Üç yıl süren boykot ve muhasaranın bitişi

554

Mekkelilerin başlattığı, Allah Resûlü ve akrabaları başta olmakla Müslümanlara çok ağır acılar yaşatan boykotun üzerinden tam üç yıl geçmişti. Tarihler risaletin onuncu yılının Muharrem ayının ilk gününü gösteriyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), amcası Ebû Tâlib’e gelerek:

– Ey amca! Şüphesiz ki Rabbim Allah (celle celâluhû), Ku­reyş’in o Kâbe’ye astığı sayfaya bir kurtçuğu musallat etti ve o da, kendi adının dışındaki bütün zulüm, boykot ve iftira adına ne varsa hepsini yiyip bitirdi, diye haber vermişti. Ebû Tâlib, şaşkınlık yaşıyordu. Yeğeninin Kâbe’ye gidip de bu sayfayı göremeyeceğini biliyordu. Kureyş’in kin ve nefreti, bırakın sayfaya ilişmeyi; sayfanın yanına bile yaklaşmaya müsaade etmezdi. Geriye tek bir alternatif kalıyordu. Onun için:

– Bunu Sana Rabbin mi haber verdi, dedi.

– Evet, diyordu Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Bugüne kadar zaten yeğeninde, yalan adına en küçük bir emare bile görmemişti Ebû Tâlib. O yüzden, sadece O da haber verseydi, buna inanacaktı. Ancak, bu sefer başka bir planı vardı. Hemen gidip durumdan diğer kardeşlerini de haberdar etti. Bir zulüm devri sona ermek üzereydi. Büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Bu heyecan, sadece Şi’b-i Ebî Tâlib’le sınırlı kalmamalıydı ve hiç vakit geçirmeden, hep birlikte Kâbe’ye yöneldiler. Onların gelişini gören herkes, Kâbe’nin yeni bir hadiseye gebe olduğunu görüp olacakları seyre dalıyordu. Nihayet, Mekkelilere seslenen Ebû Tâlib, yeğeninin anlattıklarına itimadının ve Rabb-i Rahîm’in verdiği habere güvenin bir gereği olarak şunları söylemeye başladı:

– Şüphesiz ki benim kardeşim oğlu Muhammed, sizin sayfanıza Allah’ın bir kurtçuğu musallat kıldığını ve bu kurtçuğun da onu yediğini söylüyor ki, O asla yalan söylemez! O’nun anlattığına göre, o sayfada bulunan zulüm, taşkınlık, akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün olumsuzluklar yok olup gitmiş; sadece Allah’ın adı kalmıştır. İşte size bir fırsat, şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız; yok, denilenler doğru çıkmazsa işte o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim ve siz de O’nu öldürür veya yaşatırsınız!

İşin gerçek boyutundan habersiz olan Kureyş’in, zil takıp da oynayacağı bir fırsattı bu; zira Ebû Tâlib, tam da ‘kontrolden çıktı’ dedikleri bir sırada yeğenini getirip kendi eliyle teslim ediyordu! Demek ki korkulacak bir durum yoktu. Onun için hemen:

– Tamam, gerçekten de sen insafın gereğini yaptın, demişlerdi.

Derken, hemen Kâbe’nin duvarına yönelmişlerdi ve durumu öğrenmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Ellerine alıp da, üç mühür vurarak kapattıkları, mahfazayı açtıklarında, gerçekten de durumun, aynen Ebû Tâlib’in anlattığı gibi olduğunu gördüler. Bu kadar olurdu! Donakalmışlardı. Öne düşen başlarıyla birlikte, ellerindeki mahfaza da, yenilmiş yazı parçası da yere düşmüştü. Büyük bir yıkım daha yaşıyorlardı. Bu durumda konuşma sırası ve hakkı Ebû Tâlib’e aitti:

– Her şey ortada olduğuna göre öyleyse bu hapis ve kuşatmanın da bir anlamı kalmadı, dedi ve yanındakilerle birlikte örtüsünü kaldırarak Kâbe’ye girdi. Şöyle dua ediyorlardı:

– Allah’ım! Bize zulmedenlere, bizi insanlarla görüşmekten mahrum kılanlara ve hakları olmadığı halde bize saldırıp haksızlık yapanlara karşı Sen bize yardım eyle!

Daha sonra da, hep birlikte çıkıp yeniden, üç yıl çile üstüne çile çekip kesintisiz ıstırap yudumladıkları mekana geri döndüler. Ancak, bundan sonra hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı; zira, Kâbe’de yapılan dua kabul görmüş ve ehl-i hamiyet bazı insanlar harekete geçmişti. Artık bardak taşmıştı ve neticeye ulaşmadan sular durulacak gibi görünmüyordu.

Beri tarafta, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de halası Âtike Binti Abdulmuttalib’in oğlu Hişâm, Züheyr’i karşısına almış şunları söylüyordu:

– Ey Züheyr! Dayılarının halini bilip duyduğun halde senin burada rahat rahat yiyip içmen, çoluk-çocuğunla şen-şakrak dolaşman ve güzel elbiseler içinde salınmana gönlün ne kadar razı oluyor?

Halbuki onlar, ne alışveriş yapabiliyorlar, ne de aileleriyle birlikte bir yudum huzura nail oluyorlar! Allah’a yemin ederim ki, şayet onlar Ebu’l-Hakem’in dayıları olsaydı ve ben de onu bunun için çağırmış olsaydım, mutlaka o bana kulak verir ve dayılarına yardıma koşardı!

Züheyr, bu cümlelerle neyin kastedildiğini anlamıştı; ama yine de sordu:

– Ey Hişâm! Peki sen ne demek istiyorsun? Tek başıma bir adam iken ben ne yapabilirim ki? Vallahi de, benimle beraber bir adam daha olsa kalkıp gider ve o metni yırtıp atarım, dedi.

– Yalnız değilsin ki! Yanında birisi daha var, dedi Hişâm.

– Peki kim o?

– Ben.

– Öyleyse gel, üçüncü birisini daha bulalım!

Hiç vakit kaybetmeden hep birlikte Mut’ım İbn Adiyy’in yanına geldiler. Benzeri sözleri söylediler ona da. Kartopu gibi büyümeye başlamışlardı. Bu sefer de dördüncü şahsı aramaya çıktılar. Ebu’l-Bahterî de zaten onları bekliyordu… Çok geçmeden Zem’a İbn Esved onlara, beşinci isim olarak katılacaktı…

Derken beş kafadar, yılların kin ve nefretine karşı silahlarını kuşanmış, arkalarına taktıkları Hâşim ve Abdulmuttalib oğullarıyla birlikte, meseleye son noktayı koymak için Kâbe’ye geliyorlardı. Onların gelişini gören Kureyş’in ise, pek yapabileceği bir şey kalmamıştı.

Kâbe’ye gelir gelmez, Kabe’yi yedi defa tavaf ettiler ve ardından, anlaştıkları şekilde önce Züheyr sözü aldı:

– Ey Mekke ahalisi, bizler, rahatça yemek yiyip güzel elbiseler içinde salınıp dururken Hâşimoğullarının, herkesle irtibatları kesilmiş vaziyette alışveriş bile yapamadan göz göre göre helak olmasına göz yumamayız! Vallahi de, şu zulüm içeren boykotun yazılı olduğu sayfayı alıp yırtmadıkça bir adım geri gitmeyeceğim!

Ebû Cehil, dikkat kesilmiş bir kenarda olup bitenleri seyrediyordu. Önce:

– Vallahi de hayır, yalan söylüyorsun ve bu sayfaya bir şey yapamazsın, diye itiraz etti. Onun bu çıkışına mukâbil, bu sefer Zem’a ileri atıldı:

– Vallahi de esas yalancı sensin! Zaten biz, onun yazılmasına da razı değildik; sen yazdırdın, dedi. Ebu’l-Bahterî’nin desteğine şahit oldu Kâbe:

– Zem’a doğru söylüyor; orada yazılanlara ve bu uygulamalara seyirci kalamayız!

Mut’ım İbn Adiyy ve Hişâm da arkadaşlarını destekliyorlardı:

– Elbette bunlar doğruyu söylüyor; sen yalancısın! Burada yazılanlardan da yapılan muamelelerden de Allah’a sığınırız!

Bir anda Kâbe, insanlık namına Mekkelilerin özlenen çıkışına kavuşmuş, gecikmiş bir hamleyle sürûra gark olmuştu. Küfrün yıkım yaşadığı bir zamandı bu. İçten içe kendini yiyen Ebû Cehil:

– Şüphe yok ki bu, geceden planlanmış bir komplo, diye tepki verdi.

Bu sırada, yeniden Kâbe’ye gelmiş olan Ebû Tâlib ve arkadaşları, olup bitenleri merakla seyrediyorlardı. Onlar açısından, sonunda karşılaşacakları şeyler gerçi sürpriz sayılmayacaktı. Ama, yaşanılanları çıplak gözle müşahede etmenin ayrı bir hazzı vardı.

Tel tel olmuş küfür düşüncesi dökülüyordu! Derken, Mut’ım İbn Adiyy, son noktayı koyup yırtmak ve böylelikle üç yıldır devam eden insanlık dışı muameleyi nihayete erdirmek için sayfaya doğru yöneldi. Aman Allah’ım! Bir de ne görsün; sayfadan geriye sadece, ‘Allah’ın adıyla’ ifadesinin yer aldığı küçük bir parça kalmıştı ve yanında da bu fiili gerçekleştiren küçük bir kurtçuk duruyordu!

Böylelikle, üç yıl süren bir zulüm devri kapanıyor, ortada yazılı bir metin de kalmadığına göre genel boykot da son bulmuş oluyordu.1


Dipnot:

  1. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 2/219 vd. İbn Sa’d, Tabakât, 1/208 vd.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla