Tartışma Çıkmazı ve Aile İçi İletişim

710

Günümüzde tartışma, yaşanan sıkıntıların çözümü adına her ne kadar başvurulacak bir metod olarak görülse de risk ve tehlikeleri çok fazladır. İnsanların hem kalp ve ruh hayatları hem de sağlıklı iletişim adına çok kaygan bir zemindir. Zira çoğu zaman muhatabını susturmak ve ona bir şekilde galip gelmek için yapılan uzun münakaşalar sonucu aile hayatı, bir çıkmazın içine doğru çekilir. Makbul olmayan bu tartışmalar, istişare ve sulhla sonuçlandırılmazsa iş, aile içi şiddete ve boşanmaya kadar varabilir. Bundan dolayı hiçbir ölçü ve kural tanımadan tartışan eşler, farkına varmadan girdikleri günah ve kul haklarıyla, birlikte helake doğru sürüklenirler. Böyle sonu belli olmayan tehlikeli bir çıkmaza girilmemesi için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kardeşini seviyorsan onunla tartışmaya koyulma, tartışmaya dalma!” buyurmuştur.1 İşte biz bu makalemizde tartışmadan kaynaklanabilecek tehlikelere dikkat çekmeye çalışacağız.    

Tartışma, Gönüllere Kin ve Nefret Tohumları Eker 

Münakaşaya tutuşan, tartıştığı kimse, söylediklerini kabul etmeyip farklı fikirle karşılık verdiğinde içinde bir rahatsızlık duyar. Bir de muhatabının, fikirlerine değer vermediği kanaatine varırsa hoşnutsuzluğu daha da artacaktır. Münakaşa böyle devam ederse içinde kin ve nefret duyguları da oluşmaya başlayacaktır. Böyle bir çıkmaz sokaktan yol yakınken dönülmezse bu münakaşa, düşmanlığa kadar gidecektir. Dolayısıyla insan daha işin başında Nebevî ahlaka göre hareket etmeli, eşiyle ya da kardeşiyle asla böylesi bir tartışmaya dalmamalıdır.

Tartışmayı sürdürerek münakaşada boğulmamalı ve böylece hem kendi içinde hem de muhatabının gönlünde kin ve nefretin oluşmasına ve büyümesine sebebiyet vermemelidir. Bu vesileyle hem kendini hem eşini/kardeşini hem de sağlıklı iletişimi korumalıdır. Bir beşer olarak kalbini bu tür menfi duygular bürüyecek olursa hemen Allah’a sığınmalı ve Resûlüllah’ın kendisine verdiği, “Sizden hiçbir kimse hanımına buğzetmesin. Zira onun bir huyunu kerih görse bile başka huylarından razı olabilir.”2 düsturuyla hareket etmelidir. Elinde olmadan, içinde kine dönüşen bir buğz varsa, “Mümin, kin güdemez, kindar olamaz.”3 hükmünce onu da devam ettirmemelidir.    

Tartışma, İnsanı Ucba, Kibir ve Gurura Düşürür

Tartışmaya dalan bir kimse haklı çıktıkça kendini beğenmeye de başlar. Fikirlerinin isabetliliği karşısında emsali olmadığını düşünür ve kibre düşer. Bu galibiyetten aldığı haklı gururla(!) enaniyeti şişer ve egosu kabardıkça kabarır. Artık muhatabına daha da tepeden bakar; hal ve tavırlarıyla onu aşağılamaya başlar. Bu ruh haline ulaşan birisi zamanla bunu huy haline de getirir ve ahlaki bir çöküntü yaşadığının farkına varamaz. Kaldı ki İslamî açıdan kibir, sadece ahlakî bir mesele değil insanın ebedi kurtuluşuyla da irtibatlı bir mevzudur. Zira Allah Resûlü’nün ifadesiyle “… Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”4 Dolayısıyla ilişkilerinde bu Nebevî ikazı önemsemeyenler hem dünya hem de ahiret saadetlerini kaybedecekleri bir yola girerler. Sevgi, saygı ve tevazu üzerine kurabilecekleri aile saadetini, içine düştükleri kibir ve gururlarına kurban ederler.  

Tabiatıyla kibrin insanı sürükleyeceği ikinci bir bataklık da hakkı inkar ya da hakkı kabul etmeye yanaşmama günahıdır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, onu, “Kibir, hakkı inkar ve insanları tahkir etmektir.”5 şeklinde tarif eder. Tartışmacı tabiata sahip kimseler, -içine düştükleri ucb, kibir ve gururdan dolayı- muhatabının söyledikleri ‘doğru/gerçek’ çıktığında bundan rahatsızlık duyar ve ortaya çıkan hakikati kolay kolay kabullenmek istemezler. Zira kabul ettiğinde kendisi yenilmiş olur ve karizması çizilir. 

Tartışma esnasında mücadeleci birisinin en hoşlanmadığı şey, hakikati hasmının ifade etmesidir. Halbuki İslam’da asıl olan haktır. Doğru olan ortaya çıkmışsa onu kabul etmek ve teslim olmaktır. Fakat tartışan kimse gururundan dolayı hakkın, doğrunun ortaya çıkmasına değil de kendi dediklerinin kabul edilmesine kilitlenmişse kolay kolay hak çizgisine gelmek istemeyecek ve haksız olduğunu bile bile hırsla tartışmayı devam ettirecektir. Gerekirse dil oyunlarıyla konuyu saptıracak ya da muhatabına hakaret ederek kavgaya tutuşacaktır. Bir şekilde gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyecek, hatta altta kalmamak için farklı hile ve çarelere de başvuracaktır. Sonunda kaybeden yine aile olacaktır.  

Tartışma, Su-i Zan ve Tecessüsü Doğurur

Meselelerini münakaşa yoluyla çözmeye çalışanların içine düştükleri bir çıkmaz da su-i zan ve tecessüs çukurudur. Zira tartışan kimse galip gelmek ve muhatabını bir şekilde susturmak için yeni bilgi ve belgelere ihtiyaç duyar. Bunun için hemen muhatabı hakkında araştırmaya girer. Onun eksiklerini, yanlışlarını, sürçmelerini ve bu güne kadar yapıp ettiklerini araştırmaya başlar. Bunun için muhatabının geçmişine kadar gider, çocukluğu ve gençliğini dahi soruşturur. Özel hayatına ait gizliliklerini araştırır ve bunları tartışmada haklı çıkabilmek için kullanmaya kalkar. Mağlup olacağını sezerse rakibinin bu günahlarını ya da eksiklerini ima ederek ya da gerektiğinde açıktan açığa bunları yüzüne vurarak onu ezmeye ve rezil etmeye çalışır.   

Halbuki Kur’ân’da, “Ey iman edenler! Zandan çok kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Bir de tecessüs etmeyin, birbirinizin gizli yönlerini araştırmaya kalkışmayın.”6 buyrularak insanların mahremiyetleri, özel hayatları koruma altına alınmıştır. Bu mahremiyetleri yıkmaya kalkanları ise Allah Resûlü, şiddetli bir şekilde şöyle uyarmıştır: “Ey dilleriyle inandığını söylediği halde imanın kalplerinde henüz yerleşmediği kimseler! Müslümanları gıybet etmeyiniz. Onlara eziyet etmeyiniz. Onları ayıplamayınız ve gizli hallerini/kötülüklerini araştırmayınız. Kim, insanların ayıplarını araştırırsa Allah da onun ayıplarını araştırır. Allah, kimin ayıplarını araştırırsa kendi evinin içinde dahi ayıbını açığa çıkarır ve onu perişan eder.”7 Dolayısıyla bu tür yollara başvurarak tartışmayı kazanmaya çalışan kimseler, hem manevi hayatlarını hem de aile saadetlerini karartırlar.   

Tartışma, İnsanı Gıybet ve Yalana da Götürür

İslam’da su-i zan ve tecessüsün yanında bir kimsenin gıybetini yapmak yani arkasından çekiştirmek de yasaklanmıştır: “…Birbirinizin gıybetini de yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten sakının…”8 Halbuki tartışmaya dalan kimseler ekseriyetle rakibiyle yaptığı konuşmaları başkalarına da naklederek onlardan destek bekler ve bu esnada ister istemez dedi-kodu ve gıybete de girer. Hatta bazen araya giren kin, nefret duyguları sebebiyle onu aşağılamaktan ve kötülemekten de kendini alamazlar.

İhtiyaç hissederse kendisini haklı ve isabetli göstermek, muhatabını da insanların nazarında küçük düşürmek için yalan ve iftiraya da başvururlar. Bu arada kendisini ikaz eden ya da karşı tarafa hak veren olursa ona karşı da saldırganlaşır ve onu akılsızlık, anlayışsızlık ve cehaletle suçlamaya başlarlar. Sonunda gıybet, yalan ve iftirayla Haktan uzaklaşan bu kişiler eşlerinden ve yuvalarından da uzaklaşmaya mahkum olurlar. Basit gördükleri kibir, gurur hasletiyle çıktıkları yolculukta çok farklı günahlara ve ahlaki problemlere girerek savrulurlar. Neticede günah zeminine taşıdıkları tartışmalarla hem dünya saadetini hem de ahiretlerini kaybederler.

Tartışma, Nefsin Tezkiyesine de Sebebiyet Verebilir 

Kıyasıya münakaşanın afetlerinden birisi de insanın kendini tezkiye etmesi ve övmesi sonucunu doğurmasıdır. Beşer, övünmekten, övülmekten ve bir şekilde nefsini temize çıkarmaktan hoşlanır. Hele hele bir tartışma anında insan kendini haklı çıkarabilmek için aklını, zekasını ve yorumlarının eşsizliğini nazara vererek kendini her türlü hata, eksik ve yanlış düşünmekten tezkiye etmeye kalkabilir. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’de insanlığa ders verilen: “Kendinizi asla temize çıkarmayın, muttakilerin kim olduğunu en iyi bilen Allah’tır.”9 ölçüsüdür.

Bu ayette kim olursa olsun, insanın kendisini temize çıkarması ve övmesi açık bir şekilde yasaklanmıştır. Allah Resûlü de insanın nefsini tezkiye etmemesi hususunda telkinde bulunmuş hatta bu tür bir mahzurdan dolayı bazı isimleri bile değiştirmiştir. Mesela, “Muhammed İbn-i Ata anlatıyor: Benim bir kızım oldu ve adını ‘iyi insan, iyi kimse’ manasına gelen ‘Berre’ koydum. Hz. Zeyneb validemiz bana, ‘Resûlüllah, bu ismin kullanılmasından hoşlanmazdı. Zira benim adım Efendimiz ile evlenmeden önce ‘Berre’ idi. Peygamberimiz bunu duyunca şöyle buyurdu: ‘Nefislerinizi temize çıkarmayın! Sizden kimin iyilik sahibi olup olmadığını en iyi bilen sadece Allah’tır.’ Bunun üzerine kendisine, ‘Ona hangi ismi verelim diye sorduklarında O, “Zeyneb” diye isimlendirin’ buyurdu.”10

Allah Resûlü, insanın nefsini tezkiye ederek övünmesinin ya da medh u sena edilmeyi beklemesinin manevi tehlikesini ifade ederken, “Kişinin yüzüne karşı tezkiye edilmesi onun boğazlanmasıdır”11 buyurur. Bundan dolayıdır ki O, “Karşılıklı birbirinizi medh u sena etmeyiniz. Bu davranış, birbirinizi boğazlamaktan farklı bir şey değildir.”12 buyurarak karşılıklı övüşmeyi ve birbirini temize çıkarmayı yasaklamıştır.13 Zira bu tür övgüler, insanları kibre ve gurura sevk edip gözlerini kör ve kulaklarını sağır eder. Zamanla kendisini gerçekten öyle zanneder ve çoğu zaman hatalarını görmez, kendisine söylenen doğruları işitmez, nasihati de dinlemez. 

Böyle bir kimse, “Benim bilgi, birikimim bu konuda daha fazla. Kimse bu hususta benimle boy ölçüşemez. Bu mevzularda benden daha isabetli düşünüp karar verebilecek kimse yoktur!” gibi yaklaşımlarla başkalarının fikir ve tekliflerine de bütün bütün kendisini kapatır. Bu seviyede bir kendini beğenmişliğin üzerine ise sağlıklı iletişim kurmak mümkün olmaz. Zira insanın kendisinden başka iyi ve güzel tanımadığı bir yerde iletişimden bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki nefsini çeşitli vesilelerle her zaman temize çıkaran ve övülmeyi bekleyen kimseler, Allah ve Resûlü tarafından sevilmediği gibi14 en yakınları ve toplum tarafından da sevilmez ve istiskal edilirler. Onun için bu ahlaki problemi yaşayan kimseler vazgeçmezlerse sonunda yalnızlığa ve kimsesizliğe de mahkum kalırlar.

Tartışma Aile İçi Şiddeti Doğurur ve Besler

Tartışmanın zararlarından belki de en büyüğü aile içi şiddettir. Tartışan çiftler kendi aralarında yaşadıkları söz düellolarından sonra nefislerine hakim olmazlarsa dil kavgası, yerini sinsi bir şekilde el savaşına bırakır. Zira birbirlerine sözlerini geçiremeyen ya da tartışarak bir yere varamayan eşler, içlerinde oluşan düşmanlık duygusuyla çok geçmeden kavgaya tutuşur ve bu yolla birbirlerine had bildirmeye kalkarlar. Bu durumda zaten erkeğin kendini haklı çıkarmak için mazeretleri hazırdır: “Söylüyorum söylüyorum anlamıyor.. Bu ancak dayaktan anlar. Bunun aklı başına ancak dayak yerse gelir. Atalarımız, kadının sırtından dayağı eksik etmeyeceksin boşuna dememiş..” vs.. Kadının da böyle bir durumda elini kullanma adına gerekçeleri hazırdır: “Nefsimi müdafaa etmeliyim. O vuracak da ben seyredecek miyim. Bana vurana ben de vururum. Bana el kaldıracak erkeği, anasından doğduğuna pişman ederim” vs.. gibi, misli misline karşılık verme zalim kuralları arasında değil iletişim, ortada ne aile ne de insanlık kalır. Zira bu tarz egoistçe ve cahilce yaklaşımlar, kavgayı daha da alevlendirir ve bir müddet sonra da şiddet yuvayı yıkar.

Kur’ân’ın kadınlarla geçim adına müminlere verdiği temel ilke, “….Onlarla iyi ve güzel geçinin, daima ma’ruf çerçevesinde hareket  edin.”15 emridir.  Hatta bu ayetin devamında, arada çıkabilecek ihtilaflar, hoşnutsuzluklar karşısında bile erkeğe yapılan tavsiye tatsızlık çıkarmak, tartışmak ya da dayak değil bilakis şu tefekkürdür: “…Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah, onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.”16

Peygamber Efendimiz’in de insanlara tavsiyesi hep bu istikamette: “Sizlerin en hayırlınız, eşlerine en iyi şekilde davrananızdır!”17 şeklinde olmuştur. Her alanda eşsiz örnekliği söz konusu olan Efendimiz, bu konuda da, “Aile fertlerine en iyi davrananız da benim!”18 buyurmuş ve kendisini bu hususta örnek alınmaya teşvik etmiştir. Bir beşer olarak zaman zaman eşleriyle yaşadığı ihtilaf ya da gerilimler karşısında asla elini kullanıp dayağa tevessül etmemiş ve, “Kadınlarınızı dövmeyin!”19 buyurarak bunu yasaklamıştır. Onun bu güzel örnekliğini, Hz. Aişe validemiz şöyle ifade etmiştir: “Allah Resûlü hayatı boyunca hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiş, hiçbir kimseye de eliyle vurmamıştır!”20

Bugün insanlığın ortak sorunlarından birisi haline gelen şiddetin temel çözümü, dili tutmak yani dil savaşlarının önünü almaktır. Bir diğer ifadeyle yuvalarda ölçüsüzce ve sorumsuzca yapılan tartışmalardan vazgeçilirse fiili şiddet de o oranda önlenmiş olacaktır. Zira şiddet probleminin çekirdeği, makbul olmayan tartışmalardır.

Sonuç  

Hakperestçe yapılan bir tartışma faydalı olsa da kuralların dışına çıkılarak yapılan münakaşalar çok zararlıdır. Hakikatin değil nefsin merkeze alındığı bu tür tartışmalar, aile saadetinin baş düşmanıdır; farkında olmadan muhatapları kendini beğenmeye sürükler, kibre ve gurura düşürür. Sırf rakibini hezimete uğratmak için su-i zan ve tecessüse iter, galip gelmek için batıl vesileleri bile kullanmaya başlatır. Kendilerini tamamen egolarına teslim etmiş bu kimseler üste çıkmak için gerekirse yalana da tevessül eder, gıybete girer bazen de ihtiyaç duyarsa iftiraya da başvururlar. Kendi görüşlerinin isabetliliğini kabul ettirmek için ilim, irfan ve zekalarını nazara vererek kendilerini tezkiye eder, tartışma daha da uzar giderse artık had bildirmeye kalkar ve şiddete müracaat ederler. Bu arada hesap günü altından kalkamayacakları bir çok söz de sarf eder, birbirlerinin ciddi kul haklarına da girerler. Bu zararlarından dolayıdır ki alimlerimiz bu tür tartışmaların caiz olmadığına hükmetmişlerdir.

El-hasıl doğrunun ve hakikat aşkının merkeze alındığı bir tartışmadan nice hayırlar doğacağı gibi benliklerin ve dayatmaların merkeze alındığı münakaşalardan da ancak aile içi meydan muharebeleri doğar. Onun için bugün yuvalarımızın içinde bulunduğu en büyük çıkmazlardan birisi de bu tür tartışmalardır. Bu tartışmaların yerine ise istişare sünnetini koymadıkça aile saadetini temin etmek mümkün olmayacaktır.  

Yazar: Dr. Selim Koç


Dipnot:

  1. Buharî, Edebu’l-Müfred, s, 145 (545)
  2. Müslim, Reda’, 18 (1469)
  3. Suyutî, el-Makasıdu’l-Hasene, (Hadis No: 1175)
  4. Müslim, İman, 148, 149
  5. Müslim, İman 147
  6. Hucurât, 49/12
  7. Ebu Davud, Edeb 40 (4880); Tirmizî, Birr 85 (2032)
  8. Hucurât, 49/12
  9. Necm, 52/32
  10. Ebu Davud, Edeb 70 (4953)
  11. İbn Eb’id-Dünya, es-Samt, s. 596
  12. İbn Mâce, Edeb 36
  13. Bu konudaki hadisler için bkz. Ebu Davud, Edeb 10
  14. Bkz. Lokman Suresi, 31/18
  15. Nisa, 4/19
  16. Nisa, 4/19
  17. İbn Mâce, Nikah 50 (1978)
  18. İbn Mâce, Nikah 50 (1977)
  19. Ebu Davud, Nikah 42 (2146)
  20. İbn Mâce, Nikah 51 (1984); Ebu Davud, Edeb 5 (4786)
Bunları da beğenebilirsin