Sahabe Arasında Yaşanan Gerginlikler ve Nebevî Dokunuş

1.340

“Gerçek mümin iseniz aranızı düzeltin!”

Allah ve Resûlü, İslam toplumunun iki cihan saadeti adına inananların birbirleriyle münasebetine büyük ehemmiyet verir. Öncelikle müminlerin sadece kardeş oldukları bildirilir; kardeş olmaları ve kalmaları istenir. Farklı azalardan oluşan tek vücut haline gelmelerinin, birbirlerinin acılarını ve sıkıntılarını sinelerinde hissetmelerinin, birbirlerine destek olmalarının ve birbirlerini sevmelerinin gerekliliğine işaret edilir. Darılmanın ve dağınıklığa düşmenin kendilerini mahvolmaya götüreceği haber verilir ve tespih taneleri gibi aynı ipe tutunmaları talep edilir. Birlik ve beraberliklerine zarar verecek “kin, düşmanlık, gıybet, iftira, suizan, haset, yalan haber, amansız ve zamansız tartışma, şahsi menfaat ve haksız rekabet” gibi şeylerden uzak durmaları, emir ve tavsiye edilir. Kardeşliği besleyecek, büyütecek ve canlı tutacak “selam, hediyeleşme, hüsnüzan, sevgi, fedakârlık, ortak değerler etrafında bir araya gelme ve istişare” gibi hususlara sıkı sıkı sarılmaları ve bunları aralarında yaymaları emredilir.

Her şeye rağmen fıtrat, meşrep, mezhep ve meslek farklılıkları, his ve heyecanlar, farklı algı, anlayış, fikir ve beklentiler, sinsice aralarına sokulan ve kardeşliği sarsacak söylem ve eylemler, devreye girmiş, olumsuz bir şeyler yaşanmış ve aralar bozulmuşsa Kur’ân’da, “…Onun için siz gerçek mümin iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, birbirinizle aranızı düzeltin, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin!”1 buyurulur ve derhal Allah ve Resûlü’nün vaz ettiği kurallar çerçevesinde bozulan nizamı ve uhuvveti tekrar tesis etmeleri istenir. Yine “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider. Bir de tam mânasıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”2 buyurularak tersi bir durumda ihtilaftan kaynaklanan kopukluğun korkuyu, korkunun da zamanla zaafı beraberinde getireceği ve böylece hamle ruh ve heyecanını yetirecekleri haber verilir. 

Müslümanların aralarındaki vahdet, uhuvvet ve muhabbete büyük önem veren Allah Resûlü de bu konuda emir, tavsiye ve uyarı niteliğinde beyanlarda bulunur. Bir gün ashabına: “Size, (nafile) namaz, oruç ve sadakadan daha üstün bir şeyi haber vereyim mi?” diye sorar. Onlar, “Evet!” deyince de “Arabulmak, barıştırmaktır! Çünkü aranın bozulması, saçı kökünden kazır demiyorum, dini kazır!” buyurur.3 Bir başka zaman konuyu tekrar açar ve şu tarihi hakikate dikkat çeker: “Geçmiş ümmetleri gidermiş olan şey size de sızıp sirayet etti: Haset ve adavet. Bu kökten kazıyıcı hasletler, onların tüylerini değil dinlerini kazıdı. Nefsimi kudretinde tutan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de hakiki manada iman etmiş olamazsınız. Size bir şeyi haber vereyim ki onu işleyince birbirinizi seversiniz. Aranızda “selamı” yayınız.”4

“En üstün sadaka iki kişinin arasını düzeltmektir.” buyuran Allah Resûlü, hayattayken bir şekilde muttali olduğu, birlik ve beraberliğe zarar verecek kırgınlıkları, küskünlükleri ve kavgaları bitirmek için hemen devreye girmiş; en küçük bir kıvılcımı ve hareketliliği bile çok önemsemiş, söndürme ve durdurup hayra kanalize etme adına müdahalelerde bulunmuştur. Bundan dolayı bin aydan daha değerli gece, Kadir, kendisine unutturulmuştur: “Kadir gecesinin hangi gün olduğunu söyleyecektim; dışarıya çıktım, baktım ki iki insan birbiri ile münakaşa ediyor. Onlarla meşgul olurken Kadir gecesi bana unutturuldu.”5

O, bu sözüyle müminler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın kendisini nasıl derinden yaraladığını ifade etmiştir. Hatta denilebilir ki tebliğden sonra O’nun hayatındaki en büyük sosyal ve evrensel sünneti, kavgalara, kırgınlıklara, kan davalarına son vermesi, birlik ve beraberliği bitirecek anlaşmazlıkları bizzat araya girip düzeltmesidir.

Medine’de İlk Müdahale Kan Davasına

Hicret için Sevr’den hareket Allah Resûlü, yolculuğun sekizinci gününde Kuba’ya ulaşmış ve 14 gün konaklayacağı Külsüm İbn-i Hidm’in evine yerleşmişti. 13 yıl boyunca Mekke’de ashâbıyla birlikte toplu halde ibadet ve muhabbet etme imkânı bulamayan Allah Resûlü, hem ümmetiyle buluşmak hem de Muhacirlerle Ensarı mabette buluşturup kaynaştırmak için ilk günden Kuba Mescidi’nin inşasını başlattı. Medine’nin daha ilk gününde verilen mesaj açıktı: bundan sonra kavga yok kardeşlik var. Bu arada günlerdir hasretle yolunu gözleyen insanlar gelip kendisini ziyaret ediyor ve gelişinden duydukları memnuniyeti izhar ediyorlardı. Ama aradan iki gün geçmesine rağmen gelenler arasında Akabe’de Neccaroğullarınının nakibi seçilen Es’ad İbn-i Zürare yoktu. Üçüncü gün Allah Resûlü, cemaatine sordu: “Es’ad İbn-i Zürâre nerededir?” 

Sa’d İbn-i Hayseme, Mübeşşir ve Rifâa İbn-i Abdulmünzir cevap verdiler: “Yâ Resûlallah! O, Buas savaşında bizden bir zâtı öldürmüştü!” Mesele anlaşılmıştı. Evs ile Hazrec arasındaki iç savaşlar cephede kalmıyor kan davasına dönüşüp sokağa taşınıyor ve toplumu bölmeye devam ediyordu. İki kardeş kabilenin mensupları aynı şehirde ama birbirlerine uğramadan yaşıyorlardı. Allah Resûlü’nün kendisini sorduğunu haber alan Hz. Es’ad, güneş battıktan sonra tebdili kıyafet gelmiş, o gece Allah Resûlü’nün yanında kalmış ve sabah namazını kılıp evine dönmüştü.

Sabah, Sa’d İbn-i Hayseme ve Abdülmünzir’in oğullarını çağıran Allah Resûlü, onlardan Evs adına Hz. Es’ad’a eman verip himayelerine almalarını talep etti. Bu “Bitsin bu kavga! Barışın!” demekti ki Hz. Sa’d İbn-i Hayseme, “O benim himayemdedir.” dedi ve kalkıp Hz. Es’ad’ın evine gitti. Hz. Es’ad’ın elinden tutarak onu bizzat Efendimiz’in konakladığı yere Amr İbn-i Avf oğullarının mahallesine getirdi. Onların kol kola yürüdüklerini gören Evs kabilesinin mensupları, Allah Resûlü’ne gelip “Yâ Resûlallah! Hepimiz onun himayecileriyiz!” dediler ve bundan sonra kan davası gütmeyeceklerini beyan ettiler. 

Evs ile Hazrec’in 120 yıldır aralarında devam eden kavgaların ve kan davalarının bundan sonra İslam kardeşliğinde son bulacağının da göstergesi ve başlangıcı olmuştu bu hadise. Kuba’dan Medine’ye geçen Allah Resûlü, Ensar ile Muhacir arasındaki fikrî birlik ve beraberliği, fiili ve fiziki olarak da gerçekleştirme adına “Muahat” projesini devreye sokmuştu. Bu İslam’ın geleceği, şehrin huzuru, sulh ve emniyeti adına da çok önemliydi. Bundan dolayı şehirdeki farklı kimlik ve kökenleri de sulha ve emniyete çağırmış ve birlikte huzur ve güven içinde yaşamalarını temin edecek Medine Anayasası’nı onlarla kararlaştırıp yürürlüğe sokmuştu.

Kubalıların Kavgası

Toplumu idare ederken insanî değerleri öncelemesi, Muahat ve Medine Anayasası hamlesi ile Medine’yi huzur ve güven merkezine çeviren Allah Resûlü, bu arada Mescid-i Nebevî’yi de inşa etmiş ve günde beş defa ashabıyla burada buluşup kaynaşma zeminini yakalamıştı. Bir gün yanına yaklaşan Sehl İbn-i Sa’d, Kuba/Benî Amr İbn-i Avf halkının birbirlerine taş atarak çatıştıklarını kendisine haber verdi. Huzur ve emniyetin devamı adına Allah Resûlü, böylesi durumlarda sessiz ve hareketsiz kalmaz, kavgayı yatıştırma ve tarafları barıştırma adına hemen devreye girerdi. Nitekim olayı haber alır almaz “Gelin, aralarını düzeltelim.” buyurmuş ve yanına aldığı birkaç sahabe ile Kuba’ya gitmişti. Tarafları sakinleştirip sulh ve sükûneti sağlama adına büyük gayret ve mesai harcamıştı. Öyle ki bu arada namazın vakti girmiş, O gecikince Hz. Ebû Bekir namazın edası için imam olmuştu.6

Şâs İbn-i Kays olayı

İki kardeş kabilenin 120 yıldır devam eden kavgasından büyük menfaatler elde eden gruplar, Allah Resûlü’nün Evs ile Hazrec’i İslam kardeşliğinde buluşturmasından hiç memnun olmamışlardı. Hazımsızlıklarını değişik şekillerde dışa yansıtıyor ve iki kabileyi tekrar birbirine düşürüp birlik ve beraberliği bozma adına ellerinden geleni yapıyorlardı. Evs ile Hazrec’in ileri gelenlerinden bir grup sahabî oturmuş sohbet ediyorlardı. Onların bu halini görünce kin ve öfke ile dolan Şâs İbn-i Kays, “Kayle oğullarının ileri gelenleri bir araya gelip toplanmışlar. Onların cemaati ve ileri gelenleri böyle bir araya gelmeye devam ederlerse vallahi biz onlarla burada karar kılamayız.” demiş ve içindeki zehri dışarı akıtmıştı. Bununla da yetinmemiş yanına çağırdığı bir gence “Şunların yanlarına var, aralarında otur. Ardından geçmişte Buas savaşında aralarında yaşananları hatırlat. Onların birbirlerine karşı okudukları şiirleri söyle!” talimatını vermişti.

Ensarın arasına sokulan genç, Şâs’ın emirlerini yerine getirmeye başlamıştı. Hicretten beş yıl önce yaşanan Buas savaşındaki acılar daha tazeydi. Her ne kadar Allah Resûlü, Evs ile Hazrec arasında bir kardeşlik tesis etse de bunun içselleştirilmesi için zamana ihtiyaç vardı. Gencin faaliyetleriyle iki taraf da gerilmişti. Önce konuşmaya sonra tartışmaya ardından da birbirlerine karşı övünmeye başlamışlardı. İşin kavgaya dönüşmesi için gerekli hissi zemin hazırdı ki Evs İbn-i Kayzî ve Cebbar İbn-i Sahr el-Hazrecî birbirlerine “İsterseniz başa dönelim!” diyerek meydan okudular. İki kabilenin mensupları da kızgındı ve “Yapalım. Buluşma yeri Sahîre’dir. Silah başına! Silah başına! Ey Evs topluluğu! Ey Hazrec topluluğu!” diyerek kendi kabilelerini savaşa çağırdılar. 

Düne kadar sokakta ellerinde kılıçla gezen insanlar, Allah Resûlü’nün gelişinden sonra silahlarını rafa kaldırmışlardı. Fakat çağrıyı duyan evine koşmuş, silahlarını almış ve çok kısa zamanda savaşmak için toplanmışlardı. Şâs’ın planlı bir şekilde attığı bir kıvılcım toplumsal bir yangına dönüşmek üzereydi ki Allah Resûlü olayı haber aldı. O anda yanında bulunan Muhacirlerle onların toplandıkları yere hareket etti. Gerilimi bitirecek ve içene düştükleri tuzağı fark etmelerini sağlayacak bir konuşma yaptı ve “Ey Müslümanlar! Allah! Allah! Allah sizi İslam’a hidayet edip imanla şereflendirdikten, Cahiliye dönemine ait işleri hayatınızdan çıkarıp attıktan, sizi küfürden kurtardıktan, gönüllerinizi birbirinize ısındırıp birleştirdikten sonra ve üstelik ben de aranızda bulunduğum halde siz Cahiliye çağrısıyla birbirinize karşı ayaklandınız öyle mi?!” buyurdu.

Allah Resûlü’nün bu sözleri, galeyana gelip geçmişin o karanlık günlerine geri dönmek üzereyken onları uçurumun kenarından çekip almaya yetmişti. Hepsi hatasını anlamış, ağlamaya başlamış ve birbirlerine sarılıp barışmışlardı.7 Bu hadise üzerine Cenab-ı Hak, şu ayetleri indirmiş ve bir daha aynı sıkıntıları yaşamamaları adına onlara bazı hatırlatmalarda bulunmuştu: 

“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.Kendilerine kesin delillerin gelmesinden sonra bölünüp ihtilâfa düşenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.”8

Nadiroğulları Ganimetleri

İsyan ve ihanetlerinden dolayı Nadiroğullarının kaleleri kuşatılmış ve bir müddet sonra teslim olmuşlardı. Allah Resûlü onlardan Medine’yi terk etmelerini istemiş ve silahlar hariç taşınabilir mallarını yanlarında götürmelerine de izin vermişti. Onlardan geriye fey olarak silahlar, evler, araziler ve hurma bahçeleri kalmıştı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bunları yaklaşık dört yıldır Ensar’ın evinde yaşayan, bağında ve bahçesinde çalışan Muhacirlere dağıtmak istiyordu. Böylece hem Ensarın üzerindeki yükü hafifletmiş hem de Muhacirleri ev ve bahçe sahibi yapmış olacaktı. 

Fakat bu durum dört yıldır elinde avucunda ne varsa muhacir kardeşleriyle paylaşan hatta onları kendilerine tercih eden Ensar üzerinde nasıl bir tesir icra edecekti? Allah Resûlü, Müslümanların kendi aralarındaki birlik ve beraberliği, kardeşlik havasını İslam’ın geleceği adına hayati görüyor ve bunu bozacak şeylere en ufak bir kapı aralamak istemiyordu. Ensarda bu hususta bir sıkıntı olmasa bile toplumun içerisinde ortamı eylem ve söylemleriyle bulandıracak çok sayıda münafık vardı ve onlar insanları birbirine düşürmek için fırsat kolluyorlardı.

Allah Resûlü yanına Ensar’dan Hz. Sabit İbn-i Kays’ı çağırdı; ondan Evs ve Hazrec’e (Ensar’a) mensup ne kadar Müslüman varsa yanına çağırmasını talep etti. Hz. Sabit onları toparlayınca Allah Resûlü, kendilerine bir konuşma yaptı, Ensar’ın fedakarlıklarını ve diğerkamlıklarını yad etti ve ardından da “Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur. Dilerseniz, Nadiroğullarının mallarından fey olarak bana kalanları sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Muhacirler sizin evlerinizde oturmaya ve mallarınızdan yararlanmaya devam etsinler. Dilerseniz, yalnız Muhacirlere vereyim de onlar evlerinizden çıksınlar ve mallarınızı size bıraksınlar!?” buyurdu.

Allah Resûlü’nün bu sorularına Hazrecin başındaki Hz. Sa’d İbn-i Ubâde ile Evs’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Muaz’ın cevabı tam da Ensar’a yakışır bir şekilde olmuştu: “Hayır yâ Resûlallah! Siz Nadiroğullarının mallarını muhacirler arasında bölüştürün! Onlar yine bizim evlerimizde oturmaya devam etsinler. Hatta isterseniz bizim mallarımızı da onlarla bölüştürün.” Bunun üzerine hazır bulunanların tamamı, başkanlarının sözünü kastederek “Razıyız ve boyun eğiyoruz ya Resûlallah” dediler. 

Ensarın bu civanmert duruşu Allah Resûlü’nü çok memnun etmişti. Ellerini açtı ve “Allahım! Ensar’a ve nesillerine hep merhametinle muamele buyur!” diyerek dua etti. Ardından Nadiroğullarının mallarını Muhacirler arasında bölüştürdü. Ensar’dan sadece fakir olan iki sahabîye Sehl İbn-i Huneyf ve Ebû Dücâne’ye bir şeyler verdi. Böylece Muhacirler kendi evlerine geçti ve kendi bahçelerinde işlemeye başladılar. 

Bir lider olarak Allah Resûlü, vereceği kararların önce topluma muhtemel etkisini hesaba katıyor ardından ilerde yaşanması muhtemel sıkıntıların önünü alma adına muhatapları ikna ve razı ediyor sonra kararını onlara ilan ediyordu. Müslümanlara düşen gelişigüzel hareket edip problemler meydana getirmek sonra da onu çözmek için emek, zaman ve sermaye harcamak değil en baştan bütün meseleleri kardeşlik ruhunu incitmeyecek, ayrılığa ve anlaşmazlığa sebep olmayacak şekilde inşa etmektir.

Müreysi Gazvesinde Yaşananlar

Arap yarımadasının coğrafi şartları çok zordu ve bu zaman zaman insanlar arasında kavgalara sebebiyet verebiliyordu. Özellikle su kaynaklarının azlığı ve bundan kaynaklanan sıkıntılar en önemli problem sebeplerindendi. Mustalıkoğulları ile yapılan muharebe sonrası Allah Resûlü ve ordusu, Müreysi kuyusunun yakınlarında konaklıyordu. Bütün su ihtiyacı bu kuyudan sağlanıyordu ve kuyunun da suyu çok azdı. Kuyudan su çekerlerken biri Muhacir diğeri Ensar iki sahabî arasında meydana gelen tartışma kısa sürede gerginliğe dönüşmüş ve bununla da kalmamış biri diğerine vurmuştu. Bunun üzerine kendisine vurulan sahabî, “Yetişin ey Muhacirler!” diyerek seslenmiş diğeri de “Yetişin ey Ensar topluluğu!” diye bağırmıştı.

Müslümanları birbirine düşürme adına tetikte bekleyen baş münafık Abdullah İbn-i Übeyy İbn-i Selûl, bu çağrıları duyar duymaz devreye girmiş, eylem ve söylemleriyle ortamı daha germişti. Bir taraftan adamlarını Ensar sahabîye destek olmaları için gönderirken diğer taraftan “… Kendi memleketimizde bize hâkim oldular… Onlarla bizim durumumuz şu meseldeki haldir: ‘Besle köpeği, yesin seni!’ Medine’ye dönünce şerefli ve güçlü olan, zayıf ve zelil olanı sürüp çıkaracaktır. Bunu siz kendi kendinize yaptınız. Yurdunuzu yuvanızı onlara peşkeş çektiniz. Malınızı onlarla bölüştünüz. Siz imkanlarınızı saklayın ki onlarda tutunamayıp çekip gitsinler. Üstelik siz onlar için öldükçe hem evlatlarınızı yetim bıraktınız hem de azaldınız onlar ise sürekli çoğalıyorlar.”

Kılıçlarını kınından sıyırıp aceleyle olay yerine akın eden iki grup bir anda karşı karşıya gelmişti. Müslümanların birbirine girmesini netice verecek fitnenin kopmasına ramak kalmıştı. Neyse ki Muhacirlerin ve Ensarın ileri gelenleri araya girmiş ve gerginliği bitirmek için uyarıcı ve sakinleştirici konuşmalar yapmıştı. Bu arada durumu fark eden Allah Resûlü de olay yerine gelmiş, yaşananları haber alınca da “Bu Cahiliye davası, çağrısı da nedir! Zira o, bir murdarlık ve kokuşmuşluktur!” buyurmuştu. Ardından da böylesi hallerde nasıl hareket edilmesi gerektiğini beyan etmişti: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!” Şaşıran sahabe sözden ne kastedildiğini tam anlama adına, “Ey Allah’ın Resûlü! Mazluma yardım ederiz ancak zalime nasıl yardım edeceğiz?!” diye sordu. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi, “Onu da zulümden men edersin, zulümden alıkoyarsın. İşte bu, ona yardım etmektir.” buyurdu.

Neyse ki öndekilerin sağduyusu ve Allah Resûlü’nün bu tür hadiselere karşı duyarlılığı, müminleri birbirine düşürecek bir gerginliği yatıştırmış, yaptıklarına pişman olan iki sahabî başta olmakla herkes birbiriyle tekrar barışıp kucaklaşmıştı. Baş münafığın hevesi ise bir daha kursağında kalmıştı.  

İfk Hadisesi ve İki Kabile Reisi

Müreysi’de yaptıklarıyla yetinmeyen baş münafık, vazgeçmeye niyetli değildi. Dönüş yolunda Annemiz Hz. Âişe’ye büyük bir iftira atmış ve Hane-i Saadetin iffetine saldırmıştı. Saldırmakla kalmamış adamlarını kullanarak iftirayı toplum içerisinde yaymıştı. Bir müddet bekleyen Allah Resûlü, Mescid-i Nebevî’de bir konuşma yapıp halka hitap etmiş ve “Ey Müslümanlar! Ailem hakkındaki iftirasıyla beni üzen bir adama karşı kim bana yardım eder? Ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu iftirayı ortaya atanlar öyle bir adamın adını dillendirdiler ki onun hakkında da ben hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” buyurmuştu. 

Bunun üzerine ayağa kalkan Evs’in lideri Sa’d İbn-i Muaz, “Yâ Resûlallah! Bana izin ver! Onun boynunu vuralım! Eğer Evs’ten ise hemen boynunu vururuz. Yok eğer Hazrec’ten ise emredersen biz bu emri de yerine getiririz.” dedi. Bunun üzerine mescitte bulunan Hazrec’in lideri Sa’d İbn-i Ubade de ayağa kalkmış, kabile taassubunun devreye girmesi ile öfkelenmiş ve Hz. Sa’d İbn-i Muaz’a dönerek “Allah’ın beka ve ebediyetine yemin ederim ki sen yanılıyorsun. Sen onu öldüremezsin, öldürmeye güç yetiremezsin. Eğer iftiracılar Evs kabilesinden olmuş olsalardı, onların boyunlarını vurmak istemez ve böyle de konuşmazdın. Sen bize cahiliye devrindeki davayı tekrar güttürmek; onu aramıza yeniden sokmak mı istiyorsun?! Halbuki Allah onu yok etmiştir!” dedi. Bu sefer de Evs’ten Useyd İbn-i Hudayr ayağa kalkmış ve Sa’d İbn-i Ubâde’ye dönüp “Allah’ın beka ve ebediyetine yemin ederim ki  sen yanılıyorsun! Vallahi biz muhakkak onu öldürürüz. Sen münafık olmalısın zira münafıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun.” dedi. Bir anda sinirler iyice gerilmiş ve iki kabilenin mensupları birbiriyle çarpışma niyetiyle Mescid-i Nebevî’nin içerisinde ayaklanmıştı.

 Allah Resûlü, kendi derdini bir köşeye bırakmış, minberde ayağa kalkarak onları sakinleştirmeye çalışıyordu. Nihayet onlar sakinleşip susmuşlar Allah Resûlü de sükût buyurup oturmuştu. Her ne kadar herkes sakinleşse de Allah Resûlü, bu türlü durumlarda yaşananların değil izinin tozunun bile Müslümanların kalbinde ve kafasında kalmaması için işin peşini bırakmaz, onları tamamen birbirine kaynaştıracak, birbirini samimi bir şekilde sevecek ve birbiri için yaşayacak hale getirinceye kadar olayı takip ederdi. Bir müddet sonra kırgınlığın kökünü kazımak için önce Sa’d İbn-i Muaz’ın elinden tutarak Evsli bazı sahabelerle Sa’d İbn-i Ubade’nin evine gitmiş, onlarla oturup konuşmuş, onları birbiriyle konuşturmuş ve Sa’d’ın ikram ettiği yemekleri birlikte yiyerek dağılmışlardı. Aradan bir vakit geçtikten sonra da bu sefer Sa’d İbn-i Ubâde’nin elinden tutup Hazreclilerle Sa’d İbn-i Muaz’ın evine gitmiş, birlikte oturup konuşmuşlar, Sa’d’ın hazırladığı yemeyi hep beraber yiyerek dağılmışlardı.

Sonuç

Allah Resûlü’nün nazarında kasıtlı bir şekilde mü’mine sövmek fısk; onunla savaşmak ise küfürdür. Müminler sadece kardeştir ve aralarındaki bütün muameleler, kardeşlik hukukuna uygun olmalıdır. Fakat onlarda insandır ve aralarında birbirleriyle vuruşmak dahil bazı problemler yaşanabilir. Bu türlü durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini Kur’ân şöyle beyan eder: “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun! Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever. Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını bulun! Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.9

Bozulan Müslümanların arasını düzeltip barıştırmak, kaynaştırmak ve aralarındaki kardeşliği tekrar inşa etmek hem Allah’ın emri hem Peygamber Efendimiz’in güçlü bir sünneti hem de Allah katında ecri bol ve büyük bir ameldir. Bunun için duyarlı müminler bir araya gelmeli, araları bulma adına istişareler yapmalı ve problem kronik hale gelmeden harekete geçmelidirler: “Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah’ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz.”10

Zira insanlık tarihi, adeta dinler, devletler ve medeniyetler mezarlığı gibidir. Hep var olma hedef, hayal ve heyecanıyla yola çıkan bu yapılar, kendi bünyelerindeki birlik ve beraberliği canlı tutamamaları ve birbirine düşmeleri yüzünden bir müddet sonra tarih sahnesinden çekilmiştir. Çünkü fitnenin hâkim olduğu yapılar, zamanla fesada uğrar, içten içe çürür ve kendi kendini tüketir. Dışardan müdahalelere mukavemet gösteremeyecek kadar zayıflar ve bir hamleyle devrilir gider. Birlik ve beraberlik, hem bir topluluğun, yapının ya da sistemin, kurucu, koruyucu ve en değerli sermayesi hem de var olmanın, varlığını kendi değerlerine ve ideallerine bağlı kalarak sürdürmenin ve geleceğe emin adımlarla yürümenin en önemli vesilesi ve garantisidir.

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1. Enfal Sûresi 8/1
  2. Enfal Sûresi 8/46
  3. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 56; Ebû Davûd 4919
  4. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 56; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 1/164, 165; Ebû Ya’lâ, Müsned 2/32; Beyhakî, Kübrâ 10/232
  5. Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 2; Müslim, Sıyâm 213
  6. Hadisenin devamı için bkz. Buhârî, Ezân 47; Sulh 1
  7. İbn-i Hişâm, Sîre 1/329, 330
  8. Âl-i İmrân Sûresi 3/103-105
  9. Hucurât Sûresi 49/9
  10. Nisâ Sûresi 4/114
Bunları da beğenebilirsin