Rüyalarımızda Peygamber Efendimiz’i (sas) Görmenin Anlamı

813

Arapça’daki görme anlamına gelen “rü’yet” kelimesinden türeyen rüya; insanın uykuda iken gördüğü şeye denir.[1] İslam âlimleri rüyayı temelde iki kategoride ele almışlardır. Bunlardan birisi, “edğâs-u ahlâm” denilen, insanın kendi nefsinin ya da şeytanın etkisiyle uykuda gördüğü, gerçek âlemle fazla bir ilgisi ve etkisi olmayan rüya; diğeri ise “sâlih rüya” olarak isimlendirilen ve aynı zamanda peygamberliğin kırk altı cüzünden bir parça olarak kabul edilen rüyadır. [2]

Salih rüyanın, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir parça kabul edilmesi, genel kanaate göre, Allah Resûlü’nün (sallallahû aleyhi ve sellem) nübüvvet yıllarıyla ilgilidir. Şöyle ki nübüvvet 23 yıl devam etmiştir. Bunun ilk altı ayı, genellikle rüyalarla, yani vahyin daha çok rüyada gelmesiyle gerçekleşmiştir. İlk altı ay, toplam peygamberlik süresince 1/46’ya tekabül etmektedir. Aynı zamanda sağlam rivayetlere göre, nübüvvet başlamadan hemen önceki süre içerisinde de Allah Resûlü (sallallahû aleyhi ve sellem)’nün rüyasında gördüğü şey sabah aydınlığı gibi yoruma ihtiyaç bırakmaksızın aynen zuhûr ediyordu. Nitekim Hazreti Aişe (radıyallahu anh) validemiz bir hadiste; “Resûlullâh’a (sallallahû aleyhi ve sellem) vahiy, ilk önce uykuda gördüğü sâdık rüyalarla başlamıştı. Gördüğü her rüya, sabah aydınlığı gibi aynen çıkardı.” buyurmaktadır. [3]

Peygamberlerin Rü’yâları

Salih rüyalar da, tabir edilmeleri açısından birkaç kısma ayrılır. Bunlardan bir çeşidi vardır ki, herhangi bir yorum ve tabire ihtiyaç duyulmaksızın, aynen görüldüğü gibi meydana gelir. Bu tür rüyanın en meşhuru Kur’ân’da Hazreti İbrahim’in (aleyhisselam) oğlunu kurban etmesidir. Kur’ân, açıkça bu duruma şöyle işaret eder:

“Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik. Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağa erişince bir gün ona: “Evladım!” dedi, “Ben rüyamda seni boğazlamaya giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin!” Oğlu: “Babacığım!” dedi, “Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırdı. Biz de ona: “İbrâhim! Rü’yânın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik”[4]

Hazreti İbrahim’in (aleyhisselam) gördüğü bu rüya, vahiydir. Zira Peygamberlerin rüyası vahyin bir türüdür.[5]

Salih rüyanın bir çeşidi de vardır ki, bunun bir kısmında yoruma ihtiyaç duyulurken, bir kısmında görülen şey aynen zuhur eder. Mesela Hazreti Yusuf (aleyhisselam), rüyasında 11 yıldızı, güneş ve ayı kendisine secde ediyor görmüştür. Burada 11 yıldız, güneş ve ay, tabire muhtaçtır. Zira bunlarla neyin kastedildiği, ilk etapta anlaşılamayabilir. Nitekim Hazreti Yakup (aleyhisselam) bu rüyayı kendi içinde yorumlamış, rüyanın işaretlerini sezmiş ve Hazreti Yusuf’a (aleyhisselam), kardeşlerine bu rüyayı anlatmaması tembihinde bulunmuştu. Aynı rüyada ay, güneş ve yıldızların kendisine secde ediyor olmalarının ise, fazlaca bir yoruma ihtiyacı yoktur. Zira secde, zaten kabul etme ve önünde eğilme anlamlarına gelmektedir. Nitekim sonunda ailece herkes, Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) önünde eğilmiş ve onu kabul etmişlerdir.

Rü’yânın üçüncü bir çeşidi de vardır ki, tamamı yoruma muhtaçtır. Buna da örnek olarak yine Hazreti Yusuf döneminde Mısır melikinin gördüğü rüyadır. Melik’in bu rüyasında yedi cılız inek, yedi semiz ineği yemektedir. Hazreti Yusuf’a intikal ettirilen bu gizemli rüya, Allah’ın kendisine tevil’ül-ehâdîsi öğretmesi sayesinde izaha kavuşmuş ve o dönem için çok mühim bir kuraklık krizi böylelikle aşılmıştır. Hazreti Yusuf bu rüyada görülen yedi cılız ineği kıtlık yıllarına; yedi semiz ineği ise bolluk ve bereketli yıllarına bir işaret olarak yorumlamış ve bu yorumu aynıyla vaki olmuştur.

Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) Rü’yâları

Kur’ân-ı Kerim’de de ifadesini bulduğu gibi, Cenâb-ı Hakk Resûlüne istikbale ait bazı müjdeleri rüyasında göstermiştir. Bedir savaşına gelen müşrik askerlerin rüyada sayıca az gösterilmesi bunlardan biridir. Konuyla ilgili âyetin meali şöyledir: “O vakit Allah sana müşrik askerlerini rüyanda az göstermişti. Eğer onları çok gösterseydi paniğe kapılır, emir ve kumanda konusunda ihtilafa düşerdiniz. Fakat Allah sizi bundan kurtardı. Çünkü O bütün sinelerin gizlediklerini pekiyi bilir.”[6]

Yine Allah Teâlâ Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) Mekke’ye ashabıyla emniyet ve güven içerisinde gireceğini bir yıl öncesinden rüyasında müjdelemiştir.

Rü’yâların Dili

Sadık rüyalar, Allah Teâlâ tarafından kullarına lutfedilen bir müjde, teşvik, ilham ve yol gösterme kabilinden olabileceği gibi, aynı zamanda bir uyarı, irşad ve ibret maksatlı da olabilir. Vahyin kesilmesinden sonra, Allah Teâlâ mü’minler için bazı müjdeleri rüyalarla bildirmiştir. Nitekim bütün müfessirler: “Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara..”[7] âyetindeki dünyadaki müjdenin, rüyalar olduğunu belirtmişler ve bunu da, sahih hadis kitaplarındaki farklı rivayetlerle desteklemişlerdir. Bunlardan birine göre sahâbeden Ubade İbn-i Sâmit (radıyallahu anh) Allah Resûlüne âyette beyan edilen dünyadaki müjdelerden maksadın ne olduğunu sormuş, Resûlullah (sallallahû aleyhi ve sellem) ona:

“Sen bana öyle bir şey sordun ki, daha önce ümmetimden hiç kimse böyle bir soruyu bana sormadı. Ondan maksat, mü’minin gördüğü veya mü’mine gösterilen sadık rüyadır.” cevabını vermiştir.[8]

Dirayet tefsirinin önemli simalarından Fahruddin er-Razi de, yukarıdaki âyette geçen “büşrâ”dan maksadın, sadık rüya olduğunu belirterek, görüşünü gerek yukarıdaki rivayet ve gerekse diğer rivayetlerle destekler. Bunlardan bazıları şunlardır:

“Peygamberlik dönemi bitti, geriye mübeşşirât (müjdeci mahiyette rüyalar) kaldı.”[9]

“Sâlih rüya, Allah’tan, kötü rüya şeytandandır. Binâenaleyh sizden biri, korktuğu kötü bir rüya gördüğünde, ondan Allah’a sığınsın ve soluna üç kere tükürür gibi yapsın. Böylelikle gördüğü şeyler ona zarar veremez.”[10]

“Salih rüya, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.”[11]

Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) Rü’yâya Verdiği Önem

Hadis mecmuaları incelendiğinde, Allah Resûlü’nün (sallallahû aleyhi ve sellem) rüyalara önem verdiği, ashabından rüya görenlere, rüyalarını anlattırdığı, onlarla ilgili yorumlar yaptığı, hatta eşlerine zaman ayırdığında, onlarla beraber oturup, rüyalarını yorumladığı görülecektir. Mesela sabahleyin ashabıyla karşılaştığında: “Sizden bu gece rüya gören var mı?” diye sorar, rüya görenlere anlattırır ve bunların yorumlarını yapardı.[12]

Hatta zaman zaman Allah Resûlü (sallallahû aleyhi ve sellem) ashâbın gördüğü rüyalar doğrultusunda, onları yönlendirdiği de olurdu. Mesela İbn Ömer’in (radıyallahu anh) rivayetine göre, ashaptan bazıları rüyalarında Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının son yedisinde olduğunu görmüşlerdi. Bu rüyalar Resûlullah’a (sallallahû aleyhi ve sellem) anlatılınca şöyle buyurdu: “Görüyorum ki rüyanız son yediye tevafuk etmektedir. Öyleyse Kadir Gecesi’ni aramak isteyen, onu son yedide arasın!”[13]

Yine İslam’da ezan gibi önemli bir mesele, ashâbın rüyalarında görmelerine binaen, Resûlullah’a (sallallahû aleyhi ve sellem) anlatılmış, Resûlullah da bu gördüklerini, namaza davette okuması için Hazreti Bilal’e bildirmelerini tavsiye etmiştir. Konuyla ilgili rivayet şöyledir:

Allah Resûlü, ashâbıyla beraber insanları namaza davet konusunda istişareler yapıyordu. Farklı şeyler teklif edilmesine rağmen, bunların hiçbirisi kabul görmedi. Derken öylece ayrıldılar. Ertesi gün Ensar’dan bir kişi gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! Ben sizin üzüntünüzü görüp ayrıldığım vakit rüyamda bir adam gördüm. Üzerinde yeşil renkli iki giysi vardı. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu. Tekrar kalkıp söylediklerini aynen bir kere daha tekrarladı. Ancak bu sefer bir de “kad kameti’s-salat” cümlesini ilave etti. Eğer ashabın bana yalancı diyeceğinden çekinmeseydim, ben uykuda değil de, uyanıktım diyecektim” dedi. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (sallallahû aleyhi ve sellem):

“Allah sana hayır göstermiş. Bilal’e bana söylediğin cümleleri söyle, ezan okusun!” dedi. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) de atılarak: “Onun gördüğünü aynen ben de gördüm, ancak o, anlatma işinde benden önce davranınca, ben artık çekinip anlatamadım” dedi. Hadiseyi anlatan kişi anlattıkları arasında şunları da söyledi: “Mescidin üzerine çıkan adam kıbleye yöneldi ve günümüzde bilinen ezanı okudu. Sonra bir miktar durduruldu. Sonra adam tekrar kalktı, aynı şeyleri yeniden söyledi. Ancak bu sefer Hayye ala’l-felah’tan sonra kad kameti’s-salat kad kameti’s-salat dedi. Ravi: “Resulullah (sallallahû aleyhi ve sellem): “Bunu Bilal’e öğret!” buyurdu. Bu şahıs kendisine verilen bu emri aynen yerine getirdi. Bilal de onları söyleyerek ezan okudu.”[14]

Rü’yâların Birer Müjde Olması

Salih rüyalar, aynı zamanda mü’minler için birer müjde mahiyetindedir. Nitekim Resûlullah (sallallahû aleyhi ve sellem), salih rüyaların müminler için birer mübeşşirat/müjde olduğunu hatırlatarak, kıyamete yakın zaman diliminde mü’minlerin gördükleri rüyaların, neredeyse aynen çıkacağını ve bu rüyalarda görülen şeylerin de yalan çıkmayacağını müjdelemiştir.[15] Bunların yanında hadis kaynaklarında, rüyanın farklı yönleriyle ilgili detaylı bilgileri de görmekteyiz. Mesela en doğru rüyaların görülme vaktinin, seher vakitleri olduğu[16] mü’minlerin gördükleri rüyaları, bazı kimselerin yanlış yorumlama ihtimali veya kıskançlık duymaları endişesinden, sadece âlim ve gerçek mürşidlere açmaları tavsiyesi,[17] doğru rüya ile doğru sözlü olma arasında yakın bir ilişkinin olup, söz ve davranışlarında en fazla doğru olanların, rüyalarının çıkmasında da en doğru kimseler olacakları,[18] iyi ve müjdeleyici şeyleri rüyasında görenlerin, bundan dolayı Allah Teala’ya hamdetmelerinin tavsiyesi[19] gibi detaylar bunlardan sadece bazısıdır.

Hatta bazen de Allah Resulü gördüğü rüyaları ashâba kendisi yorumlardı. Mesela bir defasında buyurdular ki: “Rü’yâmda kendimi Mekke’den, hurma ağaçları bulunan bir beldeye hicret ediyor gördüm. Bunu, hicretimin Yemame’ye veya Hacer’e olacağı şeklinde tahmin etmiştim. Meğer Yesrib şehrine imiş. Bu rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm. Kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşında mü’minlerin maruz kaldıkları musibete delalet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hal aldı. Bu da, Cenab-ı Hakk’ın fetih ve Müslümanların bir araya gelmeleri türünden lutfettiği nimetlere delalet ediyormuş. Aynı rüyada sığırlar ve Allah’ın verdiği başka hayırları gördüm. Sığırlar, Uhud gününde mü’minlerden bir cemaate çıktı. Gördüğüm diğer bir şey de, Allah Teala’nın Bedir’den sonra nasip ettiği hayır ve bereketti.”[20]

Kadı Ebubekir İbnü’l-Arabi: “Salih bir mü’minin gördüğü rüya, istikamet ve salah dairesinde bulunduğundan dolayı, nübüvvetin cüzlerinden kabul edilen bir rüyadır. Aynı özellik, fasıkın gördüğü rüyada bulunmaz. Belki olsa olsa, onun en uzak bir parçası kabul edilebilir. Kafirin rüyasına gelince, bu rüya, hiçbir şekilde yukarıdaki özellikleri taşımaz.”

Yakın bir değerlendirmeyi, Kurtubi’de de görmekteyiz: “Salih ve sadık mü’min ki, hali enbiyanın hali gibidir. Nitekim Allah Teâlâ, bazı gaybi meselelere peygamberlerini muttali kıldığı gibi onları da muttali kılar. Kâfir ve fâsıkın rüyasına gelince, bundan tamamen farklıdır. Her ne kadar bazen onların rüyalarının doğruluğu çıksa da bu, yalancının söylediklerinin bazen doğru çıkmasına benzer.

Nitekim her gaypten haber veren kimsenin verdiği haber, nübüvvetin cüzlerinden sayılmaz. Kâhin ve müneccimlerde olduğu gibi…” [21]

Bediüzzaman Hazretleri de sadık rüyalarla ilgili şu tecrübesini anlatır: “Rü’yâ-i sâdıka, benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübemle kader-i ilâhînin her şeye muhit olduğuna kesin bir delil hükmüne geçmiştir. Evet, bu rüyalar, benim için özellikle bu birkaç sene zarfında, o dereceye gelmiştir ki, meselâ yarın başıma gelecek en küçük hadiseler, en ehemmiyetsiz muameleler, hatta en küçük muhaverelerin yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu.. ve gecede onları görmekle değil, gözümle okuduğum bana kat’î olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin defa, gecede hiç düşünmediğim hâlde, gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim meseleler, o gecenin gündüzünde, az bir tâbirle aynen çıkıyor.”[22]

Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) Rü’yâda Görülmesi

Rü’yâlardan bir çeşit vardır ki, 14 asırlık İslam tarihi boyunca, her dönemdeki mü’minin, şerefli bir armağan ve müjde olarak kabul ettiği Allah Resûlü’nü rüyasında görmesidir. Belki de rüyaların en sâdık olanı, içinde Hazreti Peygamber’in (sallallahû aleyhi ve sellem) görüldüğü rüyalardır. En doğrudur, zira Resûlullah (sallallahû aleyhi ve sellem) bir beyanlarında: “Rü’yâsında beni gören, doğru görmüştür veya doğruyu görmüştür. Zira şeytan, benim suretime giremez.”[23] cümlesiyle bu müjdeyi vermişlerdir.

Konuyla ilgili rivayetler ışığında, gerek rüyaların gerekse Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) rüyada görülmesinin ve yönlendirmesinin değeri hakkında farklı yaklaşımların olduğu görülmektedir.[24]

Fakihler meseleye hukuki deliller bakımından bakmış ve böyle bir rüyanın delil olup-olmamasıyla ilgili şu değerlendirmeleri yapmışlardır:

Görülen rüya bilinen şer’î delillere aykırı olmazsa, rüyanın sahibi için bir anlam ifade edebilir. Dolayısıyla isteyen kişi, İslâmi kaidelere ters olmamak kaydıyla gördüğü rüya ile amel edebilir. Hatta bu rüya onun imanını güçlendirip, yakînini artırabilir.[25]

Şevkani de rüyada Hazreti Peygamber (sallallahû aleyhi ve sellem) görüldüğünde, bu rüyanın bağlayıcılığıyla ilgili olarak üç yaklaşımdan bahsetmektedir:

Bunlardan birincisine göre böyle bir rüya hüccettir ve onunla amel etmek gerekir. Âlimlerden bir topluluğun bu görüşte olduğunu belirterek, gerekçelerini de: “Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) rüyada görülmesi haktır. Zira şeytan onun yerine temessül edemez” şeklinde açıklamaktadır. İkinci gruba göre, rüya bir delil değildir ve rüya ile şeri bir hüküm sabit olmaz der ve gerekçelerini: “Rü’yâda her ne kadar Allah Resûlü’nün görülmesi hak ve şeytan da onun yerine temessül edemez ise de, uyuyan kimse, hıfzının tam olamaması sebebiyle rivayeti tahammül ehliyetinden yoksundur” şeklinde izah eder. Üçüncü bir grup da yukarıdaki iki görüşün ortası gibidir ki, şayet dinin açık naslarına muhalif değilse, onunla amel edilir.[26]

Fakihlerin yanında öteden beri bütün İslam büyükleri ve tasavvuf erbabı zevat, resûlullah’ı (sallallahû aleyhi ve sellem) rüyalarında görmeye büyük önem vermiş, hatta bazıları rüyalarında aldıkları telkin ve işaretlerle virdlerini belirlemiş ve hayatlarını yönlendirmişlerdir. Mesela ikinci bin yılın müceddidi olarak kabul edilen İmam Rabbani hazretleri konuyla ilgili Mektubat adlı eserinin 518. mektubunda, gecesini Kur’ân’la, evradu ezkarla geçirdikten sonra, sabah namazını kılıp da istirahata çekilince, Peygamber Efendimizi rüyasında gördüğünü, rüyasında Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) kendisine icazet yazdığını, hatta Allah Resûlü’nün eşlerinin de o anda Peygamberimizin yanında olup, onların da kendisine bazı hizmetleri yerine getirmesi için emirler verdiğini oldukça detaylı bir şekilde anlatır. Hatta böyle mübarek ve müjdeli rüyadan dolayı bir teşekkür ifadesi olarak ertesi gün yemekler pişirtip insanlara ikram eder.

İmam Şafiî hazretleri yaşadığı dönemde bazı sıkıntılar çekmektedir. Bir gece rüyasında Efendimiz’i görür. Allah Resûlü (sallallahû aleyhi ve sellem) ona: “Ahmed İbn-i Hanbel’e selâm söyle. Biraz daha dişini sıksın. Yakında bana gelecek.” der.[27]

İmam Şafiî, hemen adamlarından birini bir gömlek vererek hapishaneye gönderir. “İmam bunu çıplak tenine giysin ve mübarek teni bu gömleğe değsin.” der. Adam, Ahmed İbn-i Hanbel’e gelerek olanları anlatır. Allah Resûlü’nün (sallallahû aleyhi ve sellem) selâm gönderdiğini duyan Ahmed İbn-i Hanbel, âdeta çektiklerinin hepsini unutur ve sevinç gözyaşları dökmeye başlar. Bu arada gönderdiği gömlek kendisine iade edilen İmam Şafiî ise, onu yüzüne gözüne sürerek: “İmam Ahmed İbn-i Hanbel’in teninin değdiği bu gömleğe sürülen yüze, inşâallah Cehennem ateşi dokunmaz.” der. [28]

Konuyla ilgili rüyalardan biri de Âtıf Hocayla ilgilidir. Mesnevi Şarihlerinden Tahirü’l-Mevlevî der ki, İskilipli Âtıf Efendi ile hapishanede beraberdik. Son duruşma için çok ciddî bir müdafaa hazırlamıştı. Ertesi gün mahkemeye çıkacak ve hakkında verilecek karar da belli olacaktı. Sabah namazından sonra İskilipli, hazırladığı müdafaa metnini parça parça etti ve götürüp çöp sepetine attı. “Ne oldu, niçin yırttın?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “Bu gece rüyamda Fahr-i Kâinat’ı gördüm. Ben oturmuş müdafaa yazıyordum. O da bana hitaben: ‘Âtıf, nedir bu heyecanın? Yoksa bize gelmek istemiyor musun?’ dedi. Ben de: “İstemez miyim yâ Resûlallah!” dedim. Artık benim O’na kavuşma vaktim gelmiş demektir, müdafaaya ne gerek var!” Ertesi gün Âtıf Hoca’nın idamına karar çıkar. Ancak derin bir huzur içindedir ve idam fermanını gülerek karşılar. Çünkü verilen hüküm, onun Resûlullah’a (sallallahû aleyhi ve sellem) kavuşmasını temin edecektir.

Tasavvufçulara Göre Rü’yânın Değeri

Mutasavvıflara göre sadık rüya, aynı zamanda bir keramet olarak kabul edilmiştir. Nitekim Tasavvufla ilgili temel kaynaklardan kabul edilen er-Risalesi’nde Kuşeyri meseleyi şöyle ele almaktadır: “Rü’yâ bir keramet çeşididir. Mahiyet itibariyle kalbe gelen ve hayalen tasavvur edilen hallerden ibarettir. Rü’yâ, uykunun bütün his ve şuur hallerini tamamen etkisi altına almadığı, bir sırada görülür. Böylece rüya gören, yakaza halinde görmüş olduğu şeyleri, gerçekte görmüş kabul eder. Gerçekte ise bu durum, insanın kalbinde karar kılan tasavvur ve muhayyileden ibarettir. İnsan uyuduğu zaman beş duyu organı ile maddî âleme ait şeyleri his ve idrak etme kabiliyeti kaybolur. Ancak bu defa kalbin muhayyile gücü artar. Uyandığı zaman ise, rüyada gördüğü hallerin uyanık iken müşahede ile hissettiği durumlardan daha zayıf olduğunu görür. Bir şeyi uyanık iken görmekle rüyada görmek arasındaki fark, zifiri karanlıktaki lamba ışığında bir şeyi görmekle, gün ışığında görmek gibidir.[29]

Kaynaklarda bazı sûfîlerin, virdlerini rüyada Hazreti Peygamber’den (sallallahû aleyhi ve sellem) aldıkları belirtilir. Kuşeyrî, Ebû Bekir Muhammed İbn-i Ali el-Kettânî’ye “yâ hay, yâ kayyûm! Lâ ilâhe illâ ente” zikrini rüyasında, Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) öğrettiğini söyler. Bazı sûfî müellifler de eserlerini, rüyada Resûl-i Ekrem’den aldıkları tâlimatla yazdıklarını haber vermektedir. Mesela Muhyiddin İbnü’l-Arabî, 627 Muharreminde (Aralık 1229) Dımaşk’ta Hazreti Peygamber’i rüyasında gördüğünü, onun kendisine bir kitap uzatarak, “Bu Füsûsü’l-hikem’dir, bunu al ve halkın faydasına sun” dediğini, bunun üzerine kitabı alıp eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde insanlara sunduğunu ifade eder.

Felçli olan Muhammed İbn-i Saîd el-Bûsîrî, Resûl-i Ekrem’i övmek için Kasîdetü’l-bürde’yi yazmış, bu kaside hürmetine kendisine şifa vermesi için dua etmiş, bir süre sonra Hazreti Peygamber rüyasında elini onun yüzüne sürerek hırkasını üzerine atmış ve Bûsîrî iyileşmiştir.

Tasavvufî hayatta rüya, mârifet, hikmet, vaaz, irşad, uyarı vb. hususların kaynağıdır. Pek çok dinî ve ahlâkî hakikate rüyada vâkıf olunmuştur. Birçok sûfî, zâhid ve velî, gördüğü rüyaya göre hayatına ve davranışlarına yön vermiştir. Tarikatlarda rüyalar, seyrü sülûkün bir parçası olarak görülmüştür. Mürşidin öncelikle görevlerinden biri müridinin gördüğü rüyayı tabir etmektir. Rü’yâlar, sâlikin eğitiminde mürşide yardımcı olmakta, ayrıca sâlik tarafından katedilen mânevî mertebeyi göstermektedir. [30]

Rü’yânın Bağlayıcılık Tarafı Var mıdır?

Rü’yânın her ne kadar objektif olarak bağlayıcılığı olmasa da, dinin naslarına ters olmayan konularda, rüyayı gören için bir işaret, bir müjde ve bir ikaz olabilir. Kişinin rüyada gördüğü şey, şayet Kur’ân’a, sahih sünnete ve dine aykırıysa, bu rüya ne göreni ne de başkasını bağlar. Görülen şeyin, âyet ya da sünnete aykırılığı yoksa gören kişi için bir uyarı, işaret veya yönlendirme olarak kabul edilmesinde hiçbir sakınca söz konusu değildir. Aksine bu bir ikramdır, hatta mutasavvıflara göre bir keramet ve beşarettir. Rü’yâyı başkasına anlattığında ise kendisine anlatılanlar, şayet rüyayı görene itimat ediyor, kendileri için de bir ikaz görüyorlarsa bunda da yine hiçbir sakınca yoktur. Ancak uymak zorunluluğu bulunmaz. Ve başkalarını rüyadakine göre hareket etmeye zorlama yetkisi yoktur.

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) yakınlarından birinin rivayetine göre, onun hilafeti döneminde kıtlık baş göstermişti. İnsanlardan biri Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) kabrine gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetin için yağmur duasında bulun. Zira kıtlıktan nerdeyse helak olacaklar” dedi. Sonra da evine dönüp uykuya daldı. Rü’yâsında Resûlullah’ı (sallallahû aleyhi ve sellem) gördü. Allah Resûlü (sallallahû aleyhi ve sellem) adama şöyle diyordu: “Ömer’e git ve selam söyle. Ve ona müsterih olmasını ve sebeplere tam olarak riayet etmesini söyle.”

Adam rüyada gördüklerini gelip Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) anlattı. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bunu duyunca ağladı ve “Ey Rabbim! Altından kalkamayıp da yapamadıklarımın dışında, asla herhangi bir kusur işlemeyeceğim” dedi.[31]

SONUÇ

Rü’yâ, Cenab-ı Hakk’ın mü’mine verdiği bir ikramdır. Nübüvvetin gölgesinde bir nevi keramet ve müjdedir. Hak dostları, mübeşşirat nevinden bazı şeyleri rüyalarında görebilirler. Rü’yâların en sâdık olanı, Resûlullah’ın (sallallahû aleyhi ve sellem) görüldüğü rüyalardır. Zira şeytanın O’nun suretine girmesi mümkün değildir. Rü’yâda önemli olan görenin ahlaki özelliği, Rabbiyle olan sıkı ilişkisi ve doğru bir şekilde yorumlanmasıdır. Rü’yâyı gören kimse, şayet anlattığında, bir kıskançlık meydana gelecekse, bunu başkalarına anlatmamalıdır. Rü’yâların, başkalarını bağlayıcılığı söz konusu değildir. Rü’yâda görülen şey, dinin emirlerinin tersine bir mesele ise, görülen şeyin yapılması caiz değildir. Şayet görülen mesele, dinin emirleriyle tenakuz teşkil etmiyor, mübah olan bir şeyi söylüyorsa, bunu yapmanın dini herhangi bir sakıncası yoktur. Salih ve dinin emirleriyle çelişmeyen bir rüyayı gören kimsenin, kendisi veya ona itimad eden kimseler için, rüyadakiyle amel etmenin dini hiçbir sakıncası yoktur. Aksine bu bir müjde ve yönlendirme de olabilir.


Dipnotlar:
[1] Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît, s.1558-59
[2] Buhari, Ta’bir 2,4; İbn Mâce, Rü’yâ 1
[3] Buhârî, Bed’ül-vahy 3; Müslim, Îmân 252-254
[4] Saffat sûresi, 37/101-107
[5] Buhari, Vudu 5, Ezan 161
[6] Enfal sûresi, 8/43.
[7] Yûnus sûresi 10/64.
[8] Müslim, Rü’yâ 6; Ahmed b.Hanbel, 2/269, 5/309
[9] Buhari, Ta’bir 5
[10] Buhari, Ta’bir 11,12; Müslim, Rü’ya 1
[11] Buhari, Ta’bir 2; Bkz:Razî, Mefatîhu’l-Gayb, Yunus Sûresi 46. Âyetin tefsiri
[12] Ebû Dâvûd, Edeb 88
[13] Buhari, Teheccüd 21; Leyletü’l-Kadr 2; Müslim, Sıyam 205
[14] Ebû Dâvud, Salat 28
[15] Buhari, Ta’bir 26, Tirmizî, Rü’yâ 1
[16] Buhari, Ta’bir 26, Ahmed İbn-i Hanbel, 3/29
[17] Tirmizî, Rü’yâ 7
[18] Müslim, Rü’yâ 6; Tirmizi, Rü’yâ 1
[19] Dârimî, Rü’yâ 5.
[20] Buhari, Tabir 39
[21] Bkz: el-Mevsûatu’l-fıkhiyye el-Kuveytiyye, 22/11
[22] Mektubat, s.394
[23] Buhari, İlim 38, Ta’bir 10; Müslim, Rü’yâ 11
[24] Bkz: Köksal, İsmail, Rü’yâların Fıkhî Boyutu, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13/2 (2008) s.35-54
[25] Şatıbî, el-Muvâfakât, 4/77.
[26] Bkz: el-Mevsûa el-Fıkhiyye el-Kuveytiyye, 22/11
[27] İbn Manzur, Muhtasaru Tarih-i Dımaşk, 3/250
[28] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye, 10/331
[29] Kuşeyrî, er-Risale, s. 365
[30] Bkz: DİA, Rü’yâ Maddesi
[31] İbn Ebi Şeybe, Musannef, 6/
Prof. Dr. Muhittin Akgül, Yeni Ümit Dergisi, 106. Sayı Ekim-Kasım-Aralık 2014.

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla