Peygamberlerin Üç Özelliği ve Rehberlik

539

“İnsanoğlunun”, varlıkla ilişkisini tevhid, adalet, hak ve hakikat yörüngesine oturtması, imkan ve donanımlarını yaratılış gayesini gerçekleştirme istikametinde kullanması, mahiyetinin bütün yanlarını dikkate alarak doğru, düzgün ve dengeli bir yaşantı ortaya koyması, yeryüzünde konumuna ve kabiliyetlerine uygun bir ömür sürmesi, ferdi, ailevi ve ictimai yaşantısında mesuliyetlerini ve sınırlarını bilip ona göre hareket etmesi, hayatın her döneminde ve bütün sahalarında hidayet çizgisinde yol alması ve hak yoldan sapmaması, nefsin, şeytanın ve kötülüğün ağına takılıp kendine ve başkalarına zulmetmemesi ve en nihayetinde ebedi hayatını aydınlık kılabilmesi ancak bütün bu konularda onu hesaba çekecek olan Allah’ın haber vereceği bir sistemle mümkün olabilir.

Maddi ve fani hayatı adına içinde yaşayacağı rahmi, yeryüzünü ve kainatı, onun her türlü ihtiyacını karşılayacak şekilde yaratan ve donatan merhameti sonsuz Rabbi, manevî ve ebedi hayatı için de gerekli olan her türlü ilmi, düsturu ve kuralı içeren adına İslam dediği hayat sistemini takdir etmiştir. Ve bu sistemin esaslarını, hak ve hakikatlerini beşere talim ve tebliğ etmeleri ve nasıl tatbik edileceğini bizzat yaşayarak göstermeleri için peygamberler göndermiştir. Böylece insan, ahireti adına lazım olan iman, ilim, ahlak, ibadet, adalet, iyilik, infak, tevbe, takva ve helal dairesiyle alakalı bilgileri, sahip olduğu her türlü donanımın hakkını verecek ve ebedi hayatını kurtaracak şekilde öğrenme imkânı bulmuş ve karanlıklardan kurtulmuştur. 

İnsanoğlunun dünya ve ahiret saadetini içine alan, tebliğinde hataya yer olmayan bu sistemin, temsili ve talimi için görevlendirilen peygamberlerin hepsinde bulunan bazı özellikler vardır. Onların risalet vazifesini hakkıyla yerine getirmelerinde ve önlerine çıkartılan bütün gailelere rağmen başarılı olmalarında bu özelliklerin belirleyici bir yeri ve etkisi olmuştur. Hem bu konudaki ilahî ahlakı bilme hem peygamberleri doğru tanıma, anlama ve anlatma hem de onların yoluna gönül veren hak erlerinin ve rehberlerin, bu yolda kendilerine lazım olacak doğru özelliklerle donanması ve gönülleri Cenâb-ı Hak ile buluşturma misyonunu bihakkın yerine getirebilmeleri için bu özelliklerin bilinmesi ve dikkate alınması faydalı olacaktır. İlk akla gelenleri ve bilinenleri sıdk, emânet, fetânet ve ismet olsa da biz bu makalede başka hususiyetleri üzerinde duracağız:

İnsan Olmaları: Empati

Peygamberlerin en birinci özelliği, “insan” olmalarıdır. Mekkeli müşrikler, Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtu vesselâm) risaletini inkâr ve tebliğine itiraz ederken, “Halkından ileri gelen birtakım kâfirler: Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil, böyleyken size hakim olmak istiyor. Allah bize mesaj ulaştırmak isteseydi, (böyle sizin gibi bir insan göndermez), melaike indirirdi.”1 diyen Nuh’un kavmi gibi peygamberin meleklerden gönderilmesi gerektiğini iddia etmişlerdi: “Zaten, insanların ekserisinin, kendilerine hidâyet geldiği halde iman etmemelerinin başlıca sebebi: ‘Allah bula bula bir insan mı seçip halka elçi gönderdi?’ demeleridir.”2 

Mekkeli müşrikler, “Yine: ‘Ne oluyor bu Peygambere, böyle Peygamber mi olur: Yemek yiyor, çarşı pazarda dolaşıyor! Bari yanında heybetli bir melek olsaydı da etrafındaki insanları korkutup uyarıda bulunsaydı!’”3 diyerek O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) kendileri gibi bir “insan” olduğunu dile getirmiş ve görevini yapmasına mani olmaya çalışmışlardı. Aslında azgın ve düşüncesiz kavimlerin takılıp kaldıkları bu özellik, bağrında sayısız hakikati barındıran ve nübüvvetin hak oluşuna işaret eden bir husustu. 

Öncelikle insan ile aynı mahiyete sahip olmayan herhangi bir varlığın mesela meleklerin, insanoğluna rehberlik yapması mümkün değildi. Zira beşerî hususiyetleri ve hassasiyetleri üzerinde taşımadıkları için empati yapmaları; onların kabiliyetlerini, davranışlarının arkasında yatan his ve fikirleri, hedef ve hayalleri, zevk, zaaf ve zayıflıkları, bedeni ihtiyaçları, korku ve endişeleri ve farklılıkları anlamaları mümkün değildi. İnsanların akıl, anlayış, kültür ve medeniyet seviyelerine uygun bir dil ve metodoloji tutturmaları, değerlendirme ve kararlarında ruh hallerini ve beşerî realiteleri dikkate almaları ve hidayete giden yolda ikili ilişkiler geliştirmeleri çok zordu.

Hal böyle olunca insanın sınırlarını ve seviyesini dikkate alan ve onun model alabileceği ya da takat yetirebileceği örnek bir yaşantı ortaya koyamazlardı. İnsanı tam anlamıyla anlayamaz; kalp ve kafasına, ruhuna ve bedenine, duygu, düşünce ve davranışlarına hitap edemezlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Onlara deki: “Eğer yeryüzünde melekler yerleşip dolaşsalardı o zaman onlara melek elçi gönderirdik.”4 buyurmuş ve hem ilahi merhametin ayrı bir enginliğine hem de müşriklerin, peygamberlerin bu özelliğini kavrayamadıklarına dikkat çekmişti.

Peygamberlerin insan olması, dinin sunduğu hayatın insan tarafından yaşanabilirliğini göstermesi açısından da çok önemlidir. En nihayetinde peygamberler de birer insandır ve onlar, iradelerinin hakkını verip Allah’ın dinini hayatlarına taşıyabiliyorlarsa bunu diğer insanlar da yapabilir. Zaten insanın kaldıramayacağı bir dini yaşantının kendisine teklif edilmesi, ilahi hikmet, adalet ve merhametle de bağdaşmaz. Bir de beşer peygamberlerin karşısına dikilenler ve bin bir bahane ile onları susturmaya ve bitirmeye çalışanlar, bu sefer de peygamberin melek oluşunu dillerine dolar ve kendilerinin onlar gibi birtakım özelliklere sahip olmadıklarını dolayısıyla da onların temsil ettiği dini yaşamalarının mümkün olamayacağını savunabilirlerdi.

Peygamberlerin insan olması, imtihan üzerine kurulu dünya hayatına da uygun bir özellikti. Zira inkârcı kavimler, onların insan olmasına takılıp kalmış ve peygamberlerin bu özelliği de onlar için çok büyük bir imtihan olmuştu. Peygamber melek olsaydı ya da peygambere, risaletine şahitlik eden bir melek refakat etseydi imtihan sırrı ortadan kalkar ve tebliğ edilen değerleri inkâr durumunda insana bir mühlet verilmezdi: “Bir de: ‘Ona, bizim de görebileceğimiz bir melek gönderilmeli değil miydi?’ dediler. Eğer Biz bir melek gönderseydik elbette iş bitirilmiş olur, sonra kendilerine göz bile açtırılmazdı.”5 

Kendi Kavimleri İçerisinden Gönderilmeleri: Muhatabı Tanıma/Yerellik

Allah, bütün peygamberleri, içinde doğup büyüdükleri kendi kavimlerinden seçip göndermişti. İnsan olmasıyla kendisi gibi insan muhatapları hakkında empati yapabilme imkanını elde eden peygamber, bu özelliği ile de iliklerine kadar tanıdığı; dününü bugününü, kültürünü, örf, adet ve yaşantısını, aile yapısını ve ahlakını, reflekslerini, telakkilerini, zaaflarını ve her türlü kabullerini bildiği bir toplumla muhatap olmuştu. Zira tebliğde muhatabı tanıma, onun hususiyetlerini ve hastalıklarını bilme hayati bir husustu. Bu özellik onlara, beden ve ruhu, kalp ve kafayı, fert ve cemiyeti, ilahi hak ve hakikatler esasında ıslah ve inşa ederken işe nereden başlamaları, tebliği makul bir zeminde nasıl ilerletmeleri, kimlere ve nelere ne kadar dikkat etmeleri gerektiği hususunda yol haritası sunmuş ve peygamber, toplumun karşısına hazır bir halde çıkmıştı.

Mesela bu çerçevede Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), çok iyi bildiği Cahiliye toplumu içerisinden seçilip gönderilmişti. Dinini ve davasını tebliğ ederken, Allah’ın nurunu söndürmek için karşısına dikilenlerle mücadele yürütürken, İslam’ı insanlığa ve yarınlara taşıyacak çekirdek nesli yetiştirirken, Kur’ân’ı hayata taşırken ve medeniyetinin temellerini atarken bu ilk muhataplarının bütün hususiyetlerini bilerek hareket etmişti. Onların hafızalarını, zihin kodlarını, atalarından miras aldıkları duygu ve düşünceleri, kurulu düzenlerini, varlığa ve hadiselere bakışlarını, karakterlerini çok iyi analiz etmiş ve hamlelerinde nazara almıştı. Böylece mevcut şartlarda atılabilecek en doğru ve isabetli adımları atmıştı ki bu da hakka düşman kesilenleri çaresizliğe sürüklemişti. Öyle ki mücadele edemeyeceklerini anlamış; her seferinde artan ve türü değişen şiddet içerikli çözüm arayışlarının ve zulümlerin içerisine girmişlerdi.

Peygamberlerin, kavimlere kendi içlerinden gönderilmesi aynı zamanda muhatapları içinde büyük bir inayet ve lütuftu: “Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapkınlık içinde idiler.”6 Zira böylece onlar da geçmişini, karakterini, ahlakını ve dilini çok iyi bildikleri ve anladıkları peygamberlerle muhatap olmuş; sapkınlıklarından kurtulmaları ve hidayete ermeleri daha kolay ve hızlı olmuştur. Elbette ki kibrine, kinine, hasedine ve ihtiraslarına yenik düşüp hakikati bile bile inkâr edenleri hariç…

Bu özelliğin peygamberlere sağladığı bir avantaj da “yabancıya özellikle de hayatla alakalı kabullerine ters şeyler söyleyen yabancıya” karşı duyulan kuşku, korku ve güvensizlikten onları kurtarmasıydı. Onlara, muhataplarına karşı sahip oldukları bu yakınlığı; soydaşlığı, davet için değerlendirme imkânı sunmasıydı. Nitekim onlar da kendilerine hitap ederken çoğunlukla “Ey kavmim!” diyerek nida etmiş; içlerinden biri ve kardeşleri olmanın verdiği bu yakınlığı hep bir kredi olarak yerinde değerlendirmeye çalışmışlardı.7  

Risalet Öncesi Kavimleri İçerisinde Uzun Bir süre Yaşamaları: Şeref ve Şeffafiyet

İnsanlar, doğar doğmaz peygamber olarak seçilip görevlendirilmemiş; yıllarca yarın içerisinde risalet misyonunu yerine getirecekleri toplumda uzun bir süre onlardan biri gibi yaşamışlardı. Bu süre içerisinde sade bir insan olarak yaşadıkları emniyet ve güven vadeden temiz ve adil hayat, hadiseler karşısında sergiledikleri sağlam duruş, halkın dikkatini çeken ve takdirini kazanan örnek ahlakları, peygamberlik sonrası en önemli referans kaynaklarından biri olmuştu. Peygamberlik öncesi böyle bir yaşantı ortaya koymasalar ve aksine zulüm ve haksızlıklara ya da yarın dinin haram kılacağı ve yasaklayacağı günah, kötülük ve ahlaksızlıklara az da olsa bulaşmış olsalardı öncelikle Allah onları nübüvvetle görevlendirmezdi. 

İkinci olarak onları çok iyi tanıyan ve bilen kavimleri, “Daha dün şunları söylüyor, savunuyor, yapıyor ve şunların peşinde koşuyordunuz. Bugün ise kalkmış tam tersi şeylere çağırıyorsunuz.” der ve kendilerini, etkisizleştirmeye çalışırlardı. Bütün bu vb. ithamlar karşısında geçmişinin esiri halene gelecek peygamberin dili düğümlenir, hak ve hakikatleri hür, rahat ve cesur bir şekilde dillendiremezlerdi. Bunun için mesela Hz. Yusuf (aleyhisselâm), birilerinin günaha daveti karşısında hem iffet ve hayası gereği hem de yarınlarını karartmama adına zindanı tercih etmişti. Hz. Musa (aleyhisselâm), bu çerçevede Firavun’un sarayında büyümüş olmayı bile dilini düğümleyecek bir bağ olarak görmüş ve Allah’tan gönlüne inşirah vererek bu bağı çözmesini istemişti.

Müşrikler, “Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir!”8 dediklerinde Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), Cenab-ı Hakk’ın da yönlendirmesi ile “Eğer Allah dileseydi ben Kur’ân’ı size okuyamazdım, hiçbir suretle de size onu bildirmezdi. Bilirsiniz ki, daha önce, bir ömür boyu aranızda yaşadım, böylesi bir iddiada bulunmadım. Aklınızı kullanıp bunu anlamaz mısınız?”9 buyurmuş; onlara, şeffaf bir şekilde aralarında geçirdiği ve asla yalana tenezzül etmediği ve onların da çok iyi bildiği kırk yılı hatırlatmıştı. 

Peygamberlik öncesi yarın muhatap olacakları toplum içerisinde geçirilen bu süre, onlara sağlam ve karakterli insanlardan az da olsa bir çevre edinme imkanını da sunmuştu. Böylece onlar, vahiy ve nübüvvet haberini ilk olarak çok iyi tanıdıkları ve güvendikleri bu insanlara açmış ve birçokları itibarıyla yola onların da desteğini alarak çıkmışlardı. Bu çerçevede Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), ilk olarak peygamberlik öncesi edindiği yakın arkadaş ve dost çevresine ulaşmaya çalıştığı gibi ilk inananlar da aynı şeyi yapmışlardı. Mesela O, davasını en yakın dostu Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh); Hz. Ebû Bekir de yakın arkadaşları Hz. Osman İbn-i Affan, Hz. Talha İbn-i Ubeydullah, Hz. Abdurrahman İbn-i Avf, Hz. Zübeyr İbn-i Avvam, Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas ve Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh’a (radıyallahu anhum) açmıştı.

Netice

Çok farklı özellikleri olan peygamberlerin bu makalede bahsedilen yönleri, hem Allah’ın takdirlerinin arkasındaki iradeyi, illeti, hikmeti ve ilmi anlama hem peygamberlerin yürüttükleri mücadelelerin arkasında yatan esaslara vakıf olma hem de bunlardan ders çıkarıp irşat, tebliğ ve eğitimde en isabetli olanı yapma adına her devrin rehberlerine çok şey ifade etmektedir. Bu çerçevede;

Rehberlik misyonu icra edilirken muhatapların doğru tanınması ve hakikatlerin kendilerine kavrayabilecekleri şekilde sunulması için empati yapılmalıdır. Muhatapların büyüdüğü aile, çevre ve kültür ortamı göz önünde bulundurulmalı, onların bu ortama hâkim duygu, düşünce, inanç ve ideolojiler esasında yetiştiği ve şekillendiği gerçeği asla unutulmamalı ve sunulan yenilikleri anlamaları için onlara zaman tanınmalıdır. Nefis ve şeytanın bir insan olarak kendi zaaf ve zayıflıklarından nasıl istifade etmeye çalıştığı, hak ve hakikat karşısında nasıl ve hangi bahanelerle direndikleri hatırdan çıkarılmamalıdır.  

Rehberlik yapacak kimseler, muhatapların içinden biri olmalı, onların dilini konuşmalı, her türlü hususiyetlerini bilerek hareket etmeli ve bu yakınlığı, onlarla bağ kurarken köprüye dönüştürmelidir. Değilse muhatapları, tarihi, inançları, kültürü, sosyolojisi, psikolojisi, kanunları, teamülleri, varlığa bakış açısı ve hayat anlayışı cihetinden derinlemesine bilmeli; projeleri bunlara göre planlamalı ve hamleleri, bütün hassasiyetleri dikkate alarak yapmaya çalışmalıdır. 

İçinde bulunulan çevre ve toplumda ilk günden itibaren istikbalde takdim edilecek değerlerin ruhunu uygun şekilde şeffaf bir hayat yaşamalı; hep düzgün bir insan, samimi ve dosdoğru bir mü’min ve maneviyat noktasında imrenilesi bir kimse olmaya gayret etmelidir. Yarın hasbelkader bu noktada bir vazife ile karşı karşıya kalındığında geçmiş ayaklara bağ olmamalı aksine dünkü örnek ahlak, samimiyet, duyarlılık, dürüstlük ve hakkaniyet bugün ki konuma zihinlerde en önemli referans kaynağı olmalıdır. İrtibatlar ise mümbit bir zemine dönüştürülmelidir.

Dipnot:

  1. Mü’minûn Sûresi, 23/24
  2. İsrâ Sûresi, 17/94
  3. Furkân Sûresi, 25/7
  4. İsrâ Sûresi, 17/95
  5. En’âm Sûresi, 6/8
  6. Âl-i İmrân Sûresi, 3/164
  7. Bkz. Hz. Musa için bkz. Bakara Sûresi, 2/54; Mâide Sûresi, 5/20, 21; Yunus Sûresi, 10/84; Hz. İbrahim için bkz. En’âm Sûresi, 6/78; Hz. Nuh için bkz. A’râf Sûresi, 7/59, 61; Hz. Hûd için bkz. A’râf Sûresi, 7/65, 67; Hz. Salih için bkz. A’râf Sûresi, 7/73, 79; Hz. Şuayb için bkz. A’râf Sûresi, 7/85
  8. Yunus Sûresi, 10/15
  9. Yunus Sûresi, 10/16
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.