Tahrîm olayı ve sır saklama

404

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), özellikle ikindi namazından sonra Ezvâc-ı Tâhirât’ın yanına giderek onların hâl ve hatırını sormayı, onlarla birlikte belli bir süre geçirerek gönüllerini almayı îtiyâd edinmişti. Böylelikle her birisi için ortak bir zaman tayin etmiş oluyor ve zevceleri arasındaki adâleti de tesis ediyordu. Çoğunlukla tekrarlanan bu ziyaretler annelerimizde beklenti oluşturmuş ve her ikindi vaktinden sonra yanlarına Allah Resûlü’nün geleceğini intizar eder olmuşlardı.

Yine bir gün oturmuş, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bekliyorlardı. Ancak zaman ilerlemiş olmasına rağmen O’ndan haber alamamışlardı! Her geçen dakika onları meraklandırıyor, Fahr‑i Kâinat Efendimiz ile geçirdikleri müşterek bir zamanlarının olmayacağından endişe duyuyorlardı.

Derken Habîb‑i Kibriyâ Hazretleri çıkageldi. Yeniden heyecanlanmışlardı. Hemen istikbâl ettiler. Geç de olsa dolunay misâl çehre yine üzerlerine doğmuş, Allah’ın en sevgili kulu meclislerini şereflendirmişti. Ancak içlerinde bir şüphe vardı. Annelerimiz adına Âişe Validemiz söz aldı ve İnsanlığın Emîni’ne, bu gecikmenin sebebini sordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Zeyneb’in kavminden bir kadın, hediye olarak ona bir kap bal getirmiş, buyurdu.
Anlamışlardı; demek ki gecikmesinin sebebi Zeyneb Validemiz idi! Bir kadın olarak fıtratları gereği yine etkilenmişlerdi. Ancak ilk başta bunu Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) izhâr etmediler. Ancak bedelini ağır ödeyecekleri bir yola tevessül ettiler; aralarında konuştu ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlardan kimin yanına gelirse O’na:

– Sen ne içtin? Bu koku da ne, demeyi kararlaştırdılar! Buna göre:

– Bal şerbeti içtim, dediğinde ağız birliği edecek ve:

– Herhalde bu arı, çiçeklerini kötü kokulu ağaçlardan toplamış, cevabını vereceklerdi. Zira Resûlullah’ın, hoş olmayan kokulardan uzak durduğunu ve kerih kokuyu sevmediğini biliyorlardı.1

Gerçekten de öyle oldu. Hangisinin yanına gelmişse, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı tepkiyle karşılaşıyordu. Her defasında:

– Hayır! Ben, sadece Zeyneb Bint‑i Cahş’ın yanında bal şerbeti içtim, buyurmuştu buyurmasına ama Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerimizin bu tavrından alınmıştı. Hatta bundan dolayı yemin etmiş ve onlara, bir daha bal şerbeti içmeyeceğini söylemişti.2

Böyle bir söz ve böyle bir yemin herhangi bir insandan sudûr etmiş olsaydı, belki değişen bir şey olmazdı. Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir insan değildi; hâlâ devam etmekte olan vahyin biricik muhatabıydı. Din, O’na gelen vahyin ışığında şekilleniyor, Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) onu toplumda tatbik etmek suretiyle yarınların temel taşlarını yerleştiriyordu. Dolayısıyla O’nun dudaklarından dökülen her cümle bir hüküm demekti ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vereceği bir hüküm, arkadan gelenleri de bağlayacak, herkes için örnek teşkil edecekti.

Çok geçmeden Cibrîl‑i Emîn gelmiş, yine vahiy getiriyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) boncuk boncuk ter döküyor, omuzlarına inen yükün ağırlığı altında beli kırılırcasına ıstırap duyduğu görülüyordu.

Derken bu hâl açılmış ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzüne yeniden tebessüm gelmişti. Zira Yüce Mevlâ O’na:

– Ey Nebî, diye seslenmişti. “Eşlerini memnun etmek için kendini sıkıntıya sokup Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri niçin nefsine haram kılıyor, âdeta kendini onlardan mahrum bırakıyorsun? Bilirsin ki Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir!”

İfadelerde, kurbiyette zirveyi yakalamış olmanın sıcaklığı hissediliyor ve Resûlullah’ın şahsında insanlığa yeni mesajlar sunulmak suretiyle birkaç mesele birden zikrediliyordu. Bunların ilki, Allah’ın helal kıldığını insanın, kendi için haram telakki etmemesi gerektiğiydi. İkinci mesele ise, şayet böyle bir haram kılma söz konusu olmuşsa bu, af ve mağfireti gerektiren bir duruştu ki ancak Allah’ın Gafûr ve Rahîm sıfatlarına sığınmakla sahil‑i selâmete çıkılabilirdi. Diğer mesele ise, yemin edip de helali kendine haram kılanlara, yemin keffâreti ödeyerek yeniden helale dönüş kapılarının açılmasıydı. Zira arkadan gelen ifadelerde Yüce Mevlâ şöyle buyuruyordu:

– Gerektiğinde yeminlerinizi çözmek için Allah (celle celâluhu), size keffaret yolunu göstermiştir. Allah (celle celâluhu), sizin yardımcınız, sahibinizdir. Ve aynı zamanda O (celle celâluhu), her şeyi mükemmelen bilen, tam hüküm ve hikmet sahibidir.3

Ezvâc‑ı Tâhirât’la ilgili beyanlar bununla da sınırlı değildi; Cibrîl‑i Emîn’in getirdiği beyanlarda daha keskin ifadeler de yer alıyordu. Zira bu sıralarda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hafsa Validemiz’e bir sır vermişti.4 Adı üzerinde sır, sırdı ve kimseye söylenmemesi gereken bir husustu. Ancak meselenin bu denli ciddi olduğunu henüz bilmiyorlardı ve Hafsa Validemiz de onu, kendisine daha yakın bulduğu Âişe Annemiz ile paylaşmıştı.

Derken bu durumdan Allah (celle celâluhu), Resûlü’nü haberdâr etmiş ve O da (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine bildirilenin bir kısmını Annemiz’e söyledi. Belli ki risâlet mektebinden edeb talimi yapıyordu! Bunu duyan Annemiz’in tedirginliği had safhaya ulaştı ve hemen Resûlullah’a:

– Bunu sana kim bildirdi, diye sordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Her şeyi bilen Alîm ve her hâdiseden haberdar olan Habîr bildirdi, cevabını verdi.

Çok mahcup olmuştu. Fahr‑i Kâinat Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ait en küçük bir mesele bile demek ki büyüklerden daha büyüktü ki Cibrîl‑i Emîn geliyor ve meseleye müdâhil oluyordu. Nübüvvet medresesinde yeni bir ders daha alıyorlardı; demek ki ser verilmeli ama sır verilmemeliydi! Zira bu, nedâmetle Yüce Dergâh’a yönelmeyi gerektirecek bir eksiklik, kalbin rotasını değiştirecek bir durumdu. Esas yürek hoplatan ifadeler bundan sonra geliyordu:

– Şimdi ikiniz de ey Peygamber eşleri, diyordu Yüce Mevlâ. “Eğer kalplerinizin matlup olan durumdan kayması sebebiyle Allah’a tövbe ederseniz ne âla!5 Yok eğer hislerinize mağlup olup Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, O’nun yardımcısıdır; Cebrâil, sâlih mü’minler ve melekler de ayrıca O’nun yardımcılarıdır! Eğer O sizi boşayacak olursa iyi bilin ki Rabbi O’na, sizden daha hayırlı, Allah’a teslimiyet gösteren, mü’min, gönülden itaat eden, tövbekâr, ibadet neşvesiyle dolu, oruca düşkün, dul veya bâkireler olarak başka eşler de lütfeder!”6

Evet, onlar, Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) çok sevdiklerinden ve başkalarından kıskandıkları için böyle davranmışlardı; ancak Yüce Mevlâ’nın O’nu ne kadar sevdiğini ve O’nun hakkında ne kadar gayûr olduğunu şimdi daha iyi anlıyorlardı. Aynı zamanda bu ifadeler, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hakk katındaki konumunu bir kez daha tescil ederken, böyle bir makamın sahibine eş olmanın da ne kadar mes’ûliyetli bir iş olduğunu göstermiş oluyordu. Öyleyse has daireye alınanların, burada bulunuyor olma keyfiyetine halel getirecek davranışlar içine girmesi olmazdı ve annelerimiz de bu davete icabet ederek bundan böyle daha dikkatli bir hayat yaşayacaklardı.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz/Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Aile Hayatı isimli kitabından alınmıştır.

Dipnot:

  1. Bkz. Buhârî, Hiyel 11; Talâk 7; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 6/249 (26162)
  2. Bkz. Buhârî, Tefsiru Sûre 386; Talâk 7; Müslim, Talâk 21; Nesâî, Talâk 17
  3. Tahrîm Sûresi 66/1, 2
  4. Bu sırrın kime verildiği ve onun da bunu kiminle paylaştığına dair Kur’ân herhangi bir tasrihte bulunmamakta, tafsilat Hadîs kitaplarında yer almaktadır. Buna göre kendisine sır verilen Hafsa Validemiz, onun bu sırrı paylaştığı isim de Âişe Annemiz’dir. Efendimiz’in Hafsa Validemiz’e verdiği bu sırla ilgili olarak da farklı yorumlar da yapılmıştır. Bunların en önemlileri şunlardır: 1. Bal şerbeti içmemeye yemin etmesi. Bkz. Buhârî, Tefsiru Sure 386; Talâk 7; Müslim, Talâk 21; Nesâî, Talâk 17 2. Zayıf senetli bir rivayet olarak Hazreti Mâriye’ye yaklaşmayacağına dair yemini. Bkz. Beyhakî, Sünen 7/353 (14854); Nesâî, Kübrâ 5/286 (8907); 6/495 (11607); Makdisî, el-Ehâdîsü’l-Muhtâra 5/69 (1694). 3. Hilafetin önce Hazreti Ebû Bekir, sonra da Hazreti Ömer’e geçeceği. Burada dikkat çeken bir diğer husus da Kur’ân’ın ‘sır’ dediği meselenin yine ‘sır’ olarak kalması, vahyin aile içi bu sırrı ifşâ etmemiş olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’ân, aile mahremiyetiyle ilgili olarak çok yönlü bir ders vermektedir.
  5. Âyetteki ifadeleri, “Şayet Allah’a yönelip O’na tevbe ederseniz bu mümkün ve çok kolaydır; zaten sizin kalpleriniz de böyle bir tevbeye meyillidir!” şeklinde anlamak da mümkündür. Hatta bu, Annelerimiz’in konumu düşünüldüğünde daha doğru bir tercihtir. Bkz. Nedevî, Sîretü Seyyideti Âişe 145, 146, 147
  6. Tahrîm Sûresi 66/3, 4

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla