Risalet Mektebinin Zeki Bir Talebesi: Hz. Enes İbn-i Mâlik (1)

400

Tabiîn neslinden Ğaylan İbn-i Cerîr, zaman zaman Basra’da yaşayan Hz. Enes’i ziyaret eder ve Allah Resûlü’ne dair hatıralarını dinlerdi. Bir ziyaretinde ona çok merak ettiği şu soruyu sordu: “Siz, “Ensar” ismini daha önce kullanıyor muydunuz, yoksa Allah mı sizi bu adla isimlendirdi?” Hz. Enes, “Hayır! Biz bu ismi bilmiyorduk. Allah, bizi bu isimle isimlendirdi.” diye cevap verdi.1 Zira onlar Akabe’de söz vermişlerdi: “Canları ve malları pahasına O’nu ve kendilerine hicret eden Müslümanları koruyacak ve onlara yardım edeceklerdi.”

Onlar, sözlerine sadık kalmış, bütün Arap yarımadası ve bölgedeki güçler karşılarında durmalarına rağmen verdikleri bu sözü yerine getirmişlerdi. Allah Resûlü Medine’ye geldiğinde kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-çocuğuyla O’na sahip çıkma yarışına girmişlerdi. Herkes, ortaya ne koyabilecekse onu koyuyordu. Kimi malını emrine veriyor kimi canını ortaya koyuyor kimisi de evladını yetiştirmek üzere hizmetine adıyor ve O’na teslim ediyordu. İşte bunlardan birisi de o gün için okuma yazma bilenin çok nadir olduğu bir toplumda okuma yazmayı bilen, akıllı ve zeki bir çocuk olan on yaşlarındaki Enes İbn-i Mâlik’ti.

Enes İbn-i Mâlik (radıyallahu anh), Hazrec’in Neccaroğulları koluna mensup bir ailede dünyaya gelmişti. Dede Abdulmuttalib’in annesi Selma bint-i Amr kanalıyla Allah Resûlü ile akrabalık bağları vardı.  Babası Malik İbn-i Nadr, annesi Ümmü Süleym künyesiyle bilinen Sehle bint-i Milhan’dı. Kardeşi, Berâ İbn-i Mâlik; teyzesi, Ümmü Haram; amcası, Enes İbn-i Nadr ve üvey babası, Hz. Ebu Talha, Müslüman olmuştu. Fakat babası Malik İbn-i Nadr, İslam’a girmediği gibi yakınlarının bu durumuna tepki göstermiş hem aileyi hem de şehri terk ederek Şam’a göç etmişti. 

İlk Görüş

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret ettiğinde Enes İbn-i Mâlik on yaşında bir çocuktu. Annesinin telkinleriyle Müslüman olmuş; herkes gibi o da büyük bir heyecanla O’nun gelişini beklemeye başlamıştı.  Kendisi, o günlerde yaşadıkları coşkuyu şöyle anlatır: “Medine’nin çocuklarıyla bir araya geliyor ve her gün şevkle kutlu yolcuları karşılamak üzere Medine’nin mahallerinin dışına çıkıyorduk. Yine bir gün bir araya gelmiş ve O’nu karşılamaya çıkmıştık. Nihayet O’nun geldiğini görünce ‘Muhammed geldi, Muhammed geldi!’ diye bağrışmaya başladık. Bir taraftan sevinçle koşuyor diğer taraftan hep birlikte bağırıyorduk. Biz onları gördüğümüzü haber verince, birisi bizi “Gidin, herkese Resûlullah’ın geldiğini haber verin!” diye yönlendirdi. Gidip bütün Müslümanlara haber verdik. Bunun üzerine Ensar’dan bir gurup toplandı ve onları karşılamaya çıktı.” 

Allah Resûlü’ne Takdim Edilmesi

Efendimiz, Medine’ye girip Hz. Ebu Eyyüp el-Ensarî’nin evine yerleşmişti. Ensar, O’na sahip çıkıp yardımcı olmak ve hizmet etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym’in ise bu yarışa katılacak maddi bir imkânı yoktu. Aklına yavrusunu Efendimiz’in hizmetine adama fikri geldi. Hemen oğlunun elinden tutup huzura çıktı: “Ey Allah’ın Resûlü! Ensardan kadın erkek herkes sana bir hediye sundu. Ben ise fakirim; size takdim edecek bir şeye sahip değilim. Ancak bu Enes; benim oğlum. Okuma yazma bilen akıllı ve zeki bir kimse. Kabul buyurursanız hizmet etmesi ve yardımcı olması için yanınızda bırakmak istiyorum?” Bu samimi teklif karşısında duygulanan Allah Resûlü, Hz. Enes’i yanına çağırdı ve bağrına bastı. Annesinin aziz bir hediyesi olarak kabul etti.2 Böylece Enes, buluştuğu ilk günde aylardır yolunu gözlediği Efendimiz’in yakınlarından biri olma bahtiyarlığına erişti. 

Hane-i Saadet’te Gördüğü Muamele

Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanına aldığı Hz. Enes’e hiçbir zaman hizmetçi muamelesi yapmadı. Onun zekâ ve kabiliyetlerini dikkate alarak kendisine hep bir evlat ve talebe olarak şefkatle yaklaştı. Müslüman olduğu için babası tarafından terk edilen Hz. Enes’e daima “Oğulcuğum!” diye hitap etti. Nitekim onu yanına alır almaz ilk yaptığı şey temel eğitimi adına birtakım nasihatlerde bulunmak oldu. Bu nasihatleri bizatihi bize haber veren Hz. Enes, O’nun her cümlesinin başına yerleştirdiği bu şefkatli hitabı da özellikle nazara veriyordu: 

– “O’nun bana ilk tavsiyesi: ‘Ey oğulcuğum! Sırrımı tut ki mümin olasın.’ tembihi oldu. Ben ona verdiğim sözden dolayı ne anneme ne peygamberimizin eşlerine ne de bir başkasına sırlarını açmadım/paylaşmadım.

– Ey oğulcuğum! Abdesti iyice al ki ömrün uzun olsun, kirâmen kâtibin melekleri de seni sevsin. 

– Ey oğulcuğum! Yapabilirsen geceleri de abdestli yatmaya dikkat et. Zira kime ölüm bu şekilde gelirse o kimseye şehitlik rütbesi verilir. 

– Ey Oğulcuğum! Salat ü selam getirmeye devam et. Zira sen salat ü selam getirdikçe melekler de sana dua etmeye devam ederler. 

– Ey oğulcuğum! Namazda sağa sola bakma. Zira namazda sağa -sola dönmek helaktır. (Zira namazda yüzü sağa sola döndürmek mekruh, göğsün kıble cihetinden çevrilmesi ise namazı bozar.) Şayet -seni böyle davranmaya sevk edecek zarurî bir durum oluşursa- farz namazlar hariç nafilelerde yapabilirsin.

– Ey Oğulcuğum! Rükûya gittiğinde iki elini iki dizinin üzerine yerleştir ve parmaklarını birbirinden ayır. Kollarını da vücudundan biraz ayır. Başını rükûdan kaldırdığında her uzvun yerli yerine geleceği şekilde tam doğrul. Zira Allah, kıyamet günü, ruku’ ve secdeden sonra omurgalarını tam doğrultmayan kimselerin yüzüne bakmaz.

– Ey oğulcuğum! Secde yaptığında horozların yerden tane toplaması gibi hızlıca yapma. Köpeklerin oturuşu gibi oturma. Secdeye gittiğinde yırtıcı hayvanlar gibi kollarını yayma. Teşehhütte ayaklarının arkasını yere yapıştır ve üzerine otur. Zira böyle yapman kıyamet günü hesabını daha da kolaylaştırır.

– Ey oğulcuğum! Gusül abdestini tam al ki onunla birlikte üzerinde bir hata ve günah kalmasın.” Bunun üzerine ben “Gusülü tam almak nedir?” diye sordum. O, “Saç köklerine kadar iyice ıslayıp kuru yer kalmayacak şekilde derini de ovalarsın.” buyurdu. Ardından devam etti:

– “Ey oğulcuğum! Nafile namazlarından bazılarını evinde kılmaya gücün yeterse bunu ihmal etme. Zira bu evinin bereketini artırır.

– Ey Oğulcuğum! Evine girdiğinde hane halkına selam ver. Bu hem senin hem de hane halkın için bereket olur.

– Ey oğulcuğum! Evinden çıktığında karşılaştığın her ehl-i kıbleye selam ver ki hasenâtın artsın.

– Ey oğulcuğum! Hiç kimseye karşı kalbinde bir gıllıgış olmadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu mutlaka yap.

– Ey oğulcuğum! Evinden çıktıktan sonra karşılaştığın her ehl-i kıbleyi kendinden daha faziletli say.

– Ey oğulcuğum! Sana verdiğim bu tavsiyelere uyarsan hiçbir şey sana ölümden daha sevimli olmaz.

– Ey oğulcuğum! Bunlar Benim sünnetlerimdendir. Kim benim bir sünnetimi ihya ederse Beni sevmiş olur. Kim beni severse cennette benimle birlikte olur.”3

Allah Resûlü, Hz. Enes’i yaşının küçüklüğünden dolayı çocuk yerine koymaz ona da büyük insanlara davrandığı gibi yumuşak ve nazikçe davranırdı. Hz. Enes, O’nun engin hoşgörü, mülayemet ve nezaketini yine kendisi şöyle anlatır: “Resûlüllah’a on yıl hizmet ettim. Her işim O’nun istediği gibi olmuyordu. Hizmetim sürecinde yaptığım her hangi bir şey için, ‘Bunu niye böyle yaptın?/Bunu ne kadar kötü yaptın!’ ya da yapmadığım bir şey için de ‘Niye şöyle yapmadın?’ demedi. O, beni ne azarladı ne ayıpladı ne incitici bir söz söyledi ne bir kez olsun yüzünü ekşitti ne de vurdu. Bırakın bunları bir kez olsun bana ‘Öf’ bile demedi.”4

Hz. Enes, bazen çocukluk duygularıyla kendisine verilen vazifeleri aksatıp arkadaşlarıyla oyuna dalsa da Allah Resûlü bunu anlayışla karşılar ve onu nazikçe yeniden verdiği vazifeye yönlendirirdi. Nitekim bir defasında Efendimiz, onu bir yere göndermiş o ise sokakta oyuna dalmış ve görevini unutmuştu. Enes’in geciktiğini gören Allah Resûlü bir müddet sonra durumu öğrenmek için peşinden gidince onu oynarken bulmuştu. Fark ettirmeden bir anda onu ensesinden yakalayan Efendimiz ona kızmamış bilakis mütebessim bir çehreyle “Ey Enescik! Seni gönderdiğim yere gittin mi? diye sormuş, o da “Hemen şimdi gidiyorum ya Resûlallah!” diye karşılık vermiş yola koyulmuştu.5 Hz. Enes, karşılaştığı bu büyük nezaket ve mülayemeti anlatırken de daima söze “O, ahlakça insanların en iyisi ve güzeliydi.” diye başlardı.6

Allah Resûlü O’nu Kınamaz ve Kınatmazdı

Efendimiz kendisine on yıl hizmet eden Hz. Enes’i bir defa olsun kınamamış ve başkalarının da onu hizmetindeki bir eksikliğinden ya da yaptığı bir yanlıştan dolayı kınamasına asla müsaade etmemişti. Bu durumu bize nakleden Hz. Enes, “…Ehlinden bazıları beni ayıplamaya, kınamaya ya da suçlamaya kalkışsa ‘Onu bırakın.’ derdi…”7 

Allah Resûlü bu ikazıyla çocuk eğitim ve gelişiminde temel bir ilkeyi de Müslümanlara ders veriyordu: “Çocukları rahat bırakın!” Zira çocukların hem duygularının hem de davranışlarının gelişebilmesi; azarlama, kınama ya da suçlama gibi korku ve baskıların olmadığı hür bir ortamda yapmak istediklerini denemeye/tecrübe etmeye bağlıdır. Anne, baba ya da eğiticiye düşen görev ise onlar için iş zorlaştığında, rehberlik yapmak ve destek olmak için devreye girmektir. Aksi takdirde “Onun iyiliği için yakın takip ediyor gerektiğinde azarlıyor ve kınıyorum.” gibi, sözde iyi niyetlerle bile yapılmış olsa aşırı kontrol ve suçlama çocukların ruh dünyalarında büyük yaralar açabilir. Aynı zamanda böyle bir muamele çocuklarda hem kendine hem de anne/baba/ ya da rehbere karşı güven eksikliğinin oluşmasına sebebiyet verir. Bunun yanında sürekli azarlanan ya da bağırılan çocukta nefret duygusu oluşur ve gelişir. Buna karşılık sevgi ve saygı duygusu azalır. Bu sebeple psikolojisi bozulan çocuklar ürkekleşir ve her atacakları adımda tedirginlik yaşar ve normal davranışlar sergileyemez hale gelirler. Çoğu zaman doğru ya da yanlışı idrak etmede güçlük çeker, istenmedik hareketler yapmaya başlarlar. 

Allah Resûlü Ona Değer Verirdi 

Allah Resûlü, Enes’e büyük bir değer verirdi. Bunun en belirgin göstergelerinden biri de onu yanından hiç ayırmaması ve yaşının küçük olmasına rağmen kendisine künye vermesiydi. Zira Araplarda çocukları künyelendirmek, onlara değer vermenin bir göstergesiydi. Hz. Enes, henüz buluğa ermemesine rağmen Allah Resûlü, toplayıp getirdiği “bir tür acı bakla”ya verilen hamza isminden hareketle ona “Ebu Hamza” yani “Hamza’nın babası” künyesini vermişti.8 Her ne kadar Hamza bu bitki için kullanılan bir isim de olsa, kelime manasıyla hamza, “çok zeki, zarif ve güçlü” manalarına da gelmekteydi.9 Hz. Enes de gerçekten öyleydi. Vasıflarına göre onu künyelendirmişti. 

Allah Resûlü’nün ona değer verdiğinin bir tezahürü de kendisine yaptığı latîfelerdi. Efendimiz daima mütebessim ve güler yüzlüydü. Görüldüğünde ve kendisiyle oturulduğunda çevresinde bulunan kimselerin gönlüne inşirah salar onları sevindirirdi. Bütün Müslümanlara da bu ahlakı ders verir onları birbirini sevindirmeye teşvik ederdi: “Farzlardan sonra Allah’a en sevimli amellerden birisi de bir Müslümanı sevindirmektir.”10 Bunun için O, omuzlarındaki ağır risalet yüküne rağmen doğruluktan ödün vermeden bazen ashabıyla şakalaşır ve hem onları ne kadar sevdiğini/değer verdiğini gösterir hem de sevindirirdi. Bunun en güzel örneklerinden birisi de yine Hz. Enes’e zaman zaman “يا ذالاذنين” yani “Ey iki kulaklı” diye hitap etmesiydi.11 Allah Resûlü, bu latîfesiyle hem doğruyu söylüyor hem de ona, anlatılanları can kulağıyla dinleme dersi veriyordu. Hz. Enes de bu mesajı almıştı ki O’nun halkasında bulunmanın hakkını vermiş ve O’ndan toplam 2624 hadis rivayet etmişti.

Allah Resûlü, Ona Özel Dua Etmişti

Hz. Enes’in bir özelliği ve fazileti de Efendimiz’in hususi dualarına mazhar olmasıydı. O, Efendimiz’in bu duaları sayesinde maddi-manevî pek çok berekete sahip olmuştu. Hadiseyi Hz. Enes kendisi şöyle anlatır: “Bir gün Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) evimize ziyarete gelmişti. Annem, Kendisine ikramda bulunmak için bir sofra hazırladı. Sofrada hurma ve yağ vardı. Ancak Efendimiz oruçlu olduğunu söyledi ve ikramı kaldırmamızı istedi. Bir müddet sohbetten sonra kalktı ve bir köşede nafile namaza durdu. Namazdan sonra da anneme ve ailemize duada bulundu. Tam ayrılmak üzereyken annem kendisine, ‘Ya Resûlallah! Arzetmek istediğim bir ihtiyacım var.’ dedi. Efendimiz ‘Buyur, o nedir?’ diye sorunca, annem: ‘Senin şu hadimciğin Enes! Benim için ona, dünya ve ahiret hayatının bütün hayırlarına sahip olması adına dua eder misin?’ Efendimiz hemen orada ‘Allah’ım! Onu çok mal ve evlat ile rızıklandır ve kendisine onları mübarek kıl. Ömrünü uzun kıl ve günahlarını bağışla.’ diye dua etti. Hz. Enes, bu duanın bereketiyle şöyle derdi: “Ben Ensar arasında malı da evladı da en çok olandım. Uzun ömre gelince o kadar yaşadım ki hayattan usandım. Allah Resûlü, ‘Sizden biriniz asla ölümü istemesin!’ demeseydi, ben şimdi ölümü isterdim.”12

Hz. Enes, kendisine yapılan bu duanın bereketiyle dünyada sahip olduğu zenginlik ve evlad u ıyal karşısında “Allah Resûlü bana üç dua yaptı. İkisinin kabul edildiğini dünyada iken gördüm. Üçüncüsünün de ahirette kabul edileceğini umuyorum.” derdi.13 Dolayısıyla Hz. Enes, Allah Resûlüne canla başla hizmetin ve O’na has talebe olmanın bereketini dünyada yaşadı. O, âhiret adına da kendisine yapılan duaların karşılığını göreceğine itimadının tam olduğunu belirtir. Onun için talim-terbiyede anne, baba ya da rehberlerin muhataplarına fiilî dualarının yanında kavlî duada bulunması da çok önemlidir. Bilhassa Allah Resûlü’nün müstecap duaları saydığı bir hadislerinde babanın evladına yaptığı duayı da sayması14 eğitimciler/rehberler tarafından asla ihmal edilmemelidir.

Allah Resûlü, Şefaat Sözü de Verdi

Kur’ân’ın beyanıyla Allah Resûlü, ümmetine çok şefkatli çok merhametli ve düşkündü. Kalbi, müminler üzerine titriyordu.15 Bunu çok iyi bilen/gören Hz. Enes, dünya ve ahiret hayatı adına Allah Resûlü’nün hayır dualarına mazhar olmakla yetinmez ve kendisinden bir de kıyamet gününde şefaat talebinde bulunur. Allah Resûlü, ona ‘İnşaallah, ahirette sana şefaat edeceğim.’ sözünü verir. Bunun üzerine Hz. Enes, ‘Peki! Seni nerede bulacağım?” diye sorar. O, ‘Beni ilk önce sırat köprüsünün yanında ara.” buyurur. Bu kez Hz. Enes ‘Seni orada bulamazsam?’ der. Efendimiz ‘O zaman beni, mizanın başında ara.’ diye karşılık verir. Kendisine ‘Peki orada da bulamazsam!’ diye sorunca ‘O zaman kevser havzımın başında ara. Zira Ben bu üç mekanda da bulunacağım.’ buyurur.”16 Böylece Hz. Enes, Rahmet Peygamberinin gönderildiği evrensel rahmetin hesap günü hususi bir yansıması olan şefaatinden de mahrum kalmama adına kendini garanti altına alır…

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Buharî, Menâkıb 1 (3776)
  2. Bkz. Müsned, (12251); Bezzar, Müsned, (6597); Bazı rivayetlerde Hz. Enes’i elinden tutup Efendimizin yanına götüren kimsenin üvey babası Ebu Talha olduğu da belirtilir. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, V/231
  3. Taberânî, Mu’cemu’s-sağîr (857)
  4. Buharî, Edeb 39 (6038); Ebu Davud, Edeb 1 (4774); Müslim, Fedâil 13/51, 52, 53 (2309)
  5. Müslim, Fedâil 13/54 (2310); Ebu Davud, Edeb 1 (4773)
  6. Müslim, Fedâil 13/55 (2310)
  7. Müsned, (12938, 13418)
  8. Bkz. Tirmizî, Menâkıb 105 (3830); Müsned, (12286)
  9. Bkz. İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, (h-m-z mad), V/339
  10. Heysemî, Zevâid, VIII/196
  11. Bkz. Tirmizî, Menâkıb 105 (3828)
  12. Buharî, Savm 61 (1982); Müslim, Fedâil 32/142, 143 (2481); Müslim, Zikr 4/11 (2680); İbn Sa’d, Tabakât, V/231; Hz. Enes, altın ve gümüş olarak değil ev, bağ ve bahçe olarak geniş imkanlara sahipti. Hatta bir bahçesinin bulunduğu bölgede kimse yılda iki ürün alamadığı halde onun aldığı ifade edilir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IV/326
  13. Müslim, Fedâil 32/144 (2480)
  14. Bkz. Tirmizî, Birr 7 (1905); İbn Mâce, Dua 11 (3862)
  15. Bkz. Tevbe Sûresi, 9/128
  16. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyamet 9 (2433); Müsned, (12848)
İlgili diğer yazılar

Yoruma kapalı.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla