Tahiyyat duası ve salâvat üzerine

372

Çocukluğumuzda ilk ezberlediğimiz dualar, genelde tahiyyat ve salâvattır. Zîrâ bu dualar ile tevhid ve nübüvvet veciz bir şekilde öğretilmektedir. Tahiyyat ve salâvata sözlüklerde “selâm ve dua” mânâsı verilmiştir. Tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Bu itibarla tahiyyenin lügat manasında “sağlıklı uzun ömür dilemek” anlamı bulunmaktadır.1 Ayrıca tahiyye “selâm verip almak” mânâsını ihtiva etmekte ve “tahiyyetü’l-mescid” namazını da hatırlatmaktadır. Nitekim tahiyyetü’l-mescid, mescidin sahibi olan Allah’a saygı ve tazim gayesiyle kılınan iki rekat nafile bir namazdır.2

Salâvat da, salât kelimesinin çoğuludur. Salât ise sözlükte, “dua, istiğfar ve övgü” mânâsına gelmektedir. Özel mânâsı Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için okunan ve Allah’ın rahmet ve selâmının O’nun üzerine olması dileği ile getirilen duaları içine almaktadır. Selâm, insanların birbirleri ile karşılaştıklarında “es-selâmü aleyküm” ifadeleriyle yapılan özel bir dua şeklidir. Zîrâ Allah (celle celâluhu) Hz. Âdem’i (aleyhisselâm) yaratınca (ona): “Şurada oturan cemaate (meleklere) selâm ver ve sana ne cevap vereceklerini iyi dinle, çünkü bu senin ve zürriyetin için selâm olacaktır.” buyurmuştu. Hz. Âdem (aleyhisselâm) de giderek “es-Selâmü aleyküm” dedi. Melekler de cevap olarak “es-Selâmü aleyke ve rahmetullah” şeklinde karşılık verdiler.3 Böylece selâm, Hz. Âdem’den intikal eden bir sünnet olarak gelmektedir. Selâm “Allah’ın rahmeti ve esenliği üzerine olsun” mânâsında duadır.

Kur’ân-ı Kerim’de “tahiyyat” ve “selâm” kelimeleri فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا “orada (cennette) hürmet ve selâmla karşılnacaklardır.”4 şeklinde yan yana zikredilmektedir. Demek ki bir mekâna saygı ve selâmla girilmelidir. Nitekim yeni bir mekâna önce selâmla girilir. Cenâb-ı Hak tarafından mü’minlere Cennet kapıları açılınca سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ “Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya.”5 deneceği haber verilmektedir. Görüldüğü gibi Cennet, selâmet yeri olan mü’minlerin esenlik yurdudur. Allah’ın da daveti şöyledir. وَاللهُ يَدْعُوا اِلَى دَارِ السَّلَامِ “Allah kullarını daru’s-selâma (barış ve esenlik yurdu olan cennete) çağırıyor.”6 Esenlik yurdunun rehberi de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’dir.

Tahiyyat duasının hükmü

Hanefi mezhebinde namazdaki ilk ve son oturuşlarında (kâde-i ûlâ ve kâde-i ahire/teşehhütlerde) tahiyyat duasını okumak vacip kabul edilmiştir.7 Hanefi mezhebinde okunan tahiyyat duası Abdullah b. Mesud’un (radıyallâhu anh) Peygamberimiz’den nakletmiş olduğu rivayete dayanır.8 Şafii mezhebinde okunan tahiyyat duası ise Abdullah b. Abbas (radıyallâhu anh) rivayetine dayanır ki, duanın baş tarafında az bir lâfız farkı olmakla birlikte mânâsı aynıdır.9 Namazlardaki ikinci veya dördüncü rekatlardan sonra mü’min, ellerini dizleri üzerine koyarak oturup bir kul saygısı ile Rabbine selâm, salâvat ve güzel güzel dualar sunmaya başlamaktadır. Namaz vesilesiyle bu yüce huzura girip o mertebeye yükselmek ve o huzurda durmak şerefini kazanmasına rehber olan şanlı Peygamber’in lütuf ve keremini hatırlayıp, o feyiz kaynağına tebrik ve selâm gönderir. Sanki böylece diğer farz ve vacip görevleri yerine getirmek maksadıyla Allah’ın divanından çıkmak için ayrıca izin istemektedir.

Her mü’minin namazı, onun bir nevi mi’racı hükmündedir. Bundan dolayı bazı âlimlere göre teşehhütteki tahiyyât duaları Mirac gecesinde Cenâb-ı Hak ile Resulü’nün konuşmalarını hatırlatmaktadır.10 Bununla birlikte tahiyye duası ile mü’min, اَلتَّحِيَّاتُ لِلهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ “Bütün kavlî (tahiyyat), bedenî (salâvat) ve malî (tayyibât) ibadetler Allah’a mahsustur.” diyerek, önce Allah’a selâm ve saygılar sunmaktadır. Ardından Hz. Peygamber’e hitaben اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ “Ey Peygamberim! Selâm ile birlikte Allah’ın rahmeti ve bereketi sana olsun.” demektedir. Bundan sonra mü’min kendisi ve ibadette bulunan kardeşleri için lütfedilen ibadetin nurları ve Allah’a karşı yapılan vazifenin fayda ve tesirlerini Rabbinin koruyup sağlaması ümidiyle cemaat şuuru içinde اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ “Selâm bize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun.” şeklindeki duasıyla tahiyye ve selâmı bütün salih kullara gönderir. Böylece mü’min, dualarının kabul edilmesi ümidiyle diğer mü’minleri de ibadetine katarak onları da bu samimi duaya ortak etmiş olmaktadır.

Bundan sonra mü’min, أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Şahadet ederim ki Allah’tan başka hakiki mabud yoktur. Yine şahadet ederim ki Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın kulu ve peygamberidir.” diyerek, nimet verenin Allah olduğuna şahadet ederek, O’nun sonsuz nimetlerine kavuşmakta ve bu nimetlere ulaşmaya vesile olanın da Efendimiz olduğunu hatırlayıp içten gelerek Allah’ın tek ve eşsiz ilâh olduğuna şahadetini ilan eder. Bu esnada kalb ve dil şahadetlerine bir de amelî olarak şahadet parmağını kaldırıp bu şahadeti tasdik eder. Böylece hem diliyle hem eliyle “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in de O’nun kulu ve peygamberi olduğuna şahadet ederim.” cümlelerini herkese samimiyetle ilân eder. Ardından bu büyük hayra vesile olan Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) özel dua etmeye yönelerek salât ve selâm göndermeye başlar. Yani Allahümme salli ve bârik dualarını (salâvatı) okur.

Salâvat duaları

Sahabilerden Ka’b b. Ucre (radıyallâhu anh) anlatır: Bir defasında Hz. Peygamber yanımıza gelmişti. Biz de ey Allah’ın Resulü! Sana nasıl selâm vereceğimizi biliyoruz; fakat sana nasıl salât okuyacağımızı bilmiyoruz. Oysa Kur’ân “salât” getirmemizi emrediyor demiş. Bunun üzerine Peygamberimiz اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ. اَللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ “Ey Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine rahmet et. Tıpkı İbrahim peygambere rahmet ettiğin gibi. Sen övülmeye layık, şerefi yüksek olansın. Ey Allah’ım! Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl. Tıpkı İbrahim peygamberin ailesini mübarek kıldığın gibi. Sen övülmeye layık, şerefi yüksek olansın.”11

Bu salâvatı okuyan kişi, mü’minlerin hepsini hidayet etmesine bir karşılık olarak Hz. İbrahim’le onun âl ve ümmetine lütfedilen sonsuz selâm ve tebriklerin bir mislini de sevgili ümmetiyle beraber o sevgili peygambere lütfetmesini Allah’tan dileyerek dua etmektedir. Bu tahiyyat esnasında sanki mü’min, dünya ve ahiret işlerinde kendisinin Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu düşünüp رَبَّنَا آتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Ey Rabbim! Dünyada ve ahirette bizlere iyilikler ver. Cehennem azabından da bizleri koru”12 رَبِّ اجْعَلْنِى مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِنْ ذُرِّيَّتِى رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاءِ رَبَّنَا اغْفِرْلِى وَلِوَالِدَىَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابِ “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlar eyle. Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle. Ey Rabbim! Amellerin hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla”13 gibi birtakım dualar da okur. Bu şekilde kulluk vazifesini tamamlayınca mükellef olduğu diğer ibadetleri de yerine getirmek için hikmet sahibi Rabb’inin emrine uyarak dünya ihtiyaçlarını sağlamak maksadıyla o yüce huzurdan izin isteyerek ayrılır. Bu ayrılışta melekleri ve mü’minleri “selâm” duasıyla bırakır.

Nitekim hadîsteki “Oturduğunuz meclislerden kalkarken selâm vererek ayrılın.”14 tavsiyesi de bunu hatırlatmaktadır. Şu hâlde mü’min hâl diliyle: “Zaruret olmasaydı bu ayrılık acısını tatmazdım. Bu şerefli vazife ve büyük ziyafetten bir an ayrılmak istemezdim.” demek istemektedir. Demek ki mü’minin namazı, hakikaten zikir, hamd, saygı, dua, rüku, secde, yalvarma ve tevazu gibi her türlü senâ ve duaları içine alan ince sırlar ve nurlar ihtiva eden hikmetli bir ibadettir.

Salâvatın hükmü

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de salâvatın hükmünü şöyle beyan eder: إِنَّ اللهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَبِىِّ يآأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Şüphesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrim) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin (hürmet edin ve boyun eğin)”.15

Bu âyette Hz. Peygamber’e Allah ve meleklerinin “salât” ettiği açıkça belirtilmekte ve mü’minlerin de salât ve selâm getirmeleri emredilmektedir. Dolayısıyla ömürde en az bir defa salâvat farzdır denilmiştir. Hattâ müfessirler bu âyete göre Hz. Peygamber’e en az ömürde bir defa salâvat getirmek farz, ismi anılınca getirmek vacip hükmünü çıkarmışlardır.16 Bu âyetteki “salât” kelimesi, Allah’tan “rahmet”, meleklerden “istiğfar”, mü’minlerden de “hayır dua” mânâsında yorumlanmaktadır.17 Bu âyette mü’minlere hem “salât” hem de “selâm” emredilmektedir. Burada kullanılan “sallâ” fiili şu mânâları ihtiva etmektedir: 1. Birisine tam bir teveccühle yönelmek, sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek. 2. Bir kimseyi yüceltmek. 3. Bir kimse için dua etmek.18 O hâlde kelimeye bu mânâlarda bakıldığında buradaki “sallû” emrine “O’na bağlanın, O’nu yüceltin, övün ve her an O’nun için dua edin.” anlamları verilebilir. Nitekim Allah Teala, rahmet ve nimet vermesi ile melekler de istiğfar ve hizmetleriyle Peygamber’e daima ikram etmektedirler. Dolayısıyla mü’minler de o Peygamber’e salât ve selâm getirmelidir.

Tefsir ve hadîs âlimlerinden Fîrûzâbâdî (ö. 817/1415) es-Sılatü ve’l-büşer fi’s-salâti alâ hayri’l-beşer isimli eserinde Hz. Peygamber’e salât ve selâm getirmenin faziletlerini zikrederken rumuzla dahi yazılmasını (“s.a.s.” gibi) hoş karşılamadığını belirtir.19 Nitekim “yanında ismim anılıp da bana salâvat getirmeyen kimsenin burnu yere sürtülsün”20 rivayeti meselenin önemine işaret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak لَا تَجْعَلٌوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا “Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın.”21 buyurmaktadır. Demek ki Hz. Peygamber’i “Muhammed” gibi ismiyle değil, saygı ve nezaketi ifade eden “Hazret veya Efendimiz” gibi (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıf ve sıfatlarla anmamız gerekir.

Nitekim ezandan sonraki yapılan duada Peygamberimiz için “O’na vesileyi ve fazileti ver, makam-ı mahmûd’a yükselt.”22 şeklinde dua etmekteyiz. Zîrâ bir başka hadîste şöyle buyrulmaktadır: “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediklerinin aynısını siz de söyleyin. Sonra bana salâvat getirin. Çünkü bir kimse bana bir defa salâvat getirirse, Allah buna karşılık ona on defa salât eder. Daha sonra benim için Allah’tan vesîleyi isteyin. Çünkü vesîle, Cennet’te Allah’ın kullarından bir tek kuluna lâyık olan bir makamdır. O kulun ben olacağımı umuyorum. Benim için vesîleyi isteyen kimseye şefaatim vâcip olur.”23

Burada Hz. Peygamber’in Allah katındaki mânevî mertebesi hatırlatılmaktadır. Rivayet edilir ki “Allah benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslüman’ın yanında anıldım da bana salâvat getirdi mi, mutlaka o iki melek ona “Allah seni bağışlasın.” der. Allah ve diğer melekler de o iki meleğe “Amîn” derler.24 Peygambere hürmet ve sevgi bağlamında kitapların başlangıcına yazılan salâvat “salvele” âdeti, Abbasi Halifesi Hârûn Reşid zamanında H. 181 yılında başladığı nakledilir.25

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek isimleri anılınca “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” şeklinde salâvat getirme bazı âlimlerce vacip kabul edilmektedir. Yine isminin başına “Seyyidinâ” (Efendimiz) sıfatının getirilmesinin edeben uygun olduğu belirtilmektedir. Ancak salâvatı ömürde bir kere söylemenin mutlak vacip olduğunda ihtilâf yoktur. İmam-ı Şafii namazda son oturuşta iken “Tahiyyat”tan sonra “Allahümme salli-Allahümme bârik” dualarını (salâvatı) okumayı farz kabul etmektedir. Çünkü tahiyyatta “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasulüh” ifadesi vardır. Orada Efendimiz’in ismi geçtiğine göre arkadan salât ü selâm getirilmelidir. Yani salli ve bârik duaları okunmalı demektedir.26

Salâvatın önemi

Yapılan duaların makbul olması için, duaya başlarken öncelikle hamdele ve salvele yapılmalıdır. Zîrâ Peygamberimiz “sizden biri dua ederken, Allah Tealâ’ya hamd ve senâ ederek başlasın, sonra Peygamber’e salât ve selâm okusun, sonra da dilediğini istesin (verilir)”27 buyurmuşlardır. Şu hâlde mü’min, dua edeceği vakit, öncelikle Allah’a istiğfar ile mânevî temizlik yapmalıdır. Sonra salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve sonunda yine salâvat getirerek bir nevi Rahmet Peygamberini (sallallahu aleyhi ve sellem) meclise davet etmelidir. Nitekim duaların sonunda “el-Fatiha” denilince, önce salâvat, sonra Fatiha okunmaktadır. Zîrâ bu salâvatlar Hz. Peygamberle mânevî irtibatı sağlamaktadır. Peygamberimiz إِنَّ لِلهِِ مَلَائِكَةً سَيَّاحِينَ فِى الْأَرْضِ يُبَلِّغُونِى مِنْ اُمَّتِى “Yeryüzünde (Allah’ın) dolaşan melekleri vardır. Ümmetimden bana gönderilen selâmları (bu melekler) ulaştırırlar.”28 buyurmuşlardır.

Yine Peygamberimiz “Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salâvat okuyandır.”29 buyurmuş ve “Gerçek cimri, yanında ismim okunduğu halde bana salâvat okumayandır”30 şeklinde ikaz etmişlerdir. Bizler bu şekilde salât ü selâm okumakla, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılığımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dâhil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş bulunmaktayız. Sanki “Sen’i andık, Sen’i düşündük; Allah Teala’ya Sen’in kadrin yücelmesi için dua ve dilekte bulunduk” ve “Dahîlek ya Rasulallah! – Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Resulü” diyerek talebimizi bildirmiş olmaktayız. Demek ki getirilen salât ü selâmlar Peygamberimiz’den daha çok bizlerin muhtaç olduğunu hatırlatmaktadır.31 Nitekim Cenâb-ı Hak “Ey iman edenler! Allah ve Resulü size hayat verecek hususlara davet ettiği zaman hemen icabet edin.”32 buyurmaktadır. Dolayısıyla mü’minlere hayat anlamında olan bu dua ve zikirler dillerden düşmemelidir.

Cenâb-ı Hakk’ın ismi anılınca, yani “Allah” denilince her defasında “celle celâlühü” (azameti yüce ve ulu oldu) gibi bir ta’zim ifadesi söyleme “vacip” sayılmamaktadır. Çünkü Allah Tealâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. O’nun her ân üzerimize yağdırdığı nimetlerine o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez. O’nun bizi maddî ve mânevî pek çok istidatla donatmakla ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız. Öyleyse Allah zikredilir, Allah’a şükredilir; fakat yine de O’nun bütün nimetlerine mukabelede bulunmak mümkün değildir. Ancak biz elimizden ne kadar geliyorsa o kadarını yapmalıyız. Zîrâ biz Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar anarsak analım yine de O’nun nimetlerine karşı şükür, hamd ve tesbih mukabelesini gereğince yerine getirmiş olamayız. Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak فَاذْكُرُونِى أَذْكُرْكُمْ “Beni anın ki Ben de sizi anayım!”33 buyurmaktadır. Yani biz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edeceğiz, O da bizi teşrîf ve tekrîmle anacak… Biz dua ve münacâtlarla O’ndan talepte bulunacağız, O da icabetle bize lütufta bulunacak… Biz rahat olduğumuz zamanlarda O’nu dilden düşürmeyeceğiz, O da rahatımızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecektir. Allah (celle celâluhu) âyetin devamında وَاشْكُرُوا لِى وَلَا تَكْفُرُونِ buyurmaktadır. Yani, “Benim nimetlerimi, lütuflarımı anın, şükürle mukabelede bulunun, nankörlük etmeyin.” demektedir. En büyük nimet ise İslâm ve onu tebliğ eden Hz. Peygamber’dir. Şu hâlde salâvat, bizimle Hz. Peygamber arasında en önemli irtibat vesilesidir. Allah Tealâ, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat salât etmiş, meleklerin de O’na salât ve selâm ettiklerini bildirmiş ve bize de onu bir vazife olarak emretmiştir.

Ülkemizdeki camilerde okunan “salâ” uygulaması da Müslüman milletimizin Hz. Peygamber sevgisini ve O’nunla olan mânevî irtibatını hatırlatmaktadır. Nitekim bu uygulama ile önemli gün ve olaylarda (Cuma geceleri veya cenaze vukuu gibi) ezanı andıran bir ilân olarak “es-Salâtü ve’s-selâmu aleyke ya Resulallah… ya Habiballah… ya Hâtemennebiyyîn” şeklindeki ifadelerle salâvat okunmaktadır. Böylece Hz. Peygamber’in vasıfları ilân edilerek, O’nun Allah katındaki mertebesini ve O’na ne kadar muhtaç olduğumuzu ilan etmiş olmaktayız. Cenaze namazına başlarken çoğu kere müezzinler tarafından niyet olarak hatırlatılan “Allah için namaza, Peygamber için salâvata ve meyyit için duaya” şeklinde bir tembih yapılır. Zîrâ tahiyye Allah’ı, salâvat Hz. Peygamber’i hatırlatmaktadır. Nitekim Allah’a karşı saygı ve sevgi de Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) uymakla gerçekleşir.34

Netice

Namaz, Allah’a yönelmenin ve daimî huzurda olma hissinin yaşandığı en önemli ibadettir. Zîrâ namazın ta’dil-i erkân üzere kılınması ve arkasından kâmil mânâda yapılan tesbihatlar (dualar) ise, kulun Rabbi ve Peygamber’i ile manen konuşup vedalaştığı en önemli anlarıdır. Bu esnada tahiyye, selâm ve salâvat mü’minlere has, mânevî hayatlarını bereketlendiren parola mahiyetinde özel bir duadır. Mü’min bu dualar ile Allah ve Peygamber’in özel iltifatına mazhar olabilmektedir. Bu mertebeye ulaşmak için Allah’ı çok anmak ve Resulü’ne salâvatı dilden ve gönülden hiç düşürmemek gerekir.

Şu hâlde Hz. Peygamber’e hâl-i hayatında nasıl ta’zim lazımsa, hâl-i vefatında da ism-i celili anıldığında aynı ta’zim gereklidir. Çünkü Hz. Peygamber bütün ümmetini imana ve istikamete sevk eden bir mürşid-i kâmildir. Bizlerin hidayetine vesile olan böyle muhterem bir Peygamber’i salâvat-ı şerifeyle yâd etmek her mü’minin üzerine düşen görev olmalıdır. Ayrıca Peygamberimiz “Kim bana (bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder. Ayrıca mertebesini on derece yükseltir.”35 müjdesini vermektedir. Böylece salâvatın ahiretteki karşılığı hatırlatılmaktadır. Hz. Peygamber’in vesile olduğu iman ve İslâm hediyesine karşılık mü’min teşekkürâne “Binler salâvat sana!” diyerek, “Sen’in bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz. Belki Rabbimiz’in rahmet hazinesinden binlercesinin sana gelmesini niyaz ediyoruz.” şeklinde dua etmektedir. Hz. Peygamber Efendimiz’e, kulluğu cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, “rahmet” manasında “salât” gönderilmektedir. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği yönüyle de “selâm” verilmektedir.36

Şu hâlde mü’min, insanlığa rahmet olarak gönderilen Şefkat Peygamberi’ne saygı ve hürmette kusur etmemeli, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek isimleri anılınca salâvatı devamlı getirmelidir. Zîrâ O (sallallahu aleyhi ve sellem) kâinat ağacının en kıymetli meyvesidir. Nitekim O’nun varlığı, bir yönüyle kâinatın başlangıcı, nübüvvet ağacının meyvesi olarak da en kâmili kabul edilmektedir.37 Böyle bir Peygamberle mânevî irtibatı kurabilen mü’min, dünyada Allah’la münasebetini kuvvetlendirirken, ahirette de o Peygamber’in şefaatini hak edecektir.


Dipnotlar
1 Bkz. Ragıb el-İsfehani, el-Müfredat, s. 146.
2 Bkz. Müslim, Salâtü’l-müsafirin, 11.
3 Buhari, Kitabü’l-enbiya, 1.
4 Furkan 25/76.
5 Zümer 39/72.
6 Bkz. Yunus 10/25.
7 Bkz. el-Mavsılî, el-İhtiyar, I, 54.
8 Buhari, Ezan, 148.
9 Şafii mezhebinde tahiyyat duası şöyle başlamaktadır: “et-Tahıyyâtü el-Mübarekâtü es-Salâvatü et-Tayyibâtü lillahi es-Selâmü aleyke eyyühenebiyyü ve rahmetüllahü ve berakâtü. Es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-salihin…” (Bkz. Müslim, Salat, 60; Abdurrahman el-Ceziri, Mezahibü’l-erbea, I, 236)
10 Bkz. Kurtubî, el-Cami Liahkâmi’l-Kur’ân, III,425; Bediüzzaman, Şualar, s. 92.
11 Buhari, Daavat, 33.
12 Bakara 2/201.
13 İbrahim 14/40-41
14 Ebu Davud, Edeb, 150.
15 Ahzâb, 33/56.
16 Bkz. Ebu Bekr İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 1584.
17 Bkz. Muhtasar İbn Kesir, III, 112.
18 Bkz. İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, “Salla” mad.
19 Bkz. Firûzâbadî, a.g.e, s. 114.
20 Tirmizi, Daavât, 100.
21 Nur 24/63.
22 Bkz. Buhari, Ezan, 8.
23 Müslim, Salât 11.
24 Bkz. Kurtubî, el-Cami Liahkâmi’l-Kur’ân, XIV, 233.
25 Bkz. Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, IV, 360.
26 Abdurrahman el-Ceziri, Kitabü’l-fıkhı ala mezahib’il-erbea, I, 266.
27 Tirmizi, Deavât, 66.
28 Neseî, Sehv, 46.
29 Tirmizi, Salât, 357.
30 Tirmizi, Deavat, 110.
31 Gülen, M. Fethullah, Ümit Burcu, s. 79.
32 Enfal 8/24.
33 Bakara 2/152.
34 Bkz. Al-i İmran 3/31.
35 Nesâî, Sehv, 55.
36 Bkz. Bediuzzaman, Lemalar, s. 259.
37 Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127.

Yazar: Yeni Ümit Dergisi’nden alınmıştır.

Bunları da beğenebilirsin