Şehit çoban ve Hayber’in fethi

317

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de o gün iki kat zırh giymiş, başına da miğferini takmıştı. Zarib isimli atının üstünde ve elinde de ok ile yayı duruyordu! Bir aralık yanına, Yesâr adında siyahî birisi geldi. Kendisinin Âmir’in çobanı olduğunu söylüyor:

– Yâ Muhammed, diye sesleniyordu. Meğer efendisi Âmir ve arkadaşları savaşa hazırlanırken o da kulak misafiri olmuş; “Şu peygamber olduğunu iddia eden kişi ile çarpışacağız.” ifadelerini duyunca Efendimiz’e karşı kalbinde bir alâka meydana gelmişti. Bunun üzerine koyunlarıyla birlikte buraya kadar gelmişti ve işin gerçek boyutunu bizzat öğrenmek istiyordu:

– Sen, neler söylüyor ve nelere davet ediyorsun, diye soruyordu. Efendimiz de:

– İslâmiyet’e; Allah’tan başka ilah bulunmadığına inanıp O’na kullukta bulunmaya ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehadete davet ediyorum, buyurdu.

Yesâr sordu:

– Peki, ben böyle bir şehadette bulunur ve Allah’a iman edersem, bana ne var?

– Bu iman ve şehadet üzerine ölürsen sana Cennet var, diye cevapladı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Bunun üzerine Yesâr:

– Yâ Resûlallah, dedi. “Bana İslâmiyet’i ve nasıl Müslüman olunacağını anlat!

Samimi bir yönelişti ve bu yönelişteki samimiyete Allah Resûlü de karşılık veriyordu. Netice itibariyle, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı bir iş gerçekleşmek üzereydi; bir insan daha Müslüman oluyordu! Hayber önünde kıyasıya bir mücadele yaşanırken Yesâr gelmiş şimdi de, gönlünden gele gele kelime-i tevhidi söylüyordu.

Ardından yeniden Efendimiz’e döndü:

– Yâ Resûlallah! Ben, siyah tenli, çirkin yüzlü, kokusu hoş olmayan ve varlıksız bir adamım; bugün şu Yahudilerle çarpışır ve öldürülürsem Cennet’e girer miyim, diye sordu.

– Evet, diye cevapladı Allah Resûlü. Anlaşılan Yesâr, gözünü Cennet’e dikmiş, oraya ulaştıracak bir vesile arıyordu! Efendimiz’e bir kez daha döndü; yeniden:

– Yâ Resûlallah! Şu koyun ve davarlar, benim yanımda emanettir; ben onların sahibinin işçisiyim. Şimdi bunları ben ne yapayım?

Maksadını anlamıştı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve:

– Onları önce karargâhtan çıkar! Sonra da onlara bağır ve küçük taşlar at; Yüce Allah (celle celâluhû), sana emanetini eda ettirecek ve onlar da sahiplerinin yanına döneceklerdir, buyurdu.

Efendimiz’in tarif ettiği şekilde hemen yerden küçük taşlar toplamaya başlayan Yesâr, onları koyun ve davarların üzerine atıyor ve:

– Ben artık sizinle ilgilenmeyeceğim; hemen sahibinizin yanına geri dönün, diye bağırıyordu. Gerçekten de koyun ve davarlar, sahiplerine doğru gitmeye başladılar. Artık Yesâr, sadece kendisinden sorumlu bir kuldu ve Hz. Ali’nin askerleri arasına katılarak savaşmaya başladı.

Çok geçmeden, kaleden mancınıkla atılan taşlardan birisi Hz. Yesâr’a isabet etmiş ve o da şehit olmuştu; bir vakit namaz bile kılamadan huzur-u ilahiye gidiyordu! Sonra, onun bedeni Efendi­miz’in huzuruna getirildi; Hayberlilerin adam yerine bile koymadıkları siyahî köle, Resûlullah’ın huzurunda uzanmış olanca heybetiyle yatıyordu. Uzun uzun baktı ona Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Belki de bu bakışlarda, Hakk’a kulluk adına hanesinde hiç sevabı olmadığı hâlde vuslata önceden eren garip bir kula duyulan sevgi vardı! Resûlullah’ın bakışları ashâbın da dikkatini çekmiş, onlar da Yesâr’a bakıyorlardı.1

Onun için Resûlullah’ın şöyle dua ettiği duyuldu:

– Allah (celle celâluhû) senin kokunu ve yüzünü güzelleştirsin; varlığını da çoğaltsın!

Ve Fetih

Beri tarafta ise kıyasıya bir cenk devam ediyordu. Kılıçlarını çeken Merhab’la Hz. Ali, pür-dikkat birbirlerini süzüyor ve hamle üstüne hamle yapıyorlardı. Hayber önlerinde sadece kılıç şakırtılarıyla karşılıklı meydan okumalar duyulabiliyordu. Bir aralık büyük bir gürültü koptu; öldürücü darbenin indiğini herkes anlamıştı. Sonucu merak ediyorlardı. Toz duman dağılıp da ayakta duranın Hz. Ali olduğu görülünce mü’minler tekbir getirmeye başladılar. Meğer çift kat zırhlar içindeki Merhab’ın başına Zülfikar inmiş ve işini oracıkta bitirivermişti!

Yâsir’den sonra Merhab’ın da öldürüldüğünü görünce Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına şu müjdeyi verdi:

– Sevininiz; Hayber’in işi artık daha kolay!

Gerçekten de öyle olacaktı. Merhab’ın da ölümüyle ortalık tam bir savaş alanına dönmüştü. Hayberliler, düşmek üzere olan kalelerini teslim etmemek için var güçleriyle karşılık veriyorlar, ölümüne saldırıyorlardı! Onlar için her fethedilen kale, içi boşaltılarak kaçılması gereken bir mekân demekti. Arkada kalan kalelere doğru kaçıyor ve kendilerini buralarda koruma altına almaya çalışıyorlardı.

Bu fütuhat sırasında bir gün Hz. Ali’nin kalkanı elinden düşmüş ve kendine siper edecek bir dayanağı kalmamıştı. İki tarafına bakınıp dururken gözü, kalenin kapısına ilişti. Kaptığı gibi kapıyı eline aldı. Artık, kale fethedilip de içeri girileceği âna kadar kalenin kapısı, kalkan olarak Hz. Ali’nin elindeydi!

Dirençleri kırılıp da arka taraflardaki kalelere doğru kaçan Hayberlileri, Hz. Ali ve ashâb da arkalarından takip ediyorlardı. Hayber’de hakim olan artık, ‘Allahü Ekber!’ sedalarıydı. Tekbir sesleriyle iyice ürperen Hayberlilerin artık kol ve kanatları kırılmış, yapabilecekleri hiçbir şeyleri kalmamıştı! Her ne kadar diğer kalelere doğru sığınmaya çalışsalar da sonlarının geldiğini görebiliyorlardı.

Teslimiyet ve ilk anlaşma

Her bir kalenin fethiyle birlikte elde edilen ganimetler ve yakalanan esirler vardı. Ancak hâlâ savaşçılar teslim olmuyorlardı. Zaman zaman savaşın devam ettiği bir sırada, Gazzâl adında birisi kalelerin birisinden çıkıp Efendimiz’in yanına geldi. Bazı bilgiler karşılığında kendisi ve ailesi adına emân istiyordu:

– Yâ Eba’l-Kâsım! Sen, bir ay bile bu kaleyi kuşatacak olsan, orayı elde edemez, fethedip de içine giremezsin! Onların yer altında su kanalları var ve geceleri gidip oradan su alır; ihtiyaçlarını giderirler. Sonra da gelir ve kalelerine sığınarak Senden korunurlar; eğer Sen, onların bu su yollarını kesersen, işte o zaman susuzluktan bağıra bağıra helâk olurlar!

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), daha öncekilerde olduğu gibi Gazzâl’e de emân vermiş, onun verdiği bilgiler ışığında ashâbını yönlendirerek Hayberlilerin su yolunu da kesmişti. Gerçekten de sonuç, Gazzâl’in dediği gibiydi; su ile irtibatlarının kesildiğini görünce çılgına döndüler. Zira bu, onların hayatla bağlantılarının kesilmesi anlamına geliyordu.

Bu arada Resûlullah’ın emriyle mancınık da kullanılmaya başlanmıştı. Hayberlilerin kendi yapımı olan bu alet şimdi, onlara taş yağdırıyordu. Bu hengâmede Efendimiz’in üzerine de bir ok isabet etmiş, elbisesine takılmıştı. O da, yerden bir avuç kum alıp Hayberliler tarafına savurdu. Hayberliler deprem olmuş da yere yığılmışçasına sarsılıp yere serilmeye başladılar.

Vatîh ve Sülâlim kaleleri de kuşatılıp Hayberliler tamamen kıskaca alınınca, artık yok olacaklarını anlamış ve teslim olma kararı almışlardı. Kinâne İbn Ebi’l-Hukayk, Şemmâh adında bir adamını göndererek Efendimiz’le konuşmak istediğini bildirdi. Efendimiz de onun dileğine:

– Olur, şeklinde karşılık verdi. Bunun üzerine Kinâne, yanına aldığı adamlarıyla birlikte Efendimiz’in huzuruna geldiler; perişan bir hâlleri vardı. Sanki işin başından beri yaptıklarının farkına varmış gibiydiler. Verilecek her hükme rıza göstermekle birlikte canlarını kurtarmanın peşine düşmüşlerdi; onun için Efendimiz’e bir anlaşma teklif ediyorlardı.

Bunca meşakkat ve sıkıntıdan sonra kalelerini fethettiği hâlde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yine de bu tekliflere sıcak bakmış ve mağlup ettiği adamlarla bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre:

  1. Kalelerde çarpışan Yahudilerin kanları dökülmeyecek,
  2. Yahudilerin çoluk çocukları kendilerine bırakılacak; Hay­ber’den ve Hayber arazilerinden, çocuklarıyla birlikte gitmelerine müsaade edilecek,
  3. Giderken yanlarında, bir hayvan yükünden fazla eşya götürmeyecekler; menkul ve gayr-i menkul bütün mallarıyla askeri araç ve gereçleriyle, –üzerlerindekiler hariç– kalelerde stokladıkları kumaşları Efendimiz’e bırakılacaklar,
  4. Resûlullah’a bırakılması gereken herhangi bir şey gizlenip saklanmayacak; gizleme teşebbüsünde bulunanlar da, sözü edilen emân ve himaye taahhüdünden hariç tutulacaktı.

Bilhassa liderleri konumundaki Kinâne İbn Ebi’l-Hukayk, bu maddelere sadık kalacaklarına dair yeminler ediyordu. Onların genel yapılarını çok iyi bilen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Eğer sizler, ganimet mallarından Bana teslim etmeniz gerektiği hâlde bazılarını gizleyip de Bana teslime yanaşmayacak olursanız, o zaman Allah ve Resûlü’nün himaye ve taahhüdünden uzak kalırsınız, diye yeniden uyarma lüzumu hissediyordu. Tabii ki buna, sonucunu gördüğü hâlde muhataplarını kurtarmak için hatırlatma da denilebilirdi.

Aynı zamanda o gün, belli başlı konularda yeni hükümler geliyordu; buna göre artık ehlî eşeklerin eti yenmeyecek, taksim edilmeden önce ganimet mallarına el uzatılmayacak, kesici dişi olan her yırtıcı hayvanın eti haram kabul edilecek ve aynı zamanda esir alınan kadınlara da dokunulmayacaktı.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz/EFENDİMİZ isimli kitabından alınmıştır.

Dipnot:

  1. Bir aralık yüzünü şiddetle Hz. Yesâr’dan çevirdiği görüldü; normal bir yüz çevirme değildi bu ve hemen:

    – Yâ Resûlallah! Ondan niye yüzünüzü çevirdiniz, diyerek sebebini sordular. Buyurdular ki:

    – Şimdi onun yanında, Cennet hurilerinden iki zevcesi bulunuyor! Şehid, vurulup da yere düştüğü zaman Cennet hurilerinden iki zevcesi gelip de yüzünden tozları silerken “Senin yüzünü toz ve toprağa bulayanların da Allah, yüzlerini toprağa bulasın; seni öldüreni de öldürsün” diye dua ederler. Allah (celle celâluhû), bu kuluna ikram edip onu hayra sevk etti; Allah’a hiç secde etmediği hâlde Cennet hurilerinden ikisini onun baş ucunda gördüm! Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 4/316; Vâkıdî, Meğâzî, 1/650; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/19; Süheyli, Ravdu’l-Unf, 4/87; İbn Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 1/47, 3/129

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla