Peygamber dualarının rehberlik boyutu

559

İnsanların kulluk için ahsen-i takvim sırrına mazhar yaratıldığını ve başıboş bırakılmayacağını beyan eden Allah (celle celâluhu), peygamberler göndermiştir. Onlara vazifelerinin; ilâhî mesajları muhataplarına tebliğ, kulluğu yaşayarak temsil, örnek alınacak güzellikler için en güzel misâl, dünya-ukbâ dengesini temin ve âhirette sunulabilecek her türlü itirazın kapısını kapatacak hakikatleri talim olduğunu bildirmiştir. Üstlendikleri bu mühim tebliğ vazifesinin şuuruyla hareket eden peygamberler, gayelerini gerçekleştirmek, bu konumda tavzifin hakkını vermek, Allah (celle celâluhu) ile insanlar arasındaki engelleri kaldırıp hidayet köprüleri kurmak için sahip oldukları bütün imkânları seferber etmiş, gönüllere girme adına her müspet yolu denemiş, bu yolda çok ciddi azim, kararlılık, cehd ve cesaret sergilemişlerdir.

Hayatlarının her ânını bu istikamette yaşamış peygamberlerin tebliğ ve temsil yörüngeli hayat ve hareketlerinin temel düsturlarından birisi de duadır. Dua; peygamberler (aleyhimüsselam) için Allah (celle celâluhu) karşısındaki acziyetlerinin, O’na inanmışlıklarının fiilî ve sözlü ifadesi, en girift problemlerinin çözüm adresi, en amansız dertlerinin ilâcı, Rabbe kurbiyetin en hızlı aracı, kulluklarının baş tacı bir ibadettir. Onlar duayı Allah (celle celâluhu) ile irtibatın her zaman açık bir koridoru olarak kabullenmişler ve onu insanlarla Allah arasındaki irtibatın sağlanmasına bir vesile olarak değerlendirmişlerdir. Sürekli insanlığın hidayeti için dua etmişler ve her zaman dualarına hidayete götürücü hususları dâhil ederek insanları bu yolla da irşat etmiş, aydınlatmışlardır.1

Bu çerçevede Kur’ân’da zikredilen peygamber yakarışlarının muhtevası, onların tebliğ ve irşatlarına duaları vesile kıldıklarını gösterir mahiyettedir. Bu dar hacimli makalede misâl olarak o dualardan bazıları seçilmiş ve bu hakikat ifade edilmeye çalışılmıştır.

Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) Duası ve Tevbe Hakikati

Cenab-ı Hakk’ın sıfat ve isimlerinin üzerinde tecelli ettiği ilk insan ve insanların ilk peygamberi olan Hz. Âdem (aleyhisselâm) varlık gayesini gerçekleştirebileceği bir fıtrat, mahiyet ve istidatla yaratılmış, eşi Hz. Havva ile nimetler yurdu Cennet’e yerleştirilmiş ve bir ağaca dokunmaları yasaklanarak imtihana tâbi tutulmuştur.2 İnsan mahiyetinin derinliğini ve enginliğini, yaratılış gayesinin ulviliğini anlayamayan şeytan onun kalıbına takılmış, Allah’ın (celle celâluhu) secde emrine karşı haddini aşmış, günahını ikrar etmemiş, isyanına pişmanlık duymamış, kendini hesaba çekmektense azgınlığını, haddi aşmışlığını Allah’a nispet etmiş, sınırsız rahmete yönelmemiş, neticede huzuru İlâhî’den kovulmuş ve kendince buna sebep gördüğü bu yeni varlığı ebedî olarak hasım bellemiş ve kendini insanla Allah (celle celâluhu) arasındaki irtibatı koparmaya adamıştır.

İşe Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile eşinden başlamış ve gözünü Hz. Âdem’in şahsında insanın ilk imtihanına dikmiştir. Bunu başarmak için vesveseye başvurmuş, nefsin isteklerini kullanmış, onların ayaklarını kaydırmış3 ve böylece insanın, Rabbi karşısındaki ilk sürçmesi yaşanmıştır.4 İlk insanın Cennet’ten çıkmasına sebep olan İblis daha sonra insan neslinin büyük çoğunluğunun oraya giremeyeceğini iddia etmiş ve bu uğurda her türlü yolu deneyeceğini bildirmiştir.5

Yaşanan zellenin derin üzüntüsünü iliklerine kadar hisseden Hz. Âdem (aleyhisselâm) Rabbinden ızdırabını dindirecek kelimeler almış,6 o ve eşi bu kelimelerle Allah’a yönelmiş ve gözyaşları içerisinde şöyle yalvarıp yakarmışlardır:

رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

“Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.”7

Bu iniltiyle hâlini Allah’a (celle celâluhu) arz eden Hz. Âdem (aleyhisselâm) zellesini itiraf etmiş, derin pişmanlığını göstermiş, nefsini hesaba çekmiş, tevbe ve istiğfara yönelmiş ve asla rahmet-i ilâhîyeden ümidini kesmemiştir.8

Hz. Âdem (aleyhisselâm), mağfiretine vesile olan bu yakarışıyla aynı zamanda insanoğluna mahiyetlerinin günah işlemeye açık bir potansiyelde yaratıldığını, iç dünyalarında ulvî duygularla beraber kaymaya zemin teşkil edebilecek süflî arzu ve meyillerin de bulunduğunu hatırlatmıştır. Şeytanın her an insanı Allah’a (celle celâluhu) giden yollardan saptırmak için çalıştığını, türlü türlü vesvese, plân ve aldatmalarla zayıf noktaları kullanarak gönülleri O’ndan uzaklaştırmaya uğraştığını anlatmış ve şeytanla mücadelede sürekli temkin, tedbir ve tevbeyle hareket edilmesini, imanın sağlam tutulmasını, Allah’ın hatırdan çıkartılmamasını, şeytanın her türlü tahrik ve hücumundan sakınıp Allah’a sığınılmasını, hevanın değil hidayetin tercih edilmesini ifade etmiştir.9

Nesline, Cenab-ı Hakk’ın çizdiği istikametin ve çerçevenin içinde kalma hususunda çok dikkatli, temkinli ve tedbirli hareket etmezlerse, kendilerini insan-ı kâmil olmaya götürecek mekanizmalara, lâtifelere ve istidatlara yazık edebilecekleri konusunda ikazlarda bulunmuştur. Böylesi bir halin insan için en büyük hüsran ve tevbeye yönelmediği, günahta ısrar ettiği takdirde azaba sebep olacağını ifade etmiştir.10 Çocuklarına da bu kapandan kurtuluşun yolunu, tevbeyle sonsuz merhamet sahibi Allah’a yönelme olarak göstermiştir.11

Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) Duası ve Akıbet Endişesi

Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) çile, ızdırap ve imtihanlarla bütünleşmiş bir ömür sürmüştür. Kardeşlerinin kendisine olan hasedi zamanla kine ve nefrete dönüşmüş ve onu bir su kuyusuna atıp terk etmişlerdir. Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) Allah’ın inayetiyle oradan geçen bir kervan tarafından bulunmuş, kuyudan kurtulmuş ve ilerde farklı enginliklere açılacak yeni bir yola koyulmuştur. Kervandakiler onu Mısır’a götürmüş ve orada devlet ricalinden bir aileye satmışlardır. Yıllar geçtikçe sıkıntılar bitmemiş kendisini satın alan nâzırın hanımının nefsanî arzularıyla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bu süreçte acziyetinin farkına varıp Cenab-ı Hakk’ın kudretine sığınan, sürekli kendisine yeni kapılar aralayan/açan Rabbinin rahmetinin enginliğine güvenen, gönülden yakarışlarla O’na yönelen Hz. Yûsuf (aleyhisselâm), en sonunda bir iftiraya maruz kalmış ve zindana konulmuştur. Medreseye çevirdiği bu zindandan mâsumiyeti itiraf edilerek çıkartılan Hz. Yûsuf (aleyhisselâm), Mısır’ın maliyesine nezaretçi kılınmıştır. O peygamberlik fetâneti ve Rabbi’nin kendisine lütuf, ihsan ve öğrettikleriyle bütün bu bâdirelerin üstesinden gelmiştir.12

Neticede babasına, suçlarını itiraf edip pişman olan kardeşlerine ve kavmine kavuşmuş, dünyada artık rahat etmesini sağlayacak saltanata, makama, mevkie ve imkânlara nâil olmuştur. Bunları kuyudan, zindandan daha tehlikeli bir imtihan gören Hz. Yûsuf (aleyhisselâm), fâni dünyanın insanı aldatan geçici güzelliklerini değil de sonsuz âhiret âleminin ebedi güzelliklerini istemiş, ihsan edilen bütün nimetleri Rabb’inden bilmiş ve tam da rahata erdiği bu zamanlarda her şeyden tecerrüt ederek zikir ve şükürle Rabb’ine yönelmiş, şöyle diyerek yalvarıp yakarmıştır:13

رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

“Ya Rabbî! Sen bana iktidar ve hâkimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünya’da da, âhirette de Mevla’m, yardımcım Sen’sin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dâhil eyle!”14

Onun bela, musibet ve meşakkatlerle dolu bir yaşantıdan sonra insanların arzu ettiği hatta imrendiği bu kadar nimetlerin neticesinde yaptığı bu gönülden yakarışı, insanlara, dünya adına elde ettikleri hiçbir dünyevî imkânın asıl gaye edinilemeyeceğini, en hayatî meselenin Allah’ın kendisinden razı olduğu, tevhid, ihlas ve taat üzerinde bir Müslüman kul olarak ötelere gitmek ve oralarda peygamber yolunun temsilcisi salih kullara dâhil olmak şeklindeki hüsnüâkibet olduğunu anlatmaktadır.15 Zira Kur’ân’da onun bu yakarışını beyan eder bir şekilde “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının! O’na lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan Müslüman olarak can verin!”16 buyurmaktadır.

İlim ve hikmet temsilcisi Hz. Yûsuf (aleyhisselâm), bu duasıyla insanlara/inananlara sahip oldukları şeylerin Allah tarafından bahşedilen ve hesabı sorulacak birer emanet olduğunu haber vermiş; hayatları boyunca yaşayacakları her türlü sıkıntıda, hak ve hakikat düşmanlarının insafsız saldırıları karşısında asıl yardım merciinin, melceinin kâinatın yaratıcısı, dünyada da âhirette de salih kullarının yardımcısı Allah olduğunu bildirmiş;17 elinde kurtuluş garantisi olmayan insanın hiçbir zaman içinde bulunduğu hale, istihdam edildiği makama ve sahibi gibi gözüktüğü imkâna güvenmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Hüsnüâkıbetin ancak, insana sürekli son nefeste sonunun ne olacağı, kısa hayatına sığdırdığı sözlü ve fiili amellerinin hesabını verip veremeyeceği endişesini iliklerine kadar hissetmekle ve salihler gibi yaşamakla nasip olacağını hatırlatmıştır.18 Hz. Yusuf (aleyhisselâm) bu duasıyla Allah’tan canını herşeyiyle O’na teslim olmuş bir halde almasını ve bu şekilde almakla üzerindeki nimetini tamama erdirmesini talep etmiştir.

Hz. Süleymân’ın (aleyhisselâm) Duası ve Şükür Hakikati

Hz. Süleymân (aleyhisselâm) peygamber ocağında yetişmiş bir güzel kul ve nebidir. Cenab-ı Allah, babasına ihsan ettiği peygamberlik, makam, ilim, hikmet ve hükümdarlık nimetlerine kardeşleri arasında onu varis kılmış,19 ona çok büyük ve geniş saltanat lütfetmiş, rüzgârı, cinleri ve karıncaları emrine vermiş, kuşların dilini, mantığını öğretip onlardan istifade etme yollarını göstermiştir. O, sürekli en küçüğünden en büyüğüne ihsan edilen bu nimetlerin şuurunda olmuş, onların şükrünü hakkıyla eda etme adına kıvranmış, inlemiş ve bütün nimetleri veriliş gayesi istikametinde kullanarak yeryüzüne ilim, iman ve adaleti yaymaya çalışmıştır.

Bir seferinde insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşan muntazam ordusuyla beraber hareket ederken karıncalarla dolu bir vâdiye indiğinde, orduyu gören bir karınca, diğerlerine: “Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleymân ve orduları, sizi fark etmeyerek ezip çiğnemesinler!”20 diye seslenir. Onun karıncalara bu seslenişini işiten Hz. Süleymân (aleyhisselâm), karıncanın karıncalar ezilmesin diye gördüğü tedbirin, nizam ve intizam içindeki askerlerinin karınca da uyandırdığı teessüratın güzelliğinden21 ve onların konuşmalarını anlama imkânını Rabb’inin kendisine ihsan etmesinden tebessüm eder.22 Ardından şöyle dua eder:

رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

“Ya Rabbî, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dâhil eyle!”23

Hz. Süleymân (aleyhisselâm) bu içten yakarışıyla öncelikle kendisine ve ailesine ihsan edilen hususî ve umumî bütün nimetleri hatırlamış ve bunların şükrünü hakkıyla eda etme adına bütün varlığını, lisanını, kalbini, zihnini, zikrini, hareketlerini, sözlerini, ifadelerini, amellerini, yönelişlerini hepsini bir noktaya toplamasını, baştan sona bütün güç kaynaklarını birleştirmesini ve bir lisanla bin türlü şükretme imkânını bahşetmesini O’ndan istemiş ve bu hususta O’nun yardımına sığınmıştır.24 Böylece O’nun tutması, desteklemesi, teyit etmesi ve zahir olması olmadan O’na lâyıkıyla şükretmenin mümkün olamayacağını ifade etmiştir.25

İnsanın nimetlere karşılık Rabbi’ne göstermesi gereken şükre nefsin isteklerinin mani olacağını hatırlatmıştır. Vahiy terbiyesi almamış nefis, Cenâb-ı Hakk’ın razı olmayacağı kötü istekleriyle Allah’a şükreden bir kul olmayı hedefleyen insanın önünde çok büyük bir engeldir. İnsan iradesinin hakkını vermeli, yaratılış gayesini gerçekleştirme, vazifelerini hakkıyla yerine getirme ve kâmil bir insanlığa erme adına nefsine hâkim olmalıdır. Aksi takdirde kendisine şükür kapılarını açamayacak, O’nu razı edecek güzel ve makbul işler yapamayacaktır. Böyle olunca da Rahmân’ın has ve hayırlı kulları arasına dâhil olamayacaktır. Hâlbuki esas olan O’nun rızasıdır ve kul, hayatı boyunca şükür ve hamd hisleriyle gerilip bu hedefin peşinde koşmalıdır.

Hz. Yûnus’un (aleyhisselâm) Duası ve Acz–Fakr Hakikati

Hz. Yûnus (aleyhisselâm) sürekli Yüce Allah’ı zikreden ve O’na ibadet eden bir resûldür. Yıllarca vazife yeri Ninova’da kalmış, ilahi hak ve hakikatlerin sesi soluğu olmuş, kavmini Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini kabule ve O’na kulluğa davet etmiş, mevcut yaşantılarını, duygu ve düşüncelerini sürdürmeleri halinde başlarına gelecek elim akıbetten onları haberdar eylemiştir. Fakat kavminin sunduğu mesaja karşı kör ve sağır kesildiğini, küfür ve isyanda direttiğini görünce kızmış ve emareleri belirmeye başlayan ilahi azaba yakalanmamak için emr-i ilahiyi beklemeden Ninova’dan ayrılmaya karar vermiştir. Bunun için dolu bir gemiye binmiş, gemi hareket halindeyken yaşanan bir hadise üzerine çekilen kur’a neticesinde denize atılmış ve pişmanlık duyguları içerisinde çırpınırken bir balık kendisi yutmuş ve denizin derinliklerine doğru alıp götürmüştür.26

Balığın karnında derin bir hüzün içerisinde yaşadığı bu hayretengiz ve hikmetli hadisenin muhasebesini yapmış, gözyaşları içerisinde Rabb-i Rahim’ine yönelmiş ve dua lisanıyla halini arz etmiştir:

أَنْ لا إِلَهَ إِلا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِين

“Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah! Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”27

Hz. Yûnus (aleyhisselâm) balığın karnında iç içe geçmiş karanlıklar içerisindedir.28 Zira o balığın karnında, balık denizin karanlık sularında ve deniz de gecenin karanlığında kalmıştır. Üstelik hiç kimsenin de onun yaşadığı bu hadiseden haberi yoktur. Ne yardım sesinin duyulması mümkündür ne de duyulup imdadına koşulması. İşte sebeplerin tam anlamıyla sukût ettiği, sarılacak hiçbir şeyin kalmadığı bu halde Hz. Yûnus (aleyhisselâm)’ın bu duası, acziyet ve ihtiyaç içinde kıvranan insanlar için tam bir çıkış yoludur. O, bu yakarışıyla öncelikle sebepler ne kadar aleyhte olursa olsun mü’minin dünyasında ümitsizliğe yer olmadığını ve samimi bir yönelişle halini Yüce Mevlâ’ya arz etmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Zira O, kendisinden başka ilah olmayan, her türlü noksanlıktan münezzeh ve bütün kemal sıfatlarla muttasıf bir Rabb-i Rahîm’dir. Kul O’nun hoşnut olmayacağı tercihlerinin aslında kendi nefsine bir zulüm olduğunun idrakinde olup O’nun affına sığınırsa acz ve fakrını kendisini kurtuluşa ulaştıracak bir rampa haline getirebilir. Zira O, her şeyin yaratıcısı, sahibi ve malikidir. Kul kendisini boğan sebepleri aşıp yalnızca O’na dönerse, yönelirse ve ihlasla halini arz ederse icabet görecektir.

Hz. Habîbullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Duası ve Mağfiret-Merhamet Hakikati

Kur’ân’ da ahlakı ve hayatı bütün insanlara örnek gösterilen Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve mahlûkata karşı Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetinin engin bir tecellisi ve temsilcisi olmuştur. O bütün benliğini, temsilini, tebliğini, idareciliğini kuşatan raûfiyet ve rahimiyet vasıflarıyla insanlığı ebedî helaketten kurtarmak için yaşamış, bu uğurda kendisini helak edercesine bir aksiyon ortaya koymuş ve her vesileyle Rabbi’ne bunun için yalvarıp yakarmıştır. O’nun hayat-ı seniyyesi bu uğurda çektiği ızdırabı sunmakta; sünneti ebedi felaha giden güzergâhları aydınlatmakta; duaları ise bu hakikatleri anlatmaktadır.

Allah’a sürekli ümmetinin kurtuluşu için dua etmiş, Kur’ân O’nun dualarına yer vermiş, böylece hem onun ümmetine olan merhametini ve hem de rahmet-i ilahiyeye giden yolda nelere ihtiyaç duyulacağını göstermiştir. Mesela şöyle diyerek Rabbî’ne yalvarıp yakarmıştır:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِين

“Ya Rabbî, sen bizi affet, Sen bize merhamet et. Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin Sen!”29

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duasıyla merhametlilerin en hayırlısı Yüce Mevlâ’mızın mağfiretine ve rahmetine sığınmış, af ve merhamet talebinde bulunmuştur. Her türlü korku ve afetten korunmanın yolu, O’nun mağfiretine ve merhametine iltica etmektir.

Temsil ve tebliğ yörüngeli risaleti esnasında bir taraftan müminlere hayatları boyunca sürekli istiğfarda bulunmalarını emreden ve onlara bu konuda “Vallahi ben günde yüz defa Allah’tan mağfiret diliyorum”30 buyurarak kendi yaptıklarını örnek gösteren Allah Resûlü; diğer taraftan da hiç kimsenin Cenab-ı Hakk’ın rahmeti olmadan kurtuluşa nail olamayacağını, sığınılacak yerin sadece O’nun rahmet kapısı olduğunu hatırlatmış ve bu konularda ümmetine uyarılarda bulunmuştur. Hz. Ebû Bekir’e namazda okuması için: “Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim. Doğrusu günahları ancak sen bağışlarsın; beni bağışla, kendi katından bir bağışlamayla beni mağfiretine erdir. Bana merhamet et. Çünkü her günahı yarlıgayan, rahmeti bol ancak Sensin.” duasını talim buyurmuştur.31

Günahların affedilerek örtülmesi, tevbelerin kabul edilmesi, işlenen günahlar karşısında cezanın terkedilmesi ancak O’nun rahmetine sığınmakla ve asla ümit kesilmemesi gereken o kapıya32 yönelmekle mümkündür. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’ân’da yer alan bu duası inananlara bu hakikati anlatan bir işaretçi konumundadır. Zira mü’minlerin kurtulduğunu ifade ederek başlayan Mü’minûn sûresi, bu kurtuluşun ancak Cenab-ı Hakk’ın mağfireti ve rahmet-i ilahiyesi ile mümkün olacağını beyan ederek bitmektedir.33

Netice

Kur’ân’da zikredilen hayatlarından bütün hâl, hareket, hamle, tavır ve sözlerinin temsil, tebliğ ve irşad endeksli olduğunu anladığımız peygamberlerin, kendilerini Allah (celle celâluhu) indinde makamlar üstü makamlara, halk ve hâdiseler karşısında zaferden zafere ulaştıran yakarışlarının bizler için hem en güzel dua örnekleri, hem mahiyetlerindeki derinlik ve enginlikleri itibarıyla nübüvvetlerine birer delil ve hem de anlattıklarıyla insanları dünya ukbâ saadetine sevk edici birer irşad ve tenvir ifadesi olduğu anlaşılmaktadır. Biz bu hususiyeti sadece bu yazıda bir kısmını zikrettiğimiz peygamber dualarında değil Kur’ân’da zikredilen bütün dualarda ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Fem-i Güher-i Nebevî’sinden sâdır olan Sünnet-i Sahiha’daki dualarda da görmekteyiz. Zîrâ hayatlarının her ânını kelime gibi mânâlı sürdüren peygamberler; temsil, tebliğ ve dualarıyla, insanları hidayete, takvaya ve ebedî felâha götüren aynı noktaya temas etmişlerdir.


Yazar: Sadık Sefer/Yeni Ümit Dergisi

Dipnot:

  1. M. F. Gülen, Yol Mülâhazaları, s. 170.
  2. A’râf: 20
  3. Bakara: 36
  4. A’râf: 16-17
  5. Bakara: 37
  6. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 3/2143
  7. A’râf: 23
  8. Seyyid Kutup, Fî zilâlil-Kur’ân, 3/1275
  9. Semerkandî, Bahru’l-ulûm, 1/508; Beydâvî, Envâru’t-tenzîl ve esrâut’-te’vîl, 3/9
  10. Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 3/433
  11. M. F. Gülen, Cemre Beklentisi, s.248.
  12. Davut Aydüz, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) Dilinden Fazîletli Dualar, s.106
  13. Taberî, Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Ku’rân, 13/75; Mâturîdî, Tefsîr, 6/292
  14. Yûsuf: 101
  15. Taberî, a.g.e, 13/74
  16. Âl-i İmrân: 102
  17. Kutup, a.g.e, 4/2030.
  18. İbn Cezzî el-Kelbi, et-Teshîl li ulûmi’t-tenzil, 1/397
  19. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 4/189
  20. Neml:18
  21. Elmalılı, a.g.e., 5/3668
  22. M. F. Gülen, Gurbet Ufukları, s. 159.
  23. Neml: 19
  24. Kuşeyrî, Letâifu’l-işârât, 3/31; Kutup, a.g.e, 5/2637; Gülen, Gurbet Ufukları, s. 158.
  25. Gülen, Gurbet Ufukları, s. 158, 159.
  26. Bkz. Sâffât: 140-143; Enbiyâ: 87
  27. Enbiyâ: 87
  28. Müslim, Zikir, 41.
  29. Mu’minûn: 118
  30. Buhari, Rikâk, 18 (6463)
  31. Buhari, Ezân 149
  32. Taberî, a.g.e, 18/68
  33. Kutup, a.g.e, 4/2483
Bunları da beğenebilirsin