulmayan ve değişmeyen daimî nimet talep ediyorum.

Allahım! Sana sığınıyor ve Senden korku gününde emniyet ve güven, fakirlik günlerinde ise zenginlik istiyorum.

Allahım! Hem verdiğin şeyin şerrinden hem de vermeyip menettiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınıyorum.

Allahım! İmanı bize sevdir. Kalplerimizi onunla süsle. Küfür, fısk ve isyandan da bizi nefret ettir. Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden ve bizi doğru yola erenlerden eyle.  

Allahım! Bizleri Müslüman olarak yaşat ve huzuruna Müslüman olarak al. Bizi daima şeref ve haysiyetlerini muhafaza eden ve dinleri üzerine sabit kadem olan salihler ve iyiler zümresine dahil et.

Allahım! Bilerek Senin Resûlünü yalanlayan ve insanları Senin yolundan bilerek alıkoyanlara hak ettikleri karşılığı ver. Onların üzerine azabını indir.”12

Kadınlar, Allah Resûlü’nü Teselli Ediyor ve Destek Oluyor

Duadan sonra Allah Resûlü, herhangi bir şey söylemeden ordusuyla birlikte tekrar hareket ederek Hariseoğulları yurduna oradan da Abduleşheloğulları’na uğradı. Sıcağı sıcağına şehitlerin yakınlarını ve kabileleri ziyaret ediyor, onları teselli etmek istiyordu. Bu ziyaretten o kadar memnun ve mutlu olmuşlardı ki bu onlara yetmişti. Zira Allah Resûlü’nü oraya görmek için gelen kadınlar da öyle bir dirayet vardı ki ah u vah edip şikayet edeceklerine Efendimiz’e teselli veriyor ve destek oluyorlardı. İşte o anı tasvir ederken Hz. Ümmü Âmir el-Eşheliyye şöyle der: “Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud dönüşü bizim yurdumuzu ziyaret ettiğinde, biz ölülerimiz için ağlıyorduk. O’nun geldiği haberini alınca biz de O’nu görmek için heyecanla koşup gittik. Üzerinde zırhı vardı. Ben O’nu görünce içimde büyük bir rahatlama ve huzur hissettim. Derken cesaret ederek Kendisine yaklaştım ve ‘Ya Resûlallah! Sen hayattasın ya! Bundan sonra bütün musibetler bize hafif gelir’ dedim”13 Bu söz o gün adeta bütün Müslüman kadınların kalbine ilham edilmiş ortak bir sözdü. Zira Peygamber Efendimiz, dönüş yolunda ziyaret ettiği kabilelerin kadınlarının birçoğundan aynı teselliyi almıştı.

Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam), onların büyük acılarına rağmen dirayetli duruşları karşısında çok memnun oldu. Ancak kendilerine beklemedikleri bir şey söyleyerek onlara farklı bir sayfa açtı: “Lakin Hamza’nın ağlayacak kimsesi yok!”14 buyurdu. Bu, Allah Resûlü’nü canlarından daha çok sevmenin bir neticesi, O’nun sevdiğini de kendi sevdiklerine tercih etmeleri gerektiğinin adeta bir talimiydi. Acıları derindi fakat Hüzün Peygamberi, onlardan Kendi büyük acısına ortak olmalarını istiyordu. Onun bu talebi de çok geçmeden yerine getirilecekti. 

“Şehitler, Yakınlarına Şefaatçidir.”

Bu arada Sa’d İbn-i Muaz’ın annesi, Peygamberimiz’i görmek için O’na doğru ilerliyordu. Peygamberimiz atının üzerinde duruyor, Sa’d İbn-i Muaz da atının yularını tutuyordu. Annesi yavaş yavaş yaklaşırken Hz. Sa’d, Efendimiz’e, gelen kimsenin annesi (Kebşe Bint-i Ubeyd) olduğunu söyledi. Efendimiz de “Merhaba ona” dedi.  Yaklaşınca Efendimiz’i süzdü ve: “Ya Resûlallah! Seni sağ-salim gördüm ya! Bundan sonra her türlü musibet önemsizdir.” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü, kendisine Uhud’da şehit düşen oğlu Amr İbn-i Muaz’la ilgili taziyelerini bildirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Sa’d sana müjdeler olsun. Sen de şehitlerin yakınlarına müjde ver ki onların ölüleri cennette birbirine arkadaş oldular. Bir de onlar yakınlarına şefaat edecekler.” Allah Resûlü’nden bu müjdeyi alan Ümmü Sa’d, “Biz razıyız Ya Resûlallah! Bundan sonra kim onlar için ağlar ki?” dedi.15

Ümmü Sa’d sözlerini bununla bitirmedi. Bir isteği daha vardı: “Ya Resûlallah! Şehitlerin geride bıraktığı kimseler için dua eder misiniz!?” Peygamber Efendimiz de “Allahım! Onların üzüntülerini gider. Başlarına gelen musibetin yaralarını sarma imkanları lutfet. Şehitlerin geriye bıraktığı yakınlarının bakım ve görümlerini üstlenen kimselere, bol ihsanlarda bulun.” diye dua buyurdu.16

Bu duasıyla Allah Resûlü, Rabbinden onlar için af u afiyet isterken diğer taraftan imkânı olan herkesi de şehitlerin geride bıraktıklarına sahip çıkmaya, muavenete teşvik ediyordu. Hatta muaveneti üstlenen kimselere Rabbinden, maddi-manevî bol bol ihsanlar da bulunmasını talep ediyordu.  

Sa’d İbn-i Muaz ve Kabilesine Verilen İkinci Müjde

Allah Resûlü, şehitlerin yakınlarına verilmesi gerekli desteği dile getirdikten sonra Hz. Sa’d’a dönerek, onun şahsında bütün şehit ailelerine şu müjdeyi de verdi: “Ey Ebu Amr! Senin yurdundan birçok yaralı var. Onların hepsi kıyamet günü yaraları kanıyor bir şekilde haşir meydanına gelecekler. Kanlarının rengi tam kan renginde, yaralarının kokusu da misk gibi olacak. Yaralı olanlar evinde kalsın ve tedaviyle meşgul olsun. Beni düşünerek evime kadar benimle gelmesinler.”17

Hz. Hamza İçin Ağlayan Kadınlara İltifat ve Dua

Sa’d İbn-i Muaz ve Üseyd İbn-i Hudayr (radıyallahu anhüma) Efendimiz’i buradan Mescid-i Nebevî’ye yapacağı yolculuğunda da yalnız bırakmamış ve O’nunla birlikte gitmişlerdi. Ancak onlar, Peygamberimiz’den duydukları, “Hamza’nın ağlayacak kimsesi yok” cümlesini unutmamışlardı. Zira Rasûlüllah’ın hüznü onların da hüznüydü. Dolayısıyla bu sözden kendilerine vazife çıkaran Hz. Sa’d ve Hz. Üseyd, kabilelerindeki bütün kadınları toplamış ve Hz. Hamza için ağlamak üzere Mescid-i Nebevinin önüne getirmişlerdi. Sadece onlar değil Muaz İbn-i Cebel, Selimeoğulları’nın kadınlarını, Abdullah İbn-i Revaha da Belharis İbn-i Hazrec’in kadınlarını organize etmiş ve getirmişti. 

Akşam namazından sonra burada toplanan Ensar kadınları, Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) yatsı namazına çıkacağı ana kadar mescidin kapısı önünde Hamza için göz yaşı dökmüşlerdi. Ancak Allah Resûlü yatsı namazı için çıktığında gecenin üçte biri geçmişti. Ağlama seslerini duyunca bunun ne olduğunu sormuştu. Kendisine durum izah edilince onların yanına gitmiş ve kendilerine teşekkür ederek şöyle buyurmuştu: “Allah size rahmetiyle muamele etsin. Ben bunu kastetmemiştim. Yeteri kadar taziyede ve tesellide bulundunuz. Zaten Ben sizi, ilk günden beri hep dost ve dert ortağı olarak buldum. Allah sizden ve evlatlarınızdan razı olsun. Şimdi yurtlarınıza dönebilirsiniz.”18 Efendimiz’in bu konuşmasından sonra geceleyin geç saatte yurtlarına dönen Ensar kadınları, artık o günden sonra kendi şehitlerinden önce Hz. Hamza için ağlamayı sonra da kendi şehitleri için gözyaşı dökmeyi adet haline getirmişlerdi. 

Akşam saatlerinde Mescid-i Nebevî’ye ulaşan Peygamber Efendimiz, ashâbına önce akşam namazı ardından da geç saatlerde yatsı namazını kıldırıp istirahate çekilmişti. 

Netice 

  1. Allah Resûlü, Uhud’daki ağır imtihan ve acılara rağmen asla yürüdüğü yolu ve davasının hakkaniyeti sorgulamamış; olup bitenleri büyük bir sabır ve metanetle karşılamıştır. Rabbine karşı şikâyete girmemiş asla kaderi tenkit manasına gelebilecek bir söz söylememiştir. 
  2. Büyük bir metanet ve dirayetle savaş alanına inmiş ve davası için şehit düşen ashabına karşı son vazifesini eda etmiştir. Bunu yaparken bu sarsıntıya sebep olan kimseleri incitecek değil bir söz, imalı bir davranışta bile bulunmamıştır. Bilakis şehitleri, onlarla birlikte ebediyete uğurlamıştır. Ashabını defnedip Uhud’dan ayrılırken yapılan hataları da oraya gömmüş ve yanındaki bütün ashabıyla istikbale yönelmiştir.
  3. Allah yolunda şehit düşenlere, “bir hiç uğruna öldüler” nazarıyla bakmamış bilakis müjde dolu beyanlarıyla Allah katında elde ettikleri sonsuz nimetlere dikkat çekmiştir.
  4. Şehitleri defnederken verdiği müjdeli haberlerle yaralı ve mahzun ashabının nazarını o gün yaşanan menfi hadiselerden uzaklaştırmış ve gelecekle ilgili önlerine yeni hedefler koymuştur.
  5. Uhud cephesinde yaşananları, o gün gündeme getirmediği gibi ömrünün sonuna kadar da açmamıştı.  O, bu duruşuyla ashabını atfı cürüm girdabına sokmamıştı. Böylece kimsenin kimseyi gıybet ve dedikodu yapıp suçlamasına da kapı aralamamıştır. Zaten Cenâb-ı Hak da onlarla alakalı indirdiği ayetlerde hepsini affettiğini söylüyordu.
  6. Şehitleri defnedip Medine’ye dönen Allah Resûlü, daha o gün hayatı gündelik akışına tekrar sokmuş ve insanların Uhud’a takılıp kalmalarının önüne geçmiştir. Hatta Uhud’un üzerinden yirmi dört saat geçmeden ashabını toplamış yeni bir aksiyonun içine girmiş; onlarla beraber Hamrâu’l-Esed’in yolunu tutmuştur.
  7. Yaşanılanlardan büyük bir ders alan askerler, emre itaatteki inceliğin sırrını yaşayarak öğrenmiş ve sonraki süreçlerde benzeri bir hadisenin tekrar yaşanmasına imkan ve izin vermemişlerdir.

Yazar: Dr. Selim Koç   

Dipnot:

  1. Vâkidî, Meğâzî, I/264
  2. İbn Hişam, es-Sîre, III/44
  3. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/224
  4. İbn Hişam, es-Sîre, III/44
  5. Vâkıdî, Meğâzî, I/264; Bununla beraber her defasında dokuz şehit getirildiği ve onuncusunun Hz. Hamza olduğu da söylenmektedir. Bu rivayete göre toplam yedi defa Hz. Hamza için cenaze namazı kılınmıştır. Bkz. Vakidi, Aynı yer.
  6. Vâkıdî, Meğâzî, I/265
  7. Vâkıdî, Meğâzî, I/266
  8. Vâkîdî, Meğâzî, I/265
  9. Vakıdî, Meğâzî, III/264
  10. Vâkıdî, Meğâzî, I/265; İbn Hişam, es-Sîre, III/45
  11. İbn Kesîr, el-Bidâye, IV/50
  12. Vâkıdî, Meğâzî, I/268-269
  13. Vâkıdî, Meğâzî, I/269
  14. İbn Hişam, es-Sîre, III/46
  15. Vakıdî, Meğâzî, I/269
  16. Vakıdî, Meğâzî, I/269
  17. Vakıdî, Meğâzî, I/269
  18. Bkz. İbn Hişam, es-Sîre, III/46-47; Vâkıdî, Meğâzî, I/270
Bunları da beğenebilirsin