Sadık rüyalar ve selama duran varlıklar

609

Belli ki vakit, daha da yaklaşmıştı. Şafak sökün etmek üzereydi. Zira, bunu müjdeleyen birçok emareyle karşılaşıyordu. Başını yastığa koyduğunda mânâ âlemini şenlendiren ve gözlerini açtığında da orada gördüğü gibi neticelenen ‘sadık rüyalar’ sıklaşmış; ötelerden sürekli mesajlar getiriyordu. Vahyin öncüleriydi bunlar ve bilhassa vuslatın altı ay öncesinde, birbirini takip eden muştulara dönüşmüş ve daha bir kendini hissettirir olmuştu. Bugünlerde Resûl-ü Ekrem Efendimiz, akşam gördüğü bir rüyanın ertesi gün karşısında cereyan eden bir hadise olduğuna tanık olur1 ve iki âlem arasındaki irtibatı tefekküre dalarak uzun uzun düşünürdü. Belki de bunlar, yaklaşan vahiy ortamına bir hazırlık mânâsını taşıyordu.

Görülen rüyalar genelde Hz. Hatice validemizle paylaşılır ve O da, dimağına yerleşmiş ve kesin kanaat haline gelmiş beklentileri istikametinde yorumlar yapar, bu süreçte Efendisine destek olmaya çalışırdı. Bir defasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), evinin üstünden bir tahta çekilerek buraya büyük bir delik açıldığını; sonra buraya gümüşten bir merdiven konulduğunu ve oradan iki adamın içeri girdiğini görmüştü. Bu manzara karşısında birilerini yardıma çağırmak istiyor, ama bir türlü konuşamıyor; yardım için fırsat bulamıyordu. Sonra bu adamların her biri gelip O’nun iki yanına oturdu. Sonra tuttu birisi, elini vücuduna sokup buradan iki kaburga kemiği çıkardı. Sonra da göğsüne yönelerek buradan kalbini çıkarıp eline koyuverdi. O kadar gerçekçiydi ki elinin izini iliklerine kadar hissediyordu. Bu arada yanındaki arkadaşına şunu söylüyordu:

– Bu salih adamın kalbi ne kadar da güzel bir kalp.

Sonra da kalbini yıkayıp temizledi ve tekrar alıp onu yerine yerleştirdi. Çok geçmeden kaburga kemiklerini de olduğu yere iade etti. Ardından da, geldikleri yere yönelerek merdivenden çıkarak gözden kayboldular. Giderken merdiveni de alıp götürmüşlerdi. Artık tavan, yeniden eski haline getirilmiş ve her şey normale dönmüştü.

Beklenen Nebi, tabii olarak bu rüyasını da önce Hatice validemize anlattı. Böylesine kritik günlerinde en büyük destekçisi Hz. Hatice, yine kendisinden beklenilen tavrı ortaya koyuyordu:

– Müjdeler olsun sana, dedi önce. Ardından da, metin bir ses tonuyla şunları söyledi:

– Şüphesiz ki Allah, Senin için sadece hayır murad etmektedir. Bunda da bir hayır vardır; müjdeler olsun Sana!2

Evet, önlerine bir yol takdir edilmişti ve onlar da, takdir edilen bu yolda adım adım ilerliyorlardı. Hz. Hatice validemiz de bu yolun farkındaydı ve onun için, kendinden emin konuşuyor ve Efendisine destek olmaya çalışıyordu.

Varlık Selama Durmuştu

Bütün bunlara ilave olarak bir de, karşılaşılan her bir ağaç, her bir taş ve her bir canlı, Efendiler Efendisi’ni görür görmez tavır değiştiriyor; O’na selama duruyor ve Gelecek Nebi’ye vuslat öncesinde temennada bulunuyordu. İlk insanla başlayan süreçte, bütün peygamberler ve onların zemininde yetişen evliyaullahın, müjdesini vererek ‘geliyor’ diye dikkat çektikleri bir Zât’ın teşrifinde, elbette varlık da üzerine düşeni yapacak ve yanına yaklaştığında selama duracaktı. Zira gelen, varlığın yaratılışındaki yegâne sebepti. Çünkü, şayet O olmasaydı varlık da olmayacaktı.

Benzeri hadiselerle sıklıkla karşılaştığı bir günün ardından yine hane-i saadetlerine gelmiş ve Hatice validemize endişelerini aktarmıştı. Yine ortada, O’nun metanet dolu destekleri vardı:

– Şüphesiz ki Allah, seni asla zayi etmez ve sana bir kötülük dokundurmaz. Çünkü Sen, sözün en doğrusunu söyler; emanete sadık kalır ve yakınlarını görüp gözetirsin.3

Cibril’in Sesi

Yine böyle ayrı kaldığı demlerden birisinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini görmediği halde birisinin şöyle seslendiğini duymuştu:
– Yâ Muhammed! Ben Cibril’im.

Belki bu da, vahiy öncesinde bir hazırlık anlamına geliyordu. Endişeyle irkilen Efendiler Efendisi, yine Hatice’nin teselli ve temkin dolu dünyasına yöneldi ve teker teker anlattı sesi ve sesin geldiği ciheti. Ardından da, yüreğine işleyen bir ses tonuyla:

– Allah’a yemin olsun ki, büyük işlerin olacağından endişe duyuyorum, dedi.

Metanet insanının tavrı, öncekilerden farklı değildi; olamazdı. Istırap ve sıkıntılarını dindirecek şu cümleleri sıraladı teker teker:

– O ne söz! Allah’a sığınırız ondan! Allah (celle celâluhû) hiç seni zayi eder mi? Sen ki, emaneti yerine getirir ve zayi etmez, akrabalarını görüp gözetir ve ellerinden tutarsın; Sen hep, sözün en doğrusunu söylersin.4

Yine bir gün, akşam karanlığı basmış ve herkes evine çekilmişti. Etrafı derin bir sessizliğin aldığı böylesine yalnız bir akşam, Cibril’e ait aynı sesi duymuştu. Kendisine:

– Selam, diyordu. Yine, hızlı adımlarla teselligâhına yöneldi Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). O’nun bu telaşını gören Hz. Hatice:

– Bu ne hal? Bir şey mi oldu, diye sordu. Yine tuttu, başından geçenleri anlattı kerim eşine. Sözünü bitirir bitirmez de:

– Müjdeler olsun sana. Çünkü selam, sadece hayırdır, dedi heyecanla.5 Heyecanında metanet ve durduğu yerin resâneti hissediliyordu. Bununla belki de o, “Selamla sana hitap eden kim olursa olsun, neticede mutlaka hayırla karşılaşılacak demektir. Çünkü selam, esenlik yüklüdür.” demek istiyordu.


Dipnot:

  1. Bkz. Buhâri, Sahîh, 1/6; Müslim, Sahîh, 1/97; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/153
  2. Buhâri, Sahîh, 4/1894 (4670)
  3. Buhâri, Sahîh, 6/2561 (6581)
  4. Buhâri, Sahîh, 1/4 (3)
  5. İbn Hammâd, ez-Zürriyyetü’t-Tâhira, 1/33
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla