Taassubun Dincesi

214

Abdullah İbn Selâm, kavmi­nin baskılarından bir türlü başını kaldıramıyordu. Daha baştan beri, beraber olduğu Yahudi bilginlerinin tazyikinden kurtulamamışlardı ve her de­fa­sında onun aklını çelebilme adına akla hayale gelmedik oyunlar tez­gahlıyorlardı. Bilhassa, Huyey İbn Ahtab, Ka’b İbn Esed, Ebû Rafi’, Eşya’ ve Şemvîl İbn Zeyd gibi ileri gelenler Ab­dul­lah İbn Selâm’ı köşeye sıkıştırmak için ciddi uğraş veriyorlardı. Göz göre göre haki­katin üstünü örtmesini istiyorlar ve bunu yapmadığı takdirde ola­cak­lardan sorumlu olmadıklarını söyleyerek onu imanından vaz­ge­çir­mek istiyorlardı.

Bir gün yine sıkıştırmışlar, Husayn’ın bildiklerini hatırlatması üze­rine de:

– Nübüvvetin Araplar arasında olması imkânsız. Senin sahibin olsa olsa meliktir, demişlerdi. Aslında bununla Allah Resûlü’nün beklenen Nebi olduğunu kabullenmiş oluyorlardı; ama bir türlü, içinde bulundukları koyu ve katı kabile taassubunu kırıp, O’nun kendi dışlarında bir yerden neş’et edebileceğini içlerine sin­di­remiyorlardı.

Uzun uzadıya konuşmalar netice vermemiş ve ortam iyice alevlenmişti. “Ne olacaksa olsun” der gibiydiler ve kendileri Allah Resûlü ile muha­tap olup Abdullah’a da haklı olduklarını göstereceklerini düşündükleri bir senaryonun peşine düştüler. Abdullah’ın tereddüdü yoktu. Soluğu Allah Resûlü’nün ya­nında aldılar.

Önce Zülkarneyn’i sordular O’na. Bilemeyeceğinden emin­ler­di kendilerince. Böylelikle Abdullah gibi düşünenlere karşı kendi haklılıklarını (!) ispat etmiş olacaklardı.

Allah’ın indirdiği şekliyle anlattı onlara; aynen Kureyş’e anlattığı gibi!.. Zira onlar, Nadr İbn Hâris ve Ukbe İbn Ebî Muayt ken­di­lerinden yardım istemeye geldiklerinde daha önceleri Kureyş’e akıl vermiş ve davasından vazgeçirmek için ellerini güç­len­di­re­cek ne gibi sorular sorabilecekleri konusunda rehberlik yap­mış­lardı!..

Aynı cevabı almışlardı ve diyebilecekleri hiçbir husus yoktu. An­cak arkalarını dönüp gitme niyetinde de değillerdi. “Benim olma­dı­ğım yerde, başkası da yaşamasın” mantığıyla hareket ediyorlardı ve tüyler ürperten şu soruyu sordular:

– Ya Muhammed! İşte bu Allah! Bütün mahlûkatı yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?

Allah’ı bilip kulluk yaptıklarını söyleyen insanların böyle bir soru sorması kadar bir abesiyet ve aptallık olamazdı. –Hâşâ–Allah’ın yaratılmaya ne ihtiyacı vardı ki! Hem, sonradan yaratılanın ilah olması düşünülebilir miydi! O’nun kudretinden hiç mi haberleri yoktu bunların! Sanki Hz. Mûsâ dahil önceki peygamberler ve ümmetleri arasında geçenlere muttali olanlar bunlar değildi! Tev­rat’ı da okumuyorlardı anlaşılan bunlar!

Allah Resûlü de çok müteessir olmuştu; yüzünün rengi değiş­miş, yerinde duramaz olmuştu. Nasıl olur da Rabb’e böyle bir dil uzatılabilirdi? Hem de bildiğini söyleyenler tarafından!.. Âlemlerin Rabbini onlar, ne sanıyorlardı ki, sınırlı akıllarıyla O’na elbise biçmeye kalkışıyorlar ve kendilerince muhataplarını zor durumda bırakıyorlardı!..

Gönlünü teskin etmek için Cibril imdada koştu ve:

– Sükûnetle ya Muhammed, diye de yol ve yöntem tavsiye ediyordu. Sorduklarının cevabını İhlas Sûresi veriyordu ve onu okudu:

– De ki, O Allah’tır ve Bir’dir…

Gelenler, sadece kendilerini temsil etmiyorlardı. Yüzyıllar boyu devam edecek olan imanla inkârın mücadelesinde sonrakilerin kar­şı­sına da bu türlü tutarsızlıklar çıkacaktı ve O’nun hali, sonra­ki­lere de örnek teşkil etmeliydi. Zira O, şöyle buyuracaktı:

– Çok geçmez; insanlar kendi aralarında sorgulamalara baş­larlar ve işi o dereceye ulaştırırlar ki, bazıları: “İşte Allah, varlığı yarattı; peki Allah’ı kim yarattı?” de­me­ye kalkışırlar.

Böyle bir durumla karşı karşıya kalanlar için de Allah Resûlü, İhlas Sûresi’ni okumalarını tavsiye edecek ve Cibril’in o gün ken­di­sini teskinini ümmetine de tavsiye buyuracaktı. Zira bu, şeytanî bir düşünceydi ve böyle bir durumda şeytandan Allah’a sığınma adına sağlam bir duruş sergilenmeliydi.

Beni Kaynukalılar, perdelerini yırtmış küstahlıklarına devam ediyorlardı:

– Bize anlat bakalım ya Muhammed! Yaratılışı nasıl? Kol­­ları, pazuları nasıl?

Ortalık buz gibi kesilmişti. Anlaşılan bunlar, kendilerine söyle­nen­lere karşı kulaklarını kapatmışlar; hiçbir şey almak istemi­yor­lar­dı. Neden bahsediyorlardı? Allah’ı, –hâşâ– kapı komşuları gibi bir şahıs olarak mı görüyorlardı, yoksa Allah Resûlü’nü kızdırmak için mi çığırtkanlık yapıyorlardı?..

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), artık yerinde du­ra­maz hale gelmişti… Ga­za­bından damarları şişmiş yüzünden öfke oku­nuyordu. Allah’a ha­karete O’nun yüreği dayanamazdı. Cibril yine yanındaydı. Aynı tav­siyelerini tekrarladı. Arkasından da şu ayetleri indirdi:

– Ama onlar, Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla tak­dir edemediler. O’na layık olan tazimi gösteremediler.

Halbuki bütün bir dünya, kıyamet günü O’nun avu­cun­da, gökler âlemi de bükülmüş olarak kabza-i tasarru­fun­da­dır.

Böyle bir azamet ve hâkimiyet sahibi olan Allah, on­la­rın uydurup durdukları şeriklerden yücedir, münezzehtir.1

Her yeniliğe tepki verip karşı çıkmak, ilk olmadığı gibi son da değildi. Zaman zaman Abdullah İbn Selam, benzeri münakaşa­lar­da soluğu Efendiler Efendisi’nin yanında alıyor ve O’nun vereceği ce­vaplarla muhataplarını iknayı düşünüyordu. Zira, muhatap ol­du­ğu cemaat de biliyordu ki, bu soruların cevabını ancak bir Nebi bi­le­bilirdi.

Yine böyle bir grupla birlikte huzur-u risaletteydi. Efen­di­si­ne soru soracak ve böylelikle muhataplarını iknaya çalışacaktı. Boy­nunu büktü ve:

– Ben sana üç tane soru soracağım ki, onları ancak bir Ne­bi bilebilir, dedi. Bu bir istifsardı ve Allah Resûlü de ce­vap­lamaya hazırdı:

– Kıyametin ilk alâmeti nedir? Cennet ehlinin ilk yiye­ce­ği nedir? Çocuk anne ve babasına hangi durumda benzer?

Bu esnada Cibril de gelmiş, Abdullah’ın soracağı soruların cevaplarını fısıldıyordu. Efendiler Efendisi:

– Cibril az önce bana bunları haber verdi, buyurarak baş­la­dı sözlerine. Huzurda bir şaşkınlık yaşandı bunun üzerine:

“Cibril?” diye tekrarlayıp duyduklarının doğruluğunu test et­mek istediler önce. Cevap yine aynıydı:

– Evet, Cibril.

Nasırlarına basılmış gibiydiler. Nasıl olur da vahyi, tutup kendi­le­rinin dışında birisine getirebilirdi?.. Cibilli olarak Cebrail’e düş­man­lık besliyorlardı. Adını duyunca:

– Bu, melekler arasında Yahudilerin düşmanıdır, dediler.

Cebrail’e düşmanlık etmek, aynı zamanda Allah ve Resûlü’ne de kin beslemek anlamına geliyordu. Zaten Efendiler Efendisi de, bunu ifade eden şu ayetleri okuyarak cevap verecekti:

– De ki: Kim Cebrail’e düşman ise iyi bilsin ki, bu Kur’ân’ı, daha önceki kitapları tasdik etmek, inananlar için bir reh­ber ve müjde olmak üzere, Allah’ın izniyle se­nin kal­bine o indirmiştir.2

Arkasından da sorulan soruları cevaplamaya başladı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Kıyametin ilk alâmetine gelince o, öyle bir ateştir ki, doğudan batıya kadar bütün insanları yakıp kavurur.

Cennet ehlinin ilk yiyeceğine gelince o, balık ciğerinin artığıdır.

Erkeğin suyu kadınınkine galip gelirse çocuk erkek, kadının suyu öne geçerse kız olur.

Bekledikleri cevapları da almışlardı… Zaten aksini düşünmek de imkânsızdı. Abdullah İbn Selam, orada kelime-i şehadet getirerek diğerlerinin de önünü açmak istedi:

– Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve sen de O’nun Resûlü’sün.3

Ancak muhataplarda böylesine bir ruh inceliğine rastlamaya im­­kân ve ihtimal yoktu; yine evli evine, köylü de köyüne gidi­yor­du.

Ancak herkes de bunlar gibi inatçı değildi; Abdullah İbn Selam gibi doğrunun peşinde olup onu bulduğu yerde almasını bilen erdemliler de yok değildi. Sırasıyla geldiler Allah Resûlü’nün huzuruna ve Mûsâ’nın vasiyetini tutarak İslâm’ı kabullendiler. Bun­lar, Sa’lebe İbn Sa’ye, Üseyd İbn Sa’ye ve Esed İbn Ubeyd gibi önde gelenlerdi. Ancak bunlara da bir kulp bulu­na­cak ve bunlar da umursanmayacaktı. Diyorlardı ki:

– Muhammed’e inanıp peşinden gidenler, zaten bizim en şerlilerimizdi. Şayet hayırlılarımız olmuş olsalardı, atala­rı­nın dininin bırakıp da bir başkasının peşine takıl­maz­lar­dı.

Başlarını kuma sokmakla kendilerini emniyette sanıyorlardı. Hal­­buki dışarıda gerçek bir dünya vardı ve buna bîgane kalmak, gerçeği asla yansıtmıyordu.

Esas itibariyle Allah’a gönülden bağlılıklarını ifade ederek Resûlü’nün arkasındaki safta yerini alanlarla ikiyüzlü davranıp gerçeğe gözünü kapatanlar eşit olamazlardı. Öncekiler fazilet üstüne fazilet yarı­şına girişirken diğerleri, bildikleri halde hakkın üzerini kapat­ma­nın mesuliyetiyle beraber hesap gününe intikal edeceklerdi. İnen bir ayetle bu çarpık düşünce şöyle nazara verilecekti:

– Ehl-i kitaptan, gece boyunca Allah’ın ayetlerini okuyan ve O’na secde ile serfürû yaşayan ümmet-i kâime ile onlar asla eşit olamazlar…


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Dipnot:

  1. Bkz. Zümer, 39/67
  2. Bkz. Bakara, 2/97
  3. Bkz. İsfehânî, Delâil, 1/152

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla