Sığın Şafağın Rabbine!

401

Vahyin ilk gününden vefatına kadar Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), insî-cinnî düşmanları tarafından kuşatılır ve sıkıştırılır. Nübüvvet yolunun bir kaderi de budur; gelmiş-geçmiş bütün peygamberler, insî ve cinnî şeytanların taarruzuna maruz bırakılır. Kur’ân, bu durumu ifade ederken “Böylece bütün Nebilere, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar kılarız…”1 buyurur ve bu düşmanların, hakikati ters yüz ederek insanları aldatmaya gayret ettiklerini ve onları düşmanlığa motive etmek için etkili konuşmalar yaptıklarını, yaldızlı sözler söyledikleri; birbirlerine iltifat ederek/destekleyerek şeytanî fikirlerini ihya etmeye çalıştıklarını haber verir.2

Bu çerçevede Allah Resûlü’nü bir taraftan müşrikler ve Yahudiler sıkıştırır diğer taraftan münafıklar gece-gündüz aleyhinde çalışırlar. Bu kuşatılmışlık altında Allah Resûlü, iman ve teslimiyetle gerekli bütün tedbirleri almaya ve Rabbine sığınmaya yönlendirilir: “O münafıklar yüzüne karşı ‘Emrindeyiz!’ diyorlar. Fakat içlerinden bir kısmı Senin yanından ayrılır ayrılmaz, sabahlara kadar önceki söylediklerini tam tersi planlar yapıyor tuzaklar kuruyorlar. Fakat Allah, gece boyunca/karanlık kurullarda kurdukları bu hileleri bir bir kaydediyor. Hepsinin cezasını da bir bir verecektir.  O halde artık onlara fazla yüz verme! Sana zarar verirler diye de korkma, Allah’a güven, O’na tevekkül et! Zira vekil olarak Allah, Sana yeter.”3

Medine’de yaşayan bazı Yahudi ileri gelenleri de müşriklerle anlaşarak ona ve Müslümanlara zarar vermeyi planladıkları gibi sihir ve büyüden de medet umarlar. İşte Felak ve Nâs Sûreleri, Efendimiz’e ve mü’minlere zarar verecek maddî-manevî bütün şerlere/tehlikelere karşı onları uyarmak; can düşmanlarına karşı uyanık olmalarına dikkat çekmek ve onları, Allah’a sığındırmak için nazil olur. Bu anlamda Allah Resûlü de bu sûrelerin en güzel ve en isabetli sığınma duaları olduğunu belirtir ve ashâbına okumalarını tavsiye eder: “Ey Ukbe! Görmedin mi? Bu gece bana, benzeri asla vahyedilmemiş ayetler; Felak ve Nâs sûreleri indirildi.”4 “Ey Ukbe! ‘Felak sûresini oku zira Allah’a, bu sûreden daha sevimli gelen ve daha beliğ olan hiçbir sûre okuyamazsın. Mümkün oldukça onu oku.”5 

O, sadece Hz. Ukbe’ye değil başka sahabîlere de bu teşviki yapar. Mesela onlardan birisi de Hz. Cabir’dir. “Ey Câbir! Oku!” buyurur ve Hz. Cabir, ‘Ne okuyayım ya Resûlallah!’ diye sorunca “Felak ve nâs Sûrelerini oku!” Bunun üzerine o bu sûreleri okuyunca ‘Bu iki sûreyi okumaya devam et. Zira bu ikisine denk/benzer bir sûre okuyamazsın!” buyurur. İbn-i Abbas el-Cühenî’ye de “Ey İbn Abbas! Allah’a sığınan kimselerin, O’na sığınacağı en faziletli şeyi sana haber vereyim mi? Onlar Felak ve Nâs sûreleridir.”6 buyurur. Allah Resûlü kendisi de yatağa gireceği esnada İhlas, Felak ve Nâs sûrelerini üç kere okur, avuçlarına üfler ve elleriyle bütün vücudunu sıvazlar.7 Efendimiz, okuyamayacak kadar rahatsızlandığında ise Hz. Âişe validemiz bu sûreleri bereket umarak elini tutar ve onun için okur.8 

1) Felak Sûresi 

Bu sûrede dört şeyden, Allah’a sığınmamız öğretilir. Bunlardan ilk ikisi şer/kötülük diğer ikisi ise şerli şahıslardır. Buna göre ilk ikisi yaratıkların şerri ile gecenin/karanlığın şerri. Diğer iki şahıs ise büyücüler/karanlık güçler ve haset edenlerdir. Ancak bu hususlara girilmeden önce “Sabahın Rabb’ine” iltica edilmesi özellikle belirtilir: “De ki: Sığınırım ben yükselen şafağın/felak’ın Rabbine; Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve bir de haset ettiği zaman haset edenin şerrinden.”9 Zira şerlerin ya da kötü insanların zararlarından endişe duymadan daha önemli olan husus Rabb’e sığınmanın önemini idraktir. Ona iltica etme ihtiyacı ve gereğini anlayamayanlar, maddi-manevi tehlikelerden kendilerini tam olarak koruyamazlar. Bir de sayılacak iki şerrin ve iki zararlı kimsenin kötülüklerinden insanı koruyacak ve onları gecelerin koyu karanlıkları içerisinden sabaha çıkaracak olan10 Kudreti Sonsuz, insan ve toplumları da bütün manevi karanlıklardan ve karanlık odakların şerrinden kurtaracak yegane zattır.

felak suresi okunuşu
Felak suresi yazılışı ve okunuşu

2) Yükselen Şafağın Rabb’ine Sığınmak 

Ayette geçen “felak” kelimesi, Arapça’da “yarmak, ayırmak” demektir. İsim olarak ise şafak vaktini ifade eder.Fakat burada “felak” kelimesini sadece ‘karanlığı yararak ortaya çıkan şafak’ anlamıyla sınırlamak isabetli olmaz. Zira “Felak’ın Rabb’i” isim tamlaması olarak, geceyi yarıp içinden gündüzü ortaya çıkarmak anlamının yanında tohumun çatlatılması, ondan tomurcuğun açtırılması ve hücrenin bölünerek çoğaltılması, ondan yumurtanın kırılıp içinden çeşitli canlıların çıkışı gibi bütün kırılma, çatlama, patlama ve yarılma sonrasında ortaya çıkan her oluşum ve doğumları da ifade eder. Hâlık-ı Zülcelal, mikro ve makro alemdeki bütün mahlukatı mutlak iradesiyle planlayan, hikmetle yaratan ve idare eden “Felak’ın Rabbi’dir.” 

Kur’ân’ın beyanıyla O, “Taneleri, ve çekirdekleri yaran/pörtleten Allah’tır. O, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır…”11 “Karanlığı yarıp, tan yerini ağartan da O’dur…”12 Bu ayete göre “Rabbu’l-felak”, “Fâliku’l-isbâh” yani gecenin karanlıklarını yarıp içinden sabahı ortaya çıkarandır. Mecazi olarak da insanı bunaltan her türlü sıkıntı, gam ve kederin ardından gelecek olan ferahlığı veya zihnin ve kalbin maruz kaldığı fikrî kargaşanın doğurduğu bunalımın arkasından gelen inşirahı/aydınlanmayı ve ruhun huzura kavuşmasını ifade eder. Nitekim bir başka ayette geçen “Allah iman edenlerin yardımcısı/koruyucusudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran O’dur…”13 ifadesi de bunu açıkça teyit eder. 

Evet şafak, nefeslene nefeslene ve karanlıkları yara yara gelir ve ortaya çıkar. Karanlığa takılıp kalanlar, kapkaranlık olaylara ve onları planlayan karanlık ruhların gücüne inanan ve onlar karşısında yeise teslim olanlar, bir daha gün ışımayacak, şafak doğmayacak zannederler. Fakat karanlığı yarıp ışıtan sabahın Rabb’i, gücü ve kudreti sonsuzdur. O’nun nuru karşısında hangi zifiri karanlık sonsuza kadar devam edebilir ve hangi karanlık kurullar O’na karşı koyabilirler? Dolayısıyla müminleri, her çeşit karanlığa, karanlık güçlere ve karamsarlığa karşı koruyacak ve kalplerine inşirah salıp bellerini büken ve onları iki büklüm inleten yüklerini kaldıracak; böylece hem içlerini hem de dış dünyalarını aydınlatacak ve hakikati ortaya çıkaracak olan ancak “Sabahın/şafağın Rabbi”dir. Dolayısıyla müminler, içine düştükleri ya da düşürüldükleri koyu karanlıklar karşısında bu isimle/bu bilinçle Rab’lerine sığınmalıdırlar.

Tabiatıyla şafağın Rabb’ine sığınan, tan yerinin ağarması için üzerine düşen vazifelerini de yerine getirmelidir. Hak ve hakikatlerin üzerine çöken karanlığın aydınlatılması için ışık olmalı; bir taraftan istiâze ile içini aydınlatırken diğer yandan olayların iç yüzünü ve arka planını ortaya koymaya çalışmalı; çevresini de aydınlatmaya devam etmelidir. Karanlığa sövme yerine, masumları sahil-i selamete çıkaracak nice kandiller yakmalı; şafağın doğuşuna katkıda bulunmalı, hakkın batıla, iyiliğin kötülüğe galibiyetini pasif değil aktif beklemelidir. Zira bu ayet bir taraftan müminlere istiâzeyi öğrettiği gibi aynı zamanda bu istikamette sayılan tehlikelere karşı fiili hazırlıklar yapma/tedbirler geliştirme sorumluluğunu da yükler. 

Bu duayı okuyan bir mümin Rabb’ine şöyle sığınmış olur: “Bütün mahlukatı, yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran, çeşit çeşit zulüm ve zulmetlerden sonra kullarını sahil-i selâmete çıkaran; karanlık gecelerin ardından nice nurlu sabahlar/günler lütfeden ‘Sabahın Rabbine’ sığınırım. Yarılan gecenin arasından onunla taban tabana zıt gündüzü ortaya çıkaran, ‘tan vaktinin Rabbi’ne’ sığınırım. Toprak altında karanlığa gömülü, bir nevi çürümeye mahkum tohumları/çekirdekleri çatlatan ve bu yarılışlardan aciz kullarına nice rızıklar ve nimetler sunan rahmeti sonsuz, ‘Faliku’l-habbi ve’n-nevâ’ Rabb’ime sığınırım. Sadece O’nun korumasını talep eder ve O’na yalvarırım. Gönderdiği Kur’ân ve Son Peygamber sayesinde cehalet ve inkâr karanlıklarını yaran/parçalayan, böylece aklımı ve kalbimi imana açan ve hayatımı İslâm’ın nuruyla aydınlatan ‘Münevviru’n-nûr’ Rabb’ime sığınırım.” 

Evet, “felak” kelimesinin anlamını şafak vakti olarak kabul ettiğimizde sabahın/şafağın Rabb’ine sığınırız. Yani bizi, içinden ne çıkacağı ve sonuçlarının nereye varacağı bilinmeyen gizli her olayın şerrinden, gün ışığı yani olayları aydınlatarak hakikati ortaya çıkaran ve böylece bizi korumaya alan Allah’a sığınmış oluruz. Felak’ın anlamını “yaran/yaratan” olarak aldığımızda ise mikro ve makro alemdeki bütün yaratılmışların Rabb’ine sığınırız.

3) Yaratıkların Şerri 

Felak sûresinin ikinci ayeti yaratılmışların kötülüklerinden şafağın Rabb’ine sığınmayı ders verir: “Yarattığı şeylerin -gizli açık- bütün kötülük, zarar ve tehlikelerinden şafağın/sabahın Rabb’ine sığınırım.” Allah Resûlü desabaha erişildiğinde ya da akşama çıkıldığında şu şekilde dua edenlere akreplerin (ve akrep tinetli kimselerin) zarar vermeyeceğini ifade buyurur: “Yarattığı mahlukatın şerrinden Allah’ın tastamam kelimeleri, isim ve sıfatlarıyla kendisine sığınırım.”14 Zira her şeyi yaratan (Hâlık) O’dur,15 arz ve semavâtın anahtarları/dizginleri O’nun elindedir; göklerde ve yerde bulunan her şey O’na itaat eder.16 Buna göre insan, gördüğü göremediği, bildiği bilemediği; canlı-cansız bütün mahlukatın kendisine vereceği zarar ve kötülüklerden korunma adına bir taraftan fiili tedbirler alırken öte yandan kavlî dualarla onları yaratan kudreti sonsuza sığınmalıdır.

Burada yaratıkların en şerlisinin ve en tehlikelisinin de insan olduğu gerçeği asla göz ardı edilmemelidir. Zira insanın, insanoğluna vereceği zararı başka herhangi bir mahluk veremez. Kur’ân bu hususa da özellikle dikkatleri çeker: “Yeryüzünde dolaşan canlıların Allah nazarında en şerlisi akıllarını kullanmayan; hak ve hakikate ilgi göstermeyen ve onu hem kabullenme ve yaşamada hem de müdafaa etme de sağır ve dilsiz kesilen kimselerdir.”17 Dolayısıyla insana en büyük şerri/zararı verecek olan asıl tehlikeli yaratık, kendisine verilen aklın hatta imanın yerine, hırslarını koyan ve ona göre sorumsuzca hareket eden kimselerdir. Bu kişilerin insana vereceği zararı, -hele hele bir de elinde güç ve kuvvet de varsa- hiçbir canlı ya da cansız varlık veremez; hiçbir varlık insan kadar zalim olamaz.18 Mü’minler, bu sağır, sorumsuz ve hakkı/haklıyı müdafaadan aciz dilsizlere karşı kendini koruma adına bir taraftan fiili tedbirler alırken diğer yandan da sağlam itikat ve tam teslimiyetiyle aydınlığın Rabb’ine sığınır; endişeye kapılmaz, hayatlarını imanın ferah feza ikliminde yaşarlar.    

Rabbim dilemezse ve takdir buyurmazsa mahlukatın bana bir kötülüğü dokunamaz. Ancak bazen insanın içini korkular, endişeler sarabilir. Yarının neler getireceğini, karanlıkların ardından neler çıkacağını, olayların nasıl gelişeceğini ve nereye varacağını kestiremeyebilir. Bütün bu belirsizlikler onu sarsabilir. Buna karşılık mü’min, “Ben tam olarak bilmesem de Rabbim bilir. Zira O, gizli aşikâr, görünen görünmeyen her şeyi bilendir.”19 O, benim gönlümün derinliklerinde geçip duranları da bilendir.[Hûd Sûresi, 11/5] Bazen zalimlerin hay huyu, bazen kötü insanların yaptıkları onu ürpertse de kudreti sonsuz bir Rabb’i olduğu yakîniyle hemen O’na iltica eder. Korkularına ve endişelerine yenilmez, cennet hazinelerinden bir hazine olan “La havle vela Kuvvete İlla billah” ile Mevla’sına sığınır. Bilir ki Rabb’i ona şah damarından daha yakındır ve dualarına icabet edecektir.20

O’na sığındığında dualarının kabul göreceğine ve kötülüklerin kendisinden uzaklaştırılacağına imanı tamdır,21 Rabb’isinin va’di de haktır.22 Allah Resûlü’nün beyanıyla kula düşen ihlas ve samimiyetle yaşamak ve sabırla yakarmaktır: “Her kim beni tanıyan ve ihlas ile bana ibadet eden veli bir kuluma/dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben, kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da kendisine ihsan ederim. Bana sığınınca da muhakkak onu korurum…”23

Elhasıl mü’min, Rabb’ine sığındığında gönlü itminanla dolar, üzerine sekine iner, içini bir ferahlık kaplar, ruh dünyası aydınlığa kavuşur; duyguları canlanır adeta yeniden doğar. Korku ve endişeleri dağılır, vehim ve vesveselerin yerini iman ve yakîn alır. Artık sabah aydınlığında duyar, anlar ve yaşar. Daima O’nun maiyyetini düşünür, “Rabbim bana darılmadı, beni terk etmedi de. Her nerede olursam olayım O, benimle. O, en vefalı zat olarak kendisine sığınanları sahipsiz ve hamisiz bırakmaz.” mülahazasıyla emniyet ve güven soluklar. Çevresine de emniyet ve güven telkin eder. 

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. En’âm Sûresi, 6/112
  2. Bkz. En’âm Sûresi, 6/112
  3. Nisa Sûresi, 4/81
  4. Müslim, Müsâfirîn 46/264 (814); Tirmizî, Tefsîr 93
  5. Ahmet İbn-i Hanbel, Müsned, IV/149, 155
  6. Nesâî, İstiâze 1
  7. Bkz. Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 14; Ebû Dâvud, Edeb 98
  8. Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 14
  9. Felak Sûresi, 113/1-5
  10. Bkz. Âl-i İmran Sûresi, 3/27
  11. En’âm Sûresi, 6/95
  12. En’âm Sûresi, 6/96
  13. Bakara Sûresi, 2/257
  14. Müslim, Zikir ve Dua 16/54, 55 (2709)
  15. Bkz. En’âm Sûresi, 6/101, 102
  16. Bkz. Şûrâ Sûresi, 42/12
  17. Bkz. Enfal Sûresi, 8/22
  18. Bkz. Ahzab Sûresi, 33/72; İbrahim, 14/34
  19. Bkz. Müminûn Sûresi, 23/92
  20. Bkz. Kâf Sûresi, 50/16; Bakara, 2/186
  21. Bkz. Neml, 27/62
  22. Bkz. Mü’min Sûresi, 40/77
  23. Buhârî, Rikâk 38
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.