Sahabî Kurtuluşu Nerede Arıyordu?

518

Hz. Ebû Dücâne (radıyallahu anh), Medineli ilk Müslümanlardandı. Hicretin beşinci ayında Hz. Enes İbn-i Malik’in evinde gerçekleştirilen muahatta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onunla Hz. Utbe İbn-i Gazvân’ı kardeş ilan etmişti.1 Mali durumu çok iyi olmamasına rağmen Ebû Dücâne, kardeşleştirmeden üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek için varını yoğunu ortaya koymuş ve Ensar olmanın hakkını vermeye çalışmıştı.

Hicret, İslam’ı bitirmek isteyenlerin dikkatini Medine’ye çekmişti. Başta Mekkeliler olmak üzere Arap kabileleri, buldukları her fırsatı değerlendiriyor; yok etmek için sürekli Müslümanlara saldırıyorlardı. Sulhu esas alsa da Allah Resûlü, en temel hak ve hürriyetleri tehlike altında bulunan müminleri korumak için her seferinde ayrı bir cephenin yolunu tutuyordu. Hz. Ebû Dücâne, ilk günden itibaren bütün bu cephelerde O’nun yanında yerini almış; İslam’ın ve Müslümanların selameti adına bütün gayretini ortaya koymuştu. Çok cesur ve onurlu bir askerdi; meşhur kırmızı sarığını başına sarar, adeta “Ben buradayım!” dercesine düşman saflarına doğru harekete geçerdi. 

İslam Tarihi’nde bir dönüm noktası olan Bedir’in kahramanlarındandı. Bir diğer ifadeyle Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) faziletlerine işaret adına değişik vesilelerle dile getirdiği “Bedir ehli”ndendi.2 Uhud’un ise Ebû Dücâne’nin hayatında ayrı bir yeri vardı. 

Savaşın başlarında Allah Resûlü, kılıcını kaldırıp “Hakkını vermek üzere bu kılıcı kim alacak?” buyurunca Ebû Dücâne, “Onun hakkı nedir?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar düşmanla vuruşmandır. Onunla Müslüman öldürmemen, kâfirin önünden kaçmamandır!” cevabını vermişti. 

“Hakkını vermek üzere ona ben talibim!” diyen Ebû Dücâne, o gün Allah Resûlü’nden aldığı kılıcın hakkını sonuna kadar vermişti. Mekkelilerin birliğini bölmüş ve en arkadaki Ebû Süfyan’ın karargâh çadırının içine kadar ilerlemişti. Savaşın ilk bölümünde elde edilen galibeyete Hz. Ebû Dücâne’nin büyük katkısı olmuştu. 

Okçuların görev yerlerini terk etmesiyle tekrar başlayan savaşın ikinci bölümünde Allah Resûlü’nün yanında kalan az sayıdaki sahabîden birisi de Ebû Dücâne idi. Allah Resûlü’ne atılan okların önüne sırtını siper etmiş ve adeta bir kalkan gibi kullandığı sırtıyla Allah Resûlü’nü korumuştu. Öyle ki ordu Uhud’dan ayrılıp Medine’ye döndüğünde Hz. Ali, kılıcını Hz. Fâtıma’ya uzatıp, “Kınamadan kılıcı al ve kanını yıka!” demiş; kılıcın ve sahibinin, o gün Uhud’da Allah Resûlü’ne sadık kaldığını ve cephenin hakkını verdiğini ifade etmişti.

Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü, “Eğer sen güzel savaştıysan, çarpışma hususunda sadakatini ortaya koyduysan bil ki Hâris İbn-i Sımme ve Ebû Dücâne de güzel savaşmış ve hakkıyla çarpışmışlardır.” buyurmuş ve Hz. Ebû Dücâne’nin gün içerisinde ortaya koyduğu cesarete ve cehde dikkat çekme gereği hissetmişti.3

Cephede karşı tarafın savaşın başında ileri sürdüğü meşhur savaşçıların işini bitirmekle tanınan Ebû Dücâne’nin kahramanlığı sadece Bedir ve Uhud’la sınırlı kalmamıştır. Nadiroğulları kuşatmasında ortaya koyduğu olağanüstü gayretten ve ihtiyacından dolayı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine ganimetten pay verdiği iki Ensar’dan birisi Ebû Dücâne idi. Yine Efendimiz’in Hendek kuşatması boyunca üzerine titreyip durduğu altı sahabîden birisi de o olmuştu.4

Hayber ve Vâdi’l-kurâ kuşatmasında Müslümanların moralini bozmak için kalelerin dışına gönderilen en güçlü savaşçıların hakkından gelmiş, kuşatmanın en kritik anlarında Müslümanlara moral vermiş ve Şıkk kalesinin fethinde büyük rol oynamıştı. Huneyn’de Hevazinlilerin en azgın askerinin işini, Hz. Ali ile birlikte bitirmiş ve o gün Allah Resûlü’nün yanında sebat edip savaşmıştı. Tebûk’e giderken Allah Resûlü, Hazrecin sancağını taşıma görevini ona vermiş; Veda Haccı’na çıkarken de yerine vekil olarak Medine’de onu bırakmıştı.

Cephelerin insanı Ebû Dücâne, Allah Resûlü’nün vefatından sonra da hizmetlerine devam etmiş; Ridde savaşlarında büyük gayretler ortaya koymuştu. Müseylemetü’l-Kezzab’la yapılan Yemame savaşı ise onun için son perde olmuştu. O gün Müslümanların başındaki en büyük gaile, Müseylemetü’l-Kezzab’tı. Hicretin 12. yılıydı ve Hz. Ebû Bekir bu problemi çözmek istiyordu. Hz. Halid’i Yemâme’ye Müseylemetü’l-Kezzab’ın üzerine göndermişti. 

O gün üç sahabî aralarında karar almışlardı. Ordu, Müseyleme’nin ordusuyla çarpışırken Müseyleme’yi köşeye sıkıştırıp işini bitireceklerdi. Bu üç sahabî Abdullah İbn-i Zeyd İbn-i Âsım, Vahşî ve Ebû Dücâne idi. Müseyleme’yi takibe koyulan üç sahabî, en sonunda onu ordudan ayırıp bir köşeye sıkıştırmayı başarmış hatta bunu yapmak için bir yükseklikten atlamak zorunda kalan Ebû Dücâne, ayağını kırmıştı. Fırsatı değerlendiren Hz. Vahşî, meşhur mızrağını atıp Müseyleme’yi etkisiz hale getirmişti. 

Savaş bitmiş, ağır yaralanan ve ayağı da kırılan Ebû Dücâne, bir çadıra getirilmişti. Askerler, Hz. Ebû Dücâne’yi ziyarete gelmeye başlamışlardı. Ömrünün son anlarını geçiren Ebû Dücâne’nin yüzünde içeri giren herkesin dikkatini çeken bir sevinç ifadesi vardı. Aralarından biri dayanamayıp sormuştu: “Yüzündeki bu sevinç ifadesi de ne böyle?” 

Ötelere yolculuğun yaklaştığını sezen Hz. Ebû Dücâne, bir muhasebe yapmış, bunun için yukarda bir kısmından bahsettiğimiz hayatını gözünün önünden geçirmiş ve mahşerde kurtulmasına vesile olabilecek şeyler aramıştı. Kendisine göre ötelerde yolunu aydınlatacak iki şey bulmuştu: “Amelimde şu iki şeyden daha sağlam (halis ve salih) bir şey yok! Birincisi, beni ilgilendirmeyen konularda konuşmadım! İkincisi ise kalbim Müslümanlara karşı hep güzel, iyi niyetli ve güvende oldu.”5 

İnsanın hangi ameliyle rızayı ilahîyi yakalayacağı belli değildi ki Ebû Dücane, Medine’nin ilklerinden ve Ensar olmayı, Bedir ehli arasında bulunmayı, Uhud’daki kahramanlıklarını, cephelerde ortaya koyduğu olağanüstü cehtleri, Allah Resûlü’nün arkasında yaşadığı kulluğu ve Müseylemetü’l-Kezzab gibi bir yalancıyı ortadan kaldıran ekibin içinde yer almayı değil de “diline sahip çıkmayı” ve “kalbini kardeşleri hakkında temiz tutmayı” kurtuluşu adına iki salih amel olarak görüyordu.

Aslında Ebû Dücâne’nin kendi adına bu tespiti ve sözleri, sahabenin hayat anlayışını da yansıtıyordu. Onlardan hiç birisi, Allah’ın dini ve davası adına Allah Resûlü’nün yanında ortaya koyduğu çabayı ve hizmeti, kurtuluşu adına yeterli görmemiş ve hemen hepsi, hayatlarının sonuna kadar kul hakkına, adalete, ahlaka ve insanî değerlere dikkat ederek yaşamışlardı. Onlar için başkalarının hakkına girecekleri kaygan zeminlerde dolaşmamak, bir söz ya da eylem ortaya koyarken insanî ve İslamî değerleri öncelemek, şahsi kahramanlıkların çok önünde geliyordu. Başta dil ve kalp olmak üzere bütün donanım ve imkanlarını, hep başkalarına faydalı olmak için değerlendiriyor; bunun için de ilk olarak başkalarına zararı olacak hal ve hareketlerden uzak duruyorlardı. İnsanlara zararı dokunacak duygu ve düşüncelere iç dünyalarında; tavır ve davranışlara da hal ve hareketlerinde yer vermiyorlardı. 

Öncelikle ve özellikle dil, kullanım kolaylığından dolayı çok tehlikeli bir aza ve imtihan unsuruydu. Gerekmedikçe onu kullanmamak gerekiyordu. Zira bazen bir kelime, bir söz bile insanları mahvetmeye, aileleri dağıtmayı, toplumu parçalamaya… yetiyordu.

Bunun için Allah ve Resûlü, sürekli dilin dillendirdiğinin hesabını vereceğini hatırlatıyor, onun yıkıcı etkisinden bahsediyor, onunla varlık alemine çıkan yalanın, gıybetin, iftiranın, küfrün, fitnenin ve hak hukuk ihlalinin muhatabını burada ve ötede felakete sürükleyeceğini haber veriyordu. Diğer azalar üzerindeki etkisine dikkat çekiyor, emniyet adına hayrı ve hakkı seslendirmeyecekse kilitli kalmasının daha isabetli olacağını bildiriyordu.

İman, sevgi, saygı, şefkat ve merhametin yanında kin, kibir, kötü niyetin merkezi olan kalp de dil gibiydi. Dilin dışarda sebep olduğu fırtınalara kalp insanın kendi iç aleminde sebep oluyordu. İnsandan sadır olan söz ve fiiller, ilk olarak kalpte yuvalanıyor; kalbi dolduran değerlerle besleniyor ardından da onlara ayna olacak şekilde hal ve hareket olarak dışa aksediyordu. Duygu düşünceler; iman, ihlas, tevazu, şefkat, cömertlik ve cesaretle dolu kalpte hep iyilik ve güzellik üzerine; nifak, küfür, riya, kin, kibir ve korkaklıkla kirlenmiş kalpte hep katılık ve kötülük üzerine şekilleniyor ve eyleme söyleme dönüşüyordu. 

Bundan dolayı sahabe, diline ve kalbine, çok dikkat ediyor; her ikisini de hep hayır, hikmet ve hasenat çerçevesinde kullanıyordu. Ne kendilerini ilgilendirmeyen meselelerin peşine düşüyor ne de kalplerini kardeşleri hakkında kin ve nefret bataklığına dönüştürüyorlardı. Ebû Dücane’de bu manada ötelere giderken bize bir ders veriyor; müminlerin bir taraftan üzerlerine vazife olan kulluk esaslarını yerine getirirken diğer taraftan kurtuluşu, ahlakî ve insanî değerlerde araması gerektiğine dikkat çekiyordu.

Yazar: Sadık Men 

Dipnot:

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/17
  2. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417
  3. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417; İbn-i Hacer, İsâbe 1662
  4. Abdullah İbn-i Ömer, Resûlüllah’ın Hendek günü altı kişinin; Muhacirlerden Talha, Zübeyr, Ali ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile Ensardan Ebû Dücâne ve Hâris b. Sımme’nin üzerine titreyip durduğunu bildirmiştir.
  5. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417; İbn-i Hacer, İsâbe 1662
Bunları da beğenebilirsin