Taif Yolculuğu

657

Dua, sabr-ı cemil ve Allah’ın inayetiyle üç yıllık muhasara ve boykot sona ermişti. Ancak bu dönem, arkada ağır hasarlar da bırakmıştı. Bu sürede ölenlerin sayısını tam bilemesek de birçok insan bakımsızlıktan, hastalıktan hatta açlıktan ruhunu Rahman’a teslim etmişti.

Bu süreçte en çok yıprananlardan birisi de hiç şüphesiz Ebu Talib’ti. Zira Peygamberimizi öldürmek isteyen müşriklere karşı müdafaada en önde daima o vardı. Kendi öz evlatlarından daha çok sevdiği yeğeni Hz. Muhammed’i, peygamberliğine inanmasa da her şeyi göze alarak savunuyordu. Bu konuda Kureyşlilerin önünde aşılmaz bir sur gibi duruyordu. Ancak seksenli yaşlarını çoktan geçmişti. Ömrünün sonlarına yaklaştığı bu günlerde yaşadığı hadiseler de kendisini epeyce yıpratmıştı. Mali açıdan yıllardır zaten sıkıntı içerisindeydi. Yaşanılan ambargo da onu maddi ve manevi açıdan çok ciddi yormuştu. Boykottan çıkılmıştı ama o ağır hastaydı. Yapılabilecek bir şey de yoktu. Halinden ötelere yolculuğun başlayacağı günlerin yakın olduğu anlaşılıyordu. Boykot bittikten 9 ay sonra 10. yılın Ramazan ayında vefat etmişti.

Peygamberimiz ve Müslümanlar tam muhasaradan çıkmanın sevinciyle kendilerini toparlamaya çalışırken, sebepler planında Efendimizin en önemli hamisi Ebu Talib’in vefatı onları derinden üzmüştü. Bu arada boykotta ağır hastalığa yakalananlardan biri de Hz. Hadice validemizdi. Yaşanan ağır imtihanlar onun da enerjisini tüketmişti. 65 yaşlarındaydı. Onun da rahatsızlığı uzun sürmedi. Ebu Talib’in vefatından üç gün sonra o da ötelere yürüdü.

Her ikisinin arka arkaya vefat edişiyle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) iki önemli desteğini kaybetmişti. İki kolu adeta bir anda kopmuş gibiydi. Bir müddet evine kapandı. Artık eskisi gibi dışarı çıkmıyordu. Kureyşlilere karşı kendisini kol kanat gerecek kimsesi kalmamıştı. Müşrikler kendisine her türlü zararı da verebilirlerdi.

Bu durumu fırsat bilen düşmanları zaten harekete geçmişlerdi bile. O’nun bu hali, Peygamberimize düşmanlıkta başı çekenlerden amcası Ebu Leheb’e ulaşınca akrabalık bağı dolayısıyla o da üzülmüştü. Hatta kalkıp yanına gitmiş ve O’na: “Ey Muhammed! Ebu Talib hayattayken yaptığın her şeyi yapabilirsin. Lat’a yemin olsun ki ben ölünceye kadar sana kimse ilişemez.” demişti.1

Bununla o, Peygamberimizi koruması altına aldığını da ilan etmiş oluyordu. Ebu Leheb bunu öylesine söylememiş, sözünün arkasında da durmuştu. İbnu’l-Ğaydala bir defasında O’na hakaret edince gidip kendisine haddini bildirmişti. Bu duruma şaşıran İbnu’l-Ğaydala Mekke sokaklarında bağırarak Ebu Leheb’in atalarının dininden ayrılıp Müslümanların safına geçtiğini ilan etmişti. Bunun üzerine etrafını saran Kureyşlilere Ebu Leheb, “Hayır! Abdulmuttalib’in dininden dönmedim. Sadece kardeşimin oğluna sahip çıkıyorum!” karşılığını vermişti.

Kureyşliler de bir yakını olarak sıla-ı rahimi gözetmesinin güzel olduğunu belirtmiş ve sahip çıkmasını makul karşılamışlardı. Peygamberimiz de bir müddet bu şekilde rahatça hareket edebilmişti. Artık Kureyşliler Ebu Leheb’den çekiniyor ve hiç kimse O’na zarar veremiyordu. Ancak müşriklerden bazıları bu gelişmeden rahatsız olmuştu. Ebu Leheb’in Hz. Muhammed’e sahip çıkması onları endişelendirmişti.

Bunun üzerine Ebu Cehil ve Ukbe İbn Ebi Muayt kendi aralarında anlaşarak Ebu Leheb’e gittiler. Ardından kendisine şöyle tuzak bir soru sordular: “Kardeşinin oğlu, sana babanın gittiği yeri haber verdi mi?” Hemen Peygamberimizin yanına gelen Ebu Leheb bu soruyu sordu. Efendimiz, veciz bir cevap vererek: “Kavmiyle beraberdir!” buyurdu. Aldığı cevabı Ebu Cehil’e ve Ukbe’ye aktaran Ebu Leheb’e bu sefer de onlar, “İşte bak. O, bununla onun cehennemde olduğunu kastediyor!” dediler.

Bu söze öfkelenen Ebu Leheb tekrar Efendimiz’e geldi ve “Abdulmuttalib cehenneme girecek mi” diye sordu. Peygamberimiz, “Evet. Kim onun öldüğü gibi ölürse o da cehenneme girecektir.” buyurdu. Bu cevap karşısında öfkesi daha da artan Ebu Leheb, “Artık ebediyen karşında beni düşmanın olarak bulacaksın. Zira sen babamız Abdulmuttalib’in cehenneme gittiğini iddia ediyorsun.” diye çıkışıp oradan uzaklaştı. Dediği gibi de bu olaydan sonra hem onun hem de Kureyşin Peygamberimiz’e düşmanlığı daha da şiddetlenmişti.2

Kendisine karşı şiddet ve düşmanlığın daha da arttığını/artacağını gören Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hem destek bulabilmek hem de tebliğine güven içinde devam edebilmek için yeni bir merkez arayışına başladı. Bunun için önce Taif’i seçti. Zira Taif, o gün Mekke’den sonra Hicaz bölgesinin en önemli yerleşim alanlarından birisiydi. Üçüncü önemli yerleşim merkezi olarak ise Yesrib geliyordu.

Taif

Taif, Mekke’nin doğusunda, 1630 metre yükseltide Sarat dağları arasındaki platoda kurulmuş bir şehirdi. Serin iklimi, su kaynakları, bağ ve bahçeleriyle hem tarım hem de turistik bir merkezdi. Hicaz bölgesinde yazlık bir şehir olarak kullanılıyordu. Mekke’nin eşrafının da birçoğunun burada yazlıkları vardı. Mekke tarıma elverişli olmadığı için Mekkeli tüccarlar için burası ticari açıdan da önemli bir değere sahipti. Üstelik Hicaz’ın en büyük pazar ve panayırı Ukaz’da Taif’in hemen yanı başında kurulurdu. Bu yönüyle Taif ve Mekkeliler adeta iç içe yaşıyorlardı. Mekke’ye yaklaşık 90 km mesafede bulunan bu şehir “Sakif” kabilesinin merkeziydi.3

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’te

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) 10. yılın Şevval ayının bitimine birkaç gece kala4 (Amcası Ebu Talib ve eşi Hz. Hadice’nin vefatından yaklaşık bir ay sonra) yanına Zeyd İbn-i Harise’yi de alarak gizlice ve yaya olarak Taif’e gitti.

Peygamber Efendimiz Taif’de toplam on gün kaldı. Bu zaman zarfında Taif’in ileri gelenlerinin hepsiyle görüştü ve onları kendisine destek olmaya ve İslam’a davet etti. Taif’i adım adım gezen Allah Resûlü, bulduğu her mahfili değerlendirmeye çalışmıştı. Daha sonraki yıllarda Müslüman olan Halid İbn-i Cebel el-Advani (radıyallahu anh)’ın anlattığı şu olay Peygamberimizin bu cehdine şahitlik etmektedir: “Ben Resûlullah’ı ilk defa Taif’e geldiğinde gördüm. Taif’in doğusunda bulunan Sakif pazarında bir yay veya asasına dayanmış, “Tarık Sûresi”ni okuyor ve onlardan kendisine destek olmalarını istiyordu. Ben bu sureyi orada kendisinden dinlemiş ve daha müşrikken ezberlemiştim. Müslüman olduğumda bu sure hala hafızamdaydı, unutmamıştım.”5

Allah Resûlü’nün bunca gayretine rağmen Taifliler O’na arzu ettiği desteği vermedi. Biri yaşlı bir kadın diğeri köle, iki kişi hariç kendisine iman eden olmadı ve kimseden de destek sözü alamadı. Tam aksine Taif’te hiç beklemediği davranışlarla, alay ve hakaretlerle karşılaştı. İçlerinden biri kalkıp Peygamberimize, “Eğer Allah seni Peygamber olarak gönderdiyse ben Kâbe’nin örtüsünü yırtar yere çalarım!” dedi. Bir diğeri, “Allah, senden başka gönderecek Peygamber bulamadı mı?” diye hakaret etti. Bir diğeri ise adeta arkadaşlarından geri kalmama adına istihzayı daha da ileri taşıdı: “Vallahi, ben hiçbir zaman seninle konuşmayacağım! Çünkü sen şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygambersen senin sözünü reddetmekle kendimi büyük bir tehlikeye atmak istemem. Eğer Allah adına hilaf-ı vaki bir beyanda bulunuyorsan o takdirde ben zaten seninle konuşmaya lüzum görmem.”6

Daveti kabul etmeseler bile nezaket gösterebilirlerdi. Ama onlar bu insani davranışı göstermediler. Gençlerinin İslam’a ilgi duymasından korkarak bir an önce Taif’i terk etmesini istediler: “Ya Muhammed! beldemizden çık git, davetine icabet edecek başka yer ara.”7

Davetinin hüsn-ü kabulle karşılanmayışı üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) çok üzülmüştü. Ancak O, kendi üzerine düşeni yapmış on gün içinde çalmadığı kapı bırakmamıştı. Taiflilerin kendisine sahip çıkıp destek olmayacakları tebeyyün etmişti. Bu tepkiler karşısında ise yapabileceği bir şey yoktu. Onlardan sadece yaşananların kendi aralarında kalmasını, olup biteni Mekkelilere haber vermemelerini rica etti.8 Fakat onlar bu ricasına da riayet etmeyeceklerini belirttiler. O kadar kabalaşmışlardı ki Taif’in ayak takımını topladılar ve O’nun gideceği yolun kenarlarına sıralayıp, onlardan taşlamalarını istemişlerdi. Şimdi de kendisinden hiçbir kötülük görmedikleri masum misafirlerine, ayrılmak üzere iken hem hakaret ettiriyor hem de taşlatıyorlardı.

Peygamberimiz ve O’nu atılan taşlardan korumaya çalışan Zeyd İbn-i Harise güçlükle ilerliyorlardı. Kendilerine isabet eden taşlardan dolayı kan revan içinde kalmışlardı. Peygamberimizin ayaklarından kanlar akıyordu. Atılan taşlardan Zeyd’in kafası da yarılmışdı.9 Sonunda Allah’ın inayetiyle bu işkence koridorundan sağ/salim çıkıp “Karnu’s-Sealib”e varmış ve bir bağa sığınmışlardı.

Peygamberimiz, Allah’a iltica ediyor

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Zeyd İbn-i Harise’yle birlikte büyük bir tehlike atlatmış; adeta ölümle yüz yüze gelmişlerdi. Gözü dönmüş ne yaptığını ve kimi taşladıklarını bilmeyen nadanların elinden kurtulmuş bir bağa sığınmışlardı. Bir ağacın altında biraz soluklandıktan sonra Rabbine şöyle yalvardı:

“Allah’ım! Güç ve kuvvetimdeki zaafı, önümdeki seçeneklerin azlığını ve insanların beni hafife alıp hor görmelerini Sana arz ediyorum. Ey Merhametlilerin en merhametlisi! İnsanların zayıf gördüklerinin sahibi ve Rabbi Sensin. Benim de Rabbim! Beni, kime bırakıyorsun? Bana kaba davranan yüzünü ekşiten uzak bir kimseye mi, yoksa işimi ellerine teslim ettiğin yakın düşmanlara mı? Şayet Senin bana gazabın söz konusu değilse hiç bir şeye aldırmam. Ancak Senin afiyet vermen, benim için daha genişlik sağlar. Senin bana gazabınla muamele etmemen ve dolayısıyla da bana celalinle tecelli etmemen için, dünya ve ahirete ait işleri yoluna koyan ve kendisiyle bütün karanlıkların aydınlığa kavuştuğu vechinin nuruna dehalet edip rahmetine iltica ediyorum. Rızanı elde edip hoşnutluğunu kazanacağım ana kadar Senin huzurunda el pençe divan durmaya ve özür dileyip iltica etmeye devam edeceğim. Senden başka ne bir dayanak ne de itimat edilip güvenilecek bir güç vardır.”10

Peygamber Efendimiz mahzun bir şekilde duasını yeni bitirmişti ki kendisini gölgeleyen bir bulutu farketti. Biraz dikkatlice bakınca Cebrail aleyhisselamın orda olduğunu gördü. Cebrail aleyhisselam kendisine şöyle hitap ediyordu: “Allah (celle celaluhu) kavminin sana söylediklerini işitti ve sana yaptıklarını gördü. İşte Sana bunları reva görenlere karşı istediğin her şeyi yapması için dağlara müvekkel meleği gönderdi.”

Bu arada dağlara müvekkel melek de Peygamberimize selam vermiş ve ardından da, “Ya Muhammed! Ben dağlara müvekkel meleğim. Allah beni senin emrini yerine getirmek için gönderdi. Şayet istersen, ben bu iki dağı bunların üzerine geçirmek için geldim” diyordu. Alemlere rahmet olarak gönderilen Rahmet Peygamberi ise bu teklif karşısında: “Hayır! Ben, Allah’ın bunların neslinden, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayacak ve sadece O’na ibadet edecek kimseleri çıkaracağını ümit ediyorum” diye cevap verdi.11

Addas’ın Müslüman Oluşu

Bütün bu yaşananları Peygamberimizin bahçesine sığındığı Rebia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe seyrediyordu. Bunlar da aslında Allah Resûlü’ne düşmanlıkta başı çeken isimlerdi. Fakat nasılsa Peygamberimizin bu yaşadıkları karşısında onlar da merhamete gelmiş köleleri Addas’a, O’na bir tabak üzüm ikram etmesini söylemişlerdi. O da birkaç salkım üzüm toplayıp tabağa koymuş ve Peygamberimize takdim etmişti. Allah Resûlü takdim edilen ikramı kabul etmiş ve “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek yemeğe başlamıştı.

Addas bu cümleyi duyunca şaşırmıştı. Çünkü bu söz kendi çevresinde kullanılmayan bir cümleydi. Allah Resûlü’nü iyice süzdükten sonra, “Allah’a yemin olsun ki bu sözü, bu beldelerde çevremizde kullanan yoktur!” dedi. Addas’ın bu merakı Peygamberimizin dikkatini çekmişti. “Ey Addas! Sen nerelisin ve hangi dine mensupsun?” diye sordu. O, “Ninova’lı ve Hristiyan’ım” diye cevap verince Peygamberimiz, ona kendisini tanıyabileceği asgari bir müşterek bulmuştu. “Salih kardeşim Yunus İbn-i Metta’nın memleketinden” demek, dedi.

Addas’ın heyecanı bir kat daha artmıştı. “Sen Yunus İbn-i Metta’yı nereden biliyorsun? Vallahi ben Ninova’dan ayrılalı onu bilip tanıyan on adama bile rastlamadım. Sen nereden öğrendin. Gördüğüm kadarıyla sen okuma-yazma da bilmiyor gibisin. Ümmi bir kavim içinde neşet etmişsin.” diye sordu. Bu soru üzerine Efendimiz: “O, benim kardeşimdir. O da bir nebiydi ben de bir Peygamberim” buyurdu. Bu cevap üzerine Addas hayatının en önemli fırsatını yakaladığını anlamıştı. Vakit kaybetmeden hemen Peygamberimizin önüne diz çökerek ellerini öptü12 ve “Ben şehadet ederim ki sen Allah’ın kulu ve Resûlüsün” diyerek iman etti.13

Utbe ve Şeybe, olup bitenleri uzaktan seyrediyorlardı. Addas’ın hareketleri hoşla rına gitmemişti. Hemen biri diğerine, “Görüyor musun, senin köleni de hemen yoldan çıkardı” deyiverdi. Addas geri gelince de hemen onu hesaba çektiler. “Sana ne oldu da o adamın önüne kapandın ve ellerini öptün?” Addas çok sakin bir şekilde onlara, “Efendim! Bana göre yeryüzünde bu adamdan daha hayırlı bir adam yoktur. Zira onun bana söylediklerini ancak bir Nebi haber verebilir.” dedi. Bunun üzerine onlar kendisine, “Yazıklar olsun sana ey Addas! Dikkat et, O adam seni dininden alıkoymasın. Çünkü senin dinin, ondan daha hayırlıdır.” demişlerdi.14

Yaşanan bunca tehlike, acı ve hüzünden sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Addas’ın Müslüman oluşuyla bir nebze de olsa rahatlamıştı. Zira O’nun dünyasında bir kişinin imanı etmesinin değeri şuydu: “Allah’a yemin ederim ki senin vesilenle Allah’ın bir kişiye hidayet etmesi senin için sahralar dolusu kızıl develerin olmasından ve bunu tasadduk etmenden çok daha hayırlıdır.”15

Efendimiz’in hayatının en zor günü

Taif yolculuğunda yaşadıkları O’nun ruh dünyasında hayatı boyunca unutamayacağı derin izler bırakmıştı. Bir gün Hz. Aişe validemiz kendisine, “Ya Resûlallah! Hayatında, Uhud gününden daha çetin bir gün yaşadın mı?” diye sormuştu. Hüzün Peygamberi kendisine şöyle cevap vermişti: “Ya Aişe! Senin kavminden çok çektim. Hele onların yüzünden Akabe günü (Taif’de yaşadıklarını kastediyor) yaşadıklarım, sıkıntılarımın en çetin olanıydı. Taif’e gidip kendimi Abdiyalîl’lere tanıtıp kendilerinden bana yardımcı olmalarını istediğimde beni reddetmişlerdi. Ben de üzgün bir halde Mekke’ye dönmek için yöneldim. Üstelik bir de köle ve çocuklar bizi taşlıyorlardı. Güçlükle ayakta duruyorduk. Ancak Karnu’s-Sealib de kendime gelebildim…”16

Allah Resûlü, daha sonra Zeyd İbn-i Harise ile buradan Mekke’ye doğru hareket etti. Ancak kendisine eman verecek bir hâmi bulmadan Mekke’ye girmesi mümkün değildi. Bundan dolayı günlerce Nahle’de kaldı.

Nahle’de Cinlerin Şehadeti

Konaklamak için Nahle’de durmuşlardı ki vaktin girmesiyle teheccüd namazını eda etmek için kalkmıştı. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) abdestini almış, mahzun ve mükedder bir şekilde namaza durmuştu. Bu esnada Nusaybin cinlerinden yedi kişilik bir gurup gelmiş etrafını sarmıştı. O’nun namaz kılışını seyrediyor ve okuduğu Kur’ân’ı dinliyorlardı. Peygamberimizin onların gelişinden henüz haberi yoktu. Namazdan sonra kendisine indirilen şu ayetle bu müjde verildi: “Hani Biz bir vakit cinlerden bir takımını Kur’ân dinlemeleri için sana göndermiştik. Kur’ân’ı işitip dinleyecek yere igelince birbirlerne: “Susun, dinleyin! dediler. Okuma tamamlanınca kendi toplumlarına birer uyarıcı olarak döndüler.”17

Sanki beşer, Allah Rasûlü’ne kapılarını kapatınca, Allah (celle celaluhu), melekût aleminin kapılarını O’na açıyor ve başka taifelerle kendisini teselli ediyordu. Cin taifesinden bir gurup gelerek iman etmiş ve yaşadıkları bölgelere mürşit olarak dönmüşlerdi. Bunlar Cin Sûresi’nde anlatıldığı üzere kendi kavimlerine gittikten sonra da zaman zaman heyetler halinde tekrar Peygamberimize gelerek O’nu dinlemişlerdi.18

Zeyd İbn-i Harise kendisine “Ya Resûlallah! Kureyşliler seni Mekke’den çıkardıkları halde Sen şimdi nasıl oraya gireceksin?” diye sorunca; Peygamberimiz ona, “Ey Zeyd! Göreceksin, Allah bir çıkış yolu lutfedecektir. Şüphesiz ki Allah dinine yardım edecek Nebisini destekleyecektir.” buyurmuşlardı. Bir müddet daha burada konaklayan Efendimiz daha sonra ayrıldı ve Hira sultanlığına geçti.

Bu zaman zarfında Peygamberimiz Mekke’ye girebilmenin yollarını arıyordu. Bunun için ilk önce Ahnes İbn-i Şerik’e haber gönderdi. Ancak Ahnes, kendisinin halîf olması hasebiyle eman veremeyeceğini belirtti. Kâinatın Efendisi, Ahnes İbn-i Şerik’ten beklediği cevabı alamayınca ikinci olarak Süheyl İbn Amr el-Kureşi’ el-Âmiri’ye haber gönderdi. Efendimiz ondan da müsbet bir cevap alamadı. Son olarak Huzaa kabilesine mensup bir adamla Nevfeloğullarının lideri Mut’ım İbn Adiyy’e haber gönderdi. Mut’ım İbn Adiyy’in soyu Abdumenaf’ta Peygamberimizin soyuyla birleştiği için onun amcaoğullarından sayılırdı. Bundan dolayı Peygamberimiz kendisine “Amca” diye hitap ederdi. “Ey amca! Bana himaye verir misin, ta ki Beyt-i Atiki tavaf edeyim.” diye haber yolladı. 19 Mut’im, Peygamberimizin bu isteğine “Evet!” diyerek olumlu cevap verdi. Oğullarını ve kavmini topladı ve “Onlara, “Silahlarınızı kuşanın ve Kâbe’nin köşelerinde yerinizi alın. Çünkü ben Hz. Muhammed’e eman verdim.” dedi.

Emanı alan Peygamber Efendimiz (aleyhissaalatü vesselam) Zeyd İbn-i Harise’yle birlikte Mescid-i Haram’a girmişti. Mut’im İbn Adiy ise bineğinin üzerinde Kureyşlilere şöyle sesleniyordu: “Ey Kureyş topluluğu! Ben Muhammed’e eman verdim. İçinizden kimse O’na dokunmaya kalkmasın!” Allah Resûlü, bu eman ortamında Haceru’l-Esved’i selamlayıp tavafa başlamış ve tavafını bitirip iki rekât namaz kılmış ve Mut’im İbn-i Adiy ve oğullarının korumasında güvenlikle evine geçmişti.20

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. İbn Sa’d, Tabakât, I/153-154
  2. İbn Sa’d, Tabakât, I/153-154
  3. Sakif kabilesi, Adnânî Hevâzin’in önemli bir koluydu. Kur’an’da “el-Karyeteyn” denilerek kastedilen şehirlerinden ilki Mekke diğeri ise burasıdır. Bkz. Zuhruf Suresi, 43/31 Dolayısıyla Allah Resûlü’nün burayı merkez edinme düşüncesinde bu hususun da etkisi nazara alınmalıdır.
  4. İbn Sa’d, Tabakat, I/154
  5. İbn Hacer, el-İsabe, s. 365
  6. İbn Hişam, II/51
  7. İbn Sa’d, Tabakat, I/154
  8. Bkz. İbn Hişam, Sîre I/51
  9. Bkz. İbn Sa’d, Tabakat, I/154
  10. İbn Hişam, Sîre I/52
  11. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 6/312-313
  12. İbn Hişam, II/52
  13. İbn Hacer, el-İsabe, s. 1013
  14. İbn Hişam, Sîre II/52
  15. Buhari, Fedailu’l-Ashab 9; Meğazi 38;Müslüm, Fedailu’s-Sahabe 34
  16. Bkz, İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 6/312-313
  17. Ahkaf Sûresi, 46/29
  18. İbn Sa’d, Tabakât, I/154
  19. Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, III/269
  20. Bkz., İbn Sa’d, Tabakat, I/154-155

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla