Süt anneyle geçen seneler ve Şakk-ı Sadr

233

Süt Anneyle Geçen Seneler

Yeni doğan çocukları, daha gürbüz büyümeleri ve pürüzsüz bir dil öğrenmeleri için süt anneye verme, Mekkelilerin bir âdeti haline gelmişti. Çünkü Mekke, sıcak ve yorucu bir iklime sahipti. Bir de, uzaklarda yaşayan bazı kabileler, hem şehir hayatının olumsuzluklarından uzak kalıp kendilerine ait kültürü muhafaza edebiliyor hem de cahiliyeye ait çirkinliklere bulaşmadan nezih bir hayat yaşıyorlardı. Her yönüyle bunaltan bu atmosferden uzaklaşarak çocukların daha tabii şartlarda büyümesi, genel bir alışkanlık haline gelmiş ve adeta Mekke’de, bu işin de bir pazarı kurulmuştu. Belli zamanlarda bu pazara gelinir ve yeni doğmuş çocukların ebeveynleriyle burada buluşularak yavruları alınır; yeniden badiyeye geri dö­nülürdü.

Bu maksatla Benî Sa’d yurdundan yola çıkan Hâris İbn Abduluzzâ ve onun hanımı Halîme Binti Abdullah İbn Hâris, beraberlerindeki on kadınla birlikte Mekke yollarına düşmüşlerdi. Zira, uzun zamandır devam edegelen kıtlık, her yanı kavurmuş; elde avuçta bir şey bırakmamıştı. Bu yüzden, beraberlerindeki küçük çocuklar açlıktan kıvranıp ağlaşırlarken, anneleri bunları doyuracak bir yiyecek imkânı bulamıyordu. Kendileri de bir şeyler yiyip içemedikleri için sütleri kurumuş, çocukları teskin edebilecek bir damlaya hasret kalmışlardı. Tek umutları, serinleten bir yağmurun yağmasıydı. Bu yüzden yol, bir türlü bitmek bilmiyordu.

Bir de, Halîme’nin üzerine bindiği cılız merkeple Hâris’in ihtiyar devesi, yürümekte zorlanıyor ve bundan dolayı arkadaşlarına yetişemiyorlardı. Mekke’ye ulaştıklarında, yol arkadaşları çoktan işlerini bitirmiş ve her biri, birer süt yavru alarak dönüş hazırlıklarına bile başlamışlardı.

Halîme ve Hâris de, aynı maksatla kapı kapı dolaşmaya başladılar. Süt anneye verilmeyen sadece, Abdullah’ın yetimi Muhammed kalmıştı. Kapıyı her çalan, O’nun yetim olduğunu öğrenince, hizmetlerine karşılık bir bedel alamayacağı endişesiyle geri dönmüş ve bir başka kapıya yönelmişti. Bilmiyorlardı ki O, herkesin kendisine yöneleceği beklenen şahıstı. Nihayet Halîme ve Hâris de bu kapıya geldiler ve öncekiler gibi onlar da başka süt yavru buluruz ümidiyle ayrıldılar oradan. Ancak, sonuç olumsuzdu. Bu kadar yol teptikten sonra eli boş dönmek de olmazdı. Kocası Hâris’e dönerek:

– Süt yavru almadan arkadaşlarımın arasına dönmeyi istemiyorum; gel, o yetimi alalım ve öyle dönelim, dedi Halîme.

– İstiyorsan öyle yap; belki de Allah, O’nun vesilesiyle bize bereket ihsan eder, hayır ve yümün verir,1 diye cevapladı Hâris ve böylelikle yeniden Abdulmuttalib’in kapısına geldiler.

Yeniden geldiklerini görünce Hz. Âmine, talip oldukları çocuğun herhangi bir çocuk olmadığını anlattı önce onlara. Ardından da, hamile kaldığı zaman yaşadığı kolaylıklardan, gördüğü rüyadan ve bu rüyayı tevil ettirdiğinde anlatılanlardan bahsetti bir bir. Zira bu, sadece Hz. Âmine’nin değil, kıyamete kadar gelecek insanlığın emanetiydi ve ona göre hassasiyet gösterilmeli; kılına bile zarar getirilmemeliydi.

Hâris ailesi, anne Âmine’den çocuğu aldığında, içlerinde büyük bir huzur duymuşlardı. Halîme-i Sa’diye, kucağına aldığı yavruyu, hemen oracıkta emzirmek istedi. Beklemediği bir sonuçla karşılaşmıştı: Hiç süt olmayan göğüsleri sütle dolup taşmaktaydı! Önce Efendiler Efendisi, ardından da, aylardan beri karnı doymadan uyumak zorunda kalan Halîme’nin oğlu Abdullah emdi doyasıya. Her ikisi de uyumuşlardı. Halbuki Abdullah, sürekli huzursuzdu ve bir türlü uyumak bilmiyordu.

İhtiyar devenin yanına geldiklerinde onda da bir hareketin olduğunu müşahede edeceklerdi; onun da memeleri süt dolmuştu ve o da ayrı bir berekete mazhar olmuştu. Sağıp kendileri de içtiler doyasıya. Mekke’de geçirdikleri o gece, hayatlarının en mesut gecesiydi. Ertesi sabah Hâris, Halîme’ye dönmüş şunları söylüyordu:

– Vallahi şunu iyi bil ki ey Halîme, sen ne mübarek bir nesilden süt yavru tercih etmişsin!
Kocası gibi, bu bereketi Halîme de fark etmişti. Bunun için:

– Allah’a yemin olsun ki, ben de öyle umuyorum, dedi Hâris’e.

Daha sonra da, Mekke’deki işleri biten ve bir süt yavru bulan aile, yurtlarına dönmek için yola koyuldular. Arkadan biricik oğluna şefkatle bakan Hz. Âmine, O’nu uzun uzun süzecek, ardından da başına bir şeyler gelmemesi için izzet ve celal sahibi Rabb-i Rahim’ine emanet edecekti.

Merkebine binen ve Efendiler Efendisini de kucağına alan Halîme-i Sa’diye, o zayıf ve cılız bineğin birdenbire değiştiğini ve ayrı bir çeviklik kazanarak koşarcasına yürüdüğünü görüyordu. Hatta, kendilerinden bir gün önce yola çıkmalarına rağmen Mekke’ye beraber geldiği arkadaşlarına yetişmiş ve dönüşte yaşadıkları gibi bu sefer arkada kalmayacaklarını fiilen de göstermişlerdi.

Kendileri yorgun ve bitkin olmalarına rağmen Halîme ve Hâris’in yol almadaki hızlarına ve üstüne üstlük üzerlerinde yorgunluk emaresi bulunmamasına bakanlar, bütün bu gelişmelere bir mânâ vermeye çalışıyorlar, ama işin içinden çıkamıyorlardı. Çok geçmeden Halîme’ye dönecek ve şöyle sesleneceklerdi:

– Ey Züeyboğullarının kızı, bu ne hâl? Hani sen hep bizim arkamızda kalıp gecikmiyor muydun? Yoksa bu, senin gelirken bindiğin merkep değil mi?

Kendinden emin olan ve yaptığı işin bereketiyle coşan Halîme:

– Vallahi de evet! Bu, gelirken bindiğim merkebin ta kendisi, diye seslenecek ve arkasından da:

– Vallahi de ben, bugüne kadar gördüğüm bereket yönüyle en hayırlı çocuğu tercih edip almışım, diyecekti. Hemen sordular:

– Yoksa O, Abdulmuttalib’in oğlu mu?

Evet, bu işte bir hayır vardı ve hayrın peşinde olan Halîme ve kocası Hâris, şimdi bu hayra mazhariyet yaşıyorlardı.2

Ancak bu mazhariyet, sadece bunlardan da ibaret değildi; normal şartlarda kurak ve verimsiz olan topraklarında ayrı bir bereket kendini gösterecek ve koyunları da, karınlarını doyurmuş olarak geri gelip bol miktarda süt verecekti. Hatta diğer sürü sahipleri çobanlarını çağırıp:

– Yazıklar olsun size! Sizler de Halîme’nin koyunlarının otladığı yerlerde dolaştırsanız ve bizim koyunlarımızın da karnı doymuş olarak gelse, aynı şekilde biz de bol süte kavuşsak, diye azarlıyorlardı. Artık Halîme-i Sa’diye, yaşadıkları bereket ve ihsandan dolayı arkadaşlarının kendisine gıpta ve hayranlıkla baktıkları bir kişiydi.

Altı aylık dilimlerle Mekke’ye gelinip ana yurdun ziyaret edilerek geri dönüldüğü iki yıl, böylece gelip geçivermişti. Kâinatın Efendisi büyüyüp gelişmişti. Artık, sütten de kesilmiş ve konuşulan süre dolmuş; ayrılık vakti de gelmişti. Gönülleri rıza göstermese de verdikleri bir söz vardı ve küçük Muhammed’i alıp annesine teslim etmek için Mekke’ye getirdiler.

Bir taraftan da, O’nun öz annesi gibi olan Halîme-i Sa’di­ye’nin yüreği yerinden kopacak gibi, sinesi daraldıkça daralıyor; ayrılığı düşündükçe vücudundan bir parça koparcasına ıstırap duyuyordu. Kâinatın İftihar Vesilesi, bir müddet daha yanında kalsa ne olurdu? Evet, aklında şimşekler gibi çakan bu fikir ve baskın duygular altında bir ümit de olsa Âmine’ye:

– Mekke vebasının O’nu da vurmasından endişe duyuyorum. Ne olur, müsaade edin de bu oğulcuğum, bir müddet daha bizimle birlikte kalsın, diye candan bir teklifte bulundu.

Öz anne için bu, kabullenilmesi zor bir teklifti. Onun için Hz. Âmine, başlangıçta buna çok sıcak bakmadı. Ancak beri tarafta, gerçekten bir salgın vardı ve biricik yavrusunun da bundan etkilenmemesi için bağrına bir taş daha basmayı uygun görüp teklifi istemeyerek de olsa kabul etti. Hep beraber yeniden Sa’doğulları yurduna dönen Hâris ailesinde, tarifsiz bir neşe hâkim olmuştu.

Şakk-ı Sadr Hadisesi

Aradan bir müddet daha geçmişti. İnsanlığın Efendisi, süt kardeşleri ve Sa’doğullarının çocuklarıyla birlikte oynuyor; kuzuların yanına gidip onları otlatıyordu. Yine böyle bir gün, evin arka taraflarında kuzularla birlikte oynarlarken süt kardeşi Abdullah, nefes nefese koşarak anne Halîme’nin yanına geldi. Heyecanla:

– Şu Kureyşli kardeşim var ya, O’nu beyaz elbiseli iki adam aldı ve yere yatırarak karnını yardı; sonra da üst üste koyarak kapattılar,3 diyordu. Gelenler, biri Cibril olmak üzere iki melekten ibaretti ve mesajı bütün insanlığı kucaklayacak olan Allah Resûlü’nün kalbini açarak onu zemzemle yıkayacaklardı.

Anne-babayı ciddi bir endişe kaplamıştı. Koşarak tarif edilen yere geldiler. Gerçekten de küçük Muhammed, yüzünün rengi solmuş bir vaziyette ayakta bekliyordu. Yüreği ağzına gelmişti Halîme ve Hâris’in. Önce anne Halîme, ardından da Hâris kucaklayıp sinesine sardı ve:

– Sana ne oldu ey oğulcuğum, dediler.

– Beyaz elbiseli iki adam geldi. Birisinin elinde içi kar dolu altından bir tas vardı. Sonra beni alıp yere yatırdılar. Göğsümü açarak kalbimi çıkarıp ikiye ayırdılar. İçinden siyah bir nesne çıkarıp onu attılar ve kalbim tertemiz oluncaya kadar buzlu karla yıkadılar. Sonra onlardan birisi diğerine:

– Bunu, ümmetinden on kişiyle tart, diyordu. On kişiyle beni tarttılar ve ben ağır geldim. Ardından:

– Yüz kişiyle tart, diye tekrarladı. Yüz kişiyle tartıldım ve yine onlara ağır geldim. Bu sefer de:

– O’nu ümmetinden bin kişiyle tart, dedi. Bin kişiyle de tartıldım ve yine ağır geldim. Bunu da görünce adam:

– O’nu kendi haline bırak! Allah’a yemin olsun ki, şayet O’nu bütün ümmetiyle tartsan, yine O hepsine üstün gelir, dedi.4

Karı koca, bu gelişmelerden çok endişelenmişlerdi. Eve döner dönmez Hâris:

– Ey Halîme! Bu çocuğun başına bir şeylerin gelmesinden korkuyorum. İstersen, sağ-salim bunu götürüp ailesine teslim et, dedi.

Halîme de farklı düşünmüyordu. Evet, belki O’nun vesilesiyle hiç olmadıkları kadar berekete mazhar olmuşlardı; ama şimdi iş beklemedikleri bir seyre girmiş ve tanıyıp görmedikleri birileri O’nunla ilgilenmeye başlamıştı. İşin nereye varacağını kestirme imkânı yoktu. En iyisi, hiç riske girmeden emaneti sahibine teslim etmekti.

Bunun için hemen yola koyuldular. Kapısını çaldıklarında Âmine, karşısında gördüğü Halîme’ye:

– Seni buraya hangi sebep getirmiş ola ki! Daha düne kadar O’nu götürüp, ‘Yanımda kalsın.’ diye ısrar eden sen değil miydin, diyerek gelişmeler karşısındaki taaccübünü dile getirdi.

– Evet, bu oğulcuğum sebebiyle çok şeye mazhariyet yaşadım ve üzerime düşeni yerine getirmek için çok gayret ettim. Ancak, O’nunla ilgili olarak bazı korkularım var; senin de sevineceğini düşünerek O’nu sana geri getirdim, diye cevapladı Halîme. Ancak bunlar, Âmine gibi bir anneyi tatmin edecek cevaplar değildi. Onun için:

– Sana neler oluyor, bana bu konuda doğru söyle! Olup bitenleri anlatmadıkça seni bırakacak değilim. Yoksa O’nun için şeytandan mı korkup endişe duyuyorsun, diyerek önünü açmaya çalıştı.

– Evet, dedi.

– Hayır, bu imkânsız, diye tepki verdi önce Âmine.

– Vallahi de şeytanın O’na bir zararı dokunamaz. Şüphesiz benim oğlumun durumu çok ciddidir. Hem, O’nun haberini ben sana anlatmamış mıydım, diye de ilave etti. Yine:

– Evet, anlatmıştın, dedi sessizce Halîme. Bir kez daha anlatma lüzumu duydu Hz. Âmine:

– Ben O’na hamile olduğum zaman, bedenimden bir nur çıktığını ve bu nurla, Şam beldelerindeki Busrâ saraylarının aydınlandığını gördüm. Sonra, O’na hamile olduğumda, hiçbir zaman hamile bir kadının yaşayabileceği zorluklarla karşılaşmadım. O’nu doğurduğumda da, ellerini yere koymuş; başını da semaya kaldırmıştı.

Madem öyle, peki bırak O’nu ve güvenle beldene geri dön, dedi.5 Böylelikle Efendiler Efendisi’nin Sa’doğullarındaki hayatı noktalanmış oluyordu.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz/EFENDİMİZ isimli kitabından alınmıştır.

Dipnot:

  1. İbn Hişâm, Sîre, 1/300; İbn Sa’d, Tabakât, 1/110, 111
  2. İbn Hişâm, Sîre, 1/ 301; İbn Sa’d, Tabakât, 1/111; Taberî, Tarih, 2/127
  3. Enes İbn Mâlik (radıyallahu anh), Efendimiz’in göğsünün yarılması neticesinde meydana gelen yara izinin vücudunda kaldığını ve bir çizgi halinde görüldüğünü anlatmaktadır. Bkz. Müslim, Sahîh, 1/147 (162)
  4. İbn Hişâm, Sîre, 1/301; Taberî, Tarih, 2/128. Bir sahabenin sorusu üzerine, yıllar sonra Efendiler Efendisi’nin verdiği cevapla o gün Halîme ve Hâris’e anlattıkları ifadeler birleştirilerek verilmiştir.
  5. İbn Hişâm, Sîre, 1/301, 302; İbn Sa’d, Tabakât, 1/112; Taberî, Tarih, 2/128