Sosyal İlişkiler ve İnsanları Tanıma

900

Dostluk, arkadaşlık, evlilik, akrabalık, komşuluk, ticaret, ortaklık, seçim, kefil olma veya istihdam hangi hususta olursa olsun ilişkilerde hayal kırıklığı, güven bunalımı, hüsran yaşamama ve ağır bedeller ödememe adına “insanları tanıma” hayati öneme sahiptir. Yanlış insanla birliktelik, yola çıkma, iş yapma ve çalışma beraberinde aldatılma, utanma, boşanma, yalnız ve yüzüstü bırakılma, iflas gibi arzu edilmeyen neticeleri getirir. İnsanın insana olan itimadını sarsar hatta yıkar. İlişkilerde samimiyetin ve sürekliliğin önüne geçer; bencilliği ve yalnızlığı besler.

İnsanın ölü kardeşinin etini yemesi gibi tiksindirici büyük bir günah kabul edilen gıybete, eğer ilgili şahıs suçu, günahı ya da kötülüğü bile bile ve aleni bir şekilde işliyorsa onunla irtibata geçecek ve iş yapacak kimselerin ilerde sıkıntı yaşamaması ve ilgili şahıslar tarafından baştan doğru tanınması adına cevaz verilir.1 İlişkileri sağlam temeller üzerine oturtacak ve devamlı kılacak olan ise doğru tanımadır: “Bir kimse biriyle arkadaşlık kuracağı zaman ona ismini, babasının ismini ve kimlerden olduğunu sorsun. Çünkü bu, dostluğu pekiştirir.”2 

Bu konuda en güzel örnek, Allah’ın, peygamberi ile olan ilişkisidir. O, hayatı imtihana ve hesaba tabi kullarına, kendini bildirmeyi, iki cihan saadeti adına muhtaç oldukları ilahî hak ve hakikatleri duyurmayı, korumaları ve aşmamaları gereken itikadî, ahlakî ve hukukî sınırları haber vermeyi ve onları ebedî hayatları adına uyarmayı ve müjdelemeyi ister. Bunun için gizli açık her şeylerini bildiği insanlar arasından bazılarını seçer, kendileriyle irtibata geçer ve tebliğle görevlendirir.

Tam tanıma üzerine kurulu bu ilişkide Allah, ilk nebî Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) son nebî Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtu vesselâm) kadar yüz yirmi dört bin insanı istihdam eder. Görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları olağanüstü sıkıntılara, zulümlere ve baş döndürücü tekliflere rağmen bu insanların hiçbirisinde falso ve fiyasko yaşanmaz. Nitekim Kur’ân, “…Allah, peygamberliği kime vereceğini pek iyi bilir…”3 buyurur ve bu tarihi realitenin arkasında yatan “muhatabı tanıma” hakikatine dikkat çeker.

“Bu Tanıma Değil”

İlahî ahlakı örnek alan ve ilişkilerini hep muhatabı doğru tanıma üzerine kuran Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), ashâbının da bu konuda bilinç kazanması; gönüllere girme ve başkaları için yaşama adına ortaya koydukları iyi niyet ve samimiyetin suiistimale uğramaması ve aralarında oluşan güvene dayalı sağlam ilişkilerin hiçbir zaman sarsılmaması adına yeri geldikçe bu hususa işin en temelinden başlayarak vurguda bulunur.

Meselâ bir gün birisi gelir ve kendisine bir şeyler sorar. Adam ayrıldıktan sonra yanında bulunan Hz. Abdullah İbn-i Ömer’e (radıyallahu anhumâ) döner ve “Ey Abdullah! O adamı tanıyor musun?” buyurur. Hz. Abdullah İbn-i Ömer, “Evet; tanıyorum!” karşılığını verir. “Adı nedir?” diye sorar. İbn-i Ömer, “Bilmiyorum!” cevabını verir. “Peki evi nerededir?” diye sorar; o, yine aynı karşılığı verir: “Bilmiyorum.” Bunun üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Bu tanıma değil!” buyurur.4 

Yine bir gün onun sağa sola bakındığını görür ve “Ne oldu ey Abdullah!” diye sorar. O, “Sevdiğim bir dostum/arkadaşım var; onu bekliyor ve bakınıyorum.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Bir insana muhabbet duyduğunda ona ismini, babasının ismini, kabilesinin ismini ve nerede yaşadığını sor. Bu sayede yokluğunda ailesine sahip çıkabilir, hasta olursa ziyaret edebilir, ihtiyacı olursa yardımına koşabilir ve ölürse cenazesine iştirak edebilirsin!” buyurur.5

Başka bir zaman Allah Resûlü’nün yanına birisi uğrar. O, mecliste bulunanlara “Kim onu tanıyor?” diye sorar. İçlerinden biri “Ben simaen tanıyorum ama ismini bilmiyorum.” der. Bunun üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ona da “Bu tanıma değil!” buyurur.6

İnsanları Tanımak için Karakter ve Ahlaka Odaklanılmalı

Muhatabı doğru tanıma noktasında bakılması gereken yer; her şeyi bilen, her şeyiyle insanı da bilen Allah’ın baktığı yerdir: “Şüphesiz ki Allah sizin dış görünüşünüze ve mal varlığınıza bakmaz; O sizin kalbinize (oradaki duygu, düşünce ve niyetlerinize) ve amellerinize bakar.”7 Zira insan için zahire ve konuşmaya bakılarak yapılan değerlendirmeler, yanıltıcı ve aldatıcı olabilir.

Mesela dili çok etkili bir şekilde kullanan birtakım kimseler, anlattıkları hikayelerle, kurguladıkları senaryolarla, yaptıkları tasvirlerle veya ettikleri yeminlerle insanları rahatlıkla aldatabilirler. İş işten geçinceye kadar hakkı batıl batılı hak, hakikati yalan yalanı hakikat, varı yok yoku var gösterebilirler. Esas olan iç dünya; orada saklı bulunan duygular, düşünceler, planlar, niyetler ve gayelerdir.

İnsan, muhatabının iç dünyasını tam olarak bilemeyeceğine göre orada saklı bulunanları ortaya koyan hal ve hareketlere, duygu ve düşüncelere, duruş ve tepkilere, fikir ve faaliyetlere özellikle turnusol kâğıdı misyonu gören zor zamanlardaki tavır ve davranışlara odaklanmalıdır. Düşünce/aksiyon, söz/fiil, kalp ve kafanın olduğu kadar karakterin de aynasıdır zira insanların tavır ve davranışlarıyla sergilediği aslında karakteridir: “De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır…8 Bu çerçevede herhangi bir insanı, herhangi bir kimliğin mesela İslam’ın şekli unsurlarını üzerinde taşıyor diye samimi bir mü’min ve güvenilir bir müslüman olarak görme, algılama, tanımlama ve bunun üzerine bir ilişki bina etmeye kalkma doğru değildir.

Kur’ân, Müslüman görüntüsü veren bazı münafıklarla alakalı

“Onları gördüğünde kalıpları kıyafetleri senin hoşuna gider, onları beğenirsin. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Gerçekte ise onlar, âdeta duvara dayatılan, ruhsuz kütüklere benzerler. İçleri boş, ödlek olduklarından çıkan her sesten pirelenir, her yeni haberi kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın!”9

buyurur. Mü’minlerin arasına sızan, onlardan biri imiş gibi hareket eden, aldatmayı din haline getiren ve aslında onların birlik ve beraberliğini parçalamayı ve birbirine duydukları güveni baltalamayı hedefleyen bu kimselerin, doğru tanınması adına giyim kuşamlarına ve attıkları nutuklara değil iç dünyalarını ele veren ahlakî sıfatlara ve davranışlara bakmak gerektiğini beyan eder.

Kur’ân’daki onlarca âyetin yanında meselâ Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), her ne kadar İslam’a ait ritüelleri yaşıyor gibi gözükseler de onların emanete hıyanet ettiklerini, konuştuklarında yalan söylediklerini, sözlerinde durmadıklarını, düşmanlık yaptıklarında hak, hukuk, ölçü dinlemediklerini; sınır tanımadıklarını haber verir.10

Bu arada Kur’ân sadece münafıklarla alakalı değil ilk günden itibaren Allah Resûlü ve ashâbının muhatap olacağı bütün kimliklerle alakalı; onların karakteri, ahlakı, tarihi, hayat ve hareket felsefeleri, plan ve projeleri hakkında detaylı bilgiler verir. Böylece mü’minlere, onlarla ilişkilerini sağlam, şuurlu ve dengeli bir zemine oturtma imkânı sunar.

Muhatabı Tanıma ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) Hatırlattıkları

Bir insanı iç dünyası ve gerçek karakteri ile iyice tanımadan yapılan değerlendirmelerin ilişkilerde ve toplum hayatında ne büyük sıkıntılara sebebiyet vereceğini çok iyi bilen Hz. Ömer (radıyallahu anh), idare ettiği toplumun içerisinde fitneleri tetikleyecek bir güven bunalımı oluşmaması ve insanların baştan doğru tanınması adına ahlak ve karaktere odaklanmak gerektiğine sık sık dikkat çeker ve

“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söyleyip söylemediğine, kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet edip etmediğine, dünya ile meşgul olurken helâli-haramı gözetip gözetmediğine; menfaati için takva dairesinden çıkıp çıkmadığına bakınız.”11 der.

Bir başka seferinde ise bu ikazını şu şekilde yapar: “Bir kimsenin namazı ve orucu sizi aldatmasın. Zira dileyen namaz kılabilir ve dileyen oruç tutabilir. Ama şunu bilin ki emanette emin olmayanın dini yoktur; siz muhatabınızın emanette emin olup olmadığına bakınız.”12

Yine o, bir davada şahitlik yapacak kişiye, “Seni tanımıyorum, gerçi seni tanımamam şahitliğine engel değil ama yine de seni tanıyan birini getir.” buyurur. Orada bulunanlardan biri araya girer ve “Ben bu kişiyi tanıyorum.” der. Hz. Ömer, adama döner ve “Hangi hususiyetleri ile onu tanıyorsun?” diye sorar. Adam, “Adil ve şerefli biri olarak!” cevabını verir. Hz. Ömer (radıyallahu anh), “Gecesini gündüzünü, gelenini gidenini bildiğin yakın komşun mu?” diye sorar. Adam, “Hayır!” der. “Dinî hassasiyetini ortaya koyan ticarî bir ilişkiniz mi oldu?” diye sorar. Adam, yine “Hayır!” der. “Güzel ahlâkını belirgin bir şekilde gördüğün bir yolculuğunuz mu oldu?” diye sorar. Adamın cevabı değişmez: “Hayır.” Bunun üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh), “Sen onu tanımıyorsun.” buyurur. Şahitlik yapacak şahsa döner ve “Git, seni tanıyan birini getir.” buyurur.13

İnsanların Karakteri ve Kimliği, Zor ve Kritik Zamanlarda Ortaya Çıkar

İnsanları tanıma hatta kendini tanıma; imanın, iradenin, sadakatin, azim ve kararlılığın sınırlarını ve seviyesini görme çoğu zaman ağır acılara duçar olunan felaket zamanlarında ve gerçek karakterleri, kimlikleri ve medeniyet seviyelerini ortaya koyacak nimetlere; güç ve makama, şan ve şöhrete, mal ve servete ulaşıldığında ya da bunlar kaybedildiğinde mümkün olur. Ve savrulmaların çoğu da böylesi sınanma zamanlarında gerçekleşir. Nitekim Allah, insanı hem kendine hem de başkalarına tanıtma adına bazen bunları verir bazen de alır imtihan eder. Verdiğinde azanlar, yolunu şaşıranlar ve şımaranlar olduğu gibi aldığında isyana dalanlar, kırıp dökenler, hak yoldan kızıp dönenler ve ümitsizliğe düşenler de olur:

“İnsanlara bir nimet, bir bolluk tattırdığımızda onunla sevinip şımarırlar. Şayet kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse hemen ümitsizliğe düşerler.”14

Bundan dolayı insan, her şey yolunda giderken, basireti bağlayan mutluluk, zafer ya da başarıları yudumlarken ya da baş döndüren, bakış bulandıran, ayak kaydıran nimetlere ulaşmamışken veya maddi manevi sarsıcı kayıplar yaşamamışken ne kendi ne de muhatap olduğu kimselerle alakalı tanımlayıcı kesin hükümler vermemeli, kanaatler ortaya koymamalı ve ilişkilerini her zaman dengeli bir şekilde sürdürmelidir.

Hissi Hareket Etmek İnsanları Doğru Tanımaya Engel Bir Davranıştır

İçinde bulunulan haleti ruhiye de insanları doğru tanımaya mâni olabilir; his ve heveslere hitap edenler iyi, sağlam; akıl mantık ve muhakemeye seslenip gerçekleri hatırlatanlar kötü ve problemli diye kodlanabilir. Böylece yanlış insan, hayata, gönle ve meclise buyur edilebilir ve doğru insan dışlanabilir. Şeytanın insanın duygusallaştığı anları kovalayıp vesveselerle ruhuna sızmaya çalışması gibi bazı insanlar da temas adına böylesi zamanları kovalar; o anda ihtiyaç duyulan bir iki sözle oluşan duygusal boşluğu istismara kalkar. Bundan dolayı böylesi zamanlarda muhatabı tanıyıncaya kadar acele karar vermemeli, maddi manevî, bedeni ruhi, şahsi ailevi, sırlara ve kişisel verilere dikkat edilmelidir.

Geçerli bir mazereti olmadan Tebûk için çıkarılan seferberlik emrine riayet etmeyen şair sahabî Hz. Ka’b İbn-i Mâlik’e (radıyallahu anh) ceza verilir. Dünya bütün genişliğine rağmen daralır ve çevresindekilerin kendisiyle ilişkiyi dondurduğu Hz. Ka’b, Medine’de nefes alamaz hale gelir. Bu durumu Gassan hükümdarı Cebele haber alır ve onu kendi yanına çekip kullanmak ister. Kendisine bir mektup gönderir; kendisine yapılanın haksızlık olduğunu söyler, iltifatlarda bulunur ve sarayına davet eder. Fakat Hz. Ka’b, hissi hareket edip bu tuzağa düşmez; teklifi reddeder.

Böylesi kriz anlarında acele karar vermemek, dişini sıkıp sabretmek, yakınların en yakını Allah’a yönelmek ve halini O’na arz etmek ya da güvenilirliği testlerden geçmiş, samimi ve basiretli kimselerle durumu istişare etmek yeni yıkımlara kapı aralayacak, zarara ve üzüntüye sebep olacak kimselerle ilişkiye girmeme adına isabetli olacaktır.

Genellemeci Yaklaşım ve İnsanları Tanıma

İnsanı ya da insan gruplarını, bütün yönleriyle tanımadan bunlar iyi, adil, hayırlı… ya da bunlar kötü, zalim, şerli… şeklinde genel değerlendirmelere ve buna bağlı olarak övgülere ve yergilere gidilebilir. Halbuki değerlendirmeler, tanımayla doğru orantılı olarak sürdürülmeli; yarın pişmanlık yaşamama adına tanıdıkça gözde küçülecek ya da gözde büyüyecek kimselerle alakalı bugünden konuşulmamalıdır. Nitekim Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Nice saçı, başı dağınık, üzeri toz toprak içinde olan ve insanlar tarafından önemsenmeyen kişiler vardır ki…”15 buyurur; bir taraftan insanı dış görünüşüyle yargılamanın ve tanımlamanın yanlışlığına diğer taraftan muhatabı her yönüyle tanımadan varılan kanaatlerin yanıltıcılığına işaret eder.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir husus da zamandır. İnsanların bugününe bakıp hep öyle kalacakları kanaatiyle hareket edilebilir. Ama unutulmamalı ki zamanla çok şey değişebilir ve başkalaşabilir. Tanındığı düşünülen insanlar, tanınamayacak hale gelebilir; hidayet ve istikamet üzere olanlar, dalalete düşebilir ve eğrilebilir. Tam tersi de olabilir. Kur’ân, bazı insanların Allah ile ilişkisi üzerinden bu değişime ışık tutar: “İnsanın başı derde girdi mi Biz’e yalvarır ama sonra ona tarafımızdan nimet verince: ‘Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim.’ der. Hayır! Bu bir imtihandır ama çokları bunu anlamaz.”16 Onun için ilişkilere zaman tanınmalı, dengeli adımları ve manevra imkanını beraberinde getirecek mesafe bırakılmalı ve hep muhatabın istikametine ve akıbetine bakılmalıdır.

İnsanları Tanımada Dil, Üslup ve Diğer Aynalar

Hz. Ali (radıyallahu anh) “İnsan, dilinin altında gizlidir.”[Müberred, Kitâbu’l-Fâzıl 6] buyurur ve muhatabı tanıma adına kullandığı dile de dikkat etmek gerektiğini haber verir. Hitap şekli, tercih ettiği kelimeler, üslubu, ses tonu, karşısındaki insanının durumunu ve değerlerini dikkate alıp almaması, dilden dökülenlerle hal arasındaki çelişkiler ve beden dili, muhatabı doğru tanıma adına çok şey ifade eder. Sözlerin gizlediğini çoğu zaman üslup ve beden dili ele verir.17 Ayrıca insanın beklentisinin dışında bir karşılık bulması hemen üslubuna, bedene diline ve tepkilerine yansır. Bundan dolayı anlatılanlar akıl, mantık ve muhakeme süzgecinden geçirilmeli, beyan hal uyumuna bakılmalı, muhatabın üslubuna ve beden diline dikkat edilmelidir.

İnsanların konuşmaları kadar suskunluğu da onları tanıma adına çok şey ifade eder. Yalnız aldanmama adına burada da dikkatli ve dengeli hareket edilmeli; suskunluğun, bazı şeyleri görmezden gelmenin ve bağışlayıcı olmanın bir değil birçok farklı sebebinin olabileceği unutulmamalıdır. Bütün bunların yanında insanları tanıma adına çevresine, hayal ve hedeflerine, korkularına, beklentilerine, okuyup okumadıklarına, yiyip içtiklerine, sürekli takıldığı mekanlara, hayat hikayesine, varlığa ve hadiselere bakış açısına, zaaf, erdem ve eserlerine, konumunun altında ve üstende  bulunanlara muamelesine ve şayet ortada paylaşılması gereken bir şey varsa takındığı tavra… bakılabilir.

Netice

Görüldüğü üzere Allah Resûlü ve ashâbı, insani ilişkilerde muhatabı tanımanın hem gerekliliği hem de bu konuda nelere dikkat edilmesi gerektiği üzerinde önemle durur. Zira muamele ve münasebetlerde yaşanacak problemler, mü’minlerin birlik ve beraberliğine, emniyet ve güvenine, huzur ve saadetine, bugününe ve yarınına doğrudan etki eder. İlişkilerin sağlam temeller üzerine atılması ve süreklilik arz etmesi, ilerleyen süreçlerde sıkıntı ve sarsıntı yaşanmaması çok hayatidir ve bunun için yapılması gereken, içi dışı, dünü bugünü, artısı eksisi, karakter ve ahlakı, düşünce ve fikir yapısı, hedef ve hayalleri itibarıyla muhatabı iyi tahlil etmek ve doğru tanımaktır.

Tek tek bütün insanları tanımak zor ve zamana vabeste olduğundan Kur’ân’ın yaratılışı itibarıyla insanla alakalı verdiği temel bilgiler; onun cahil, aceleci, menfaatçi, nankör ve hırslı oluşu gibi özellikler hep göz önünde bulundurulmalı ve acele karar verilmemelidir. Önyargı ve suizanna da girilmemeli ve ilişkiye zaman tanınmalıdır; beraber geçirilen süre boyunca muhatabın bu vb. konularda kendisini ne kadar eğittiği, insanî ve ahlakî kemalin neresinde olduğu doğru gözlemlenmelidir. İlişkilerde yaşanan krizlerin sebebi, insanın muhatabını değil kendisini tanımaması da olabilir ki bu da ayrıca ele alınabilir.

Dipnot:

  1. Bkz. Nevevî, Ezkâr 340-342; Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Dîn 3/152, 153
  2. Tirmizî, Zühd 53
  3. En’âm Sûresi, 6/124
  4. Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ 10/213 (20398)
  5. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr 12/321 (13237); Beyhakî, Şuabü’l-îmân, 11/329 (8607); Haraitî, Mekârimu’l-Ahlâk 251 (772); Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Âdâbu’s-Suhbeti 28
  6. Ebû Dâvud, Merâsil 289 (401); Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ 10/213 (20399)
  7. Müslim, Birr 10 (34/2564)
  8. İsrâ Sûresi, 17/84
  9. Münâfikûn Sûresi, 63/4
  10. Bkz. Buhârî, İmân 24
  11. Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ 6/471 (12693)
  12. Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ 6/471 (12694)
  13. Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ 10/213 (20400)
  14. Rûm Sûresi, 30/36. Ayrıca bkz. İsrâ Sûresi, 17/83
  15. Tirmizî, Menâkıb 54
  16. Zümer Sûresi, 39/49
  17. Bkz. https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-egitim-felsefesi-4-beden-diline-dikkat/
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.