Neticeye Götüren Yolun Nebevî Esasları (1): Allah ile Kesintisiz İrtibat

770

Asr-ı Saadet’ten günümüze İslam dininin, insan, millet, medeniyet, devlet, örf, adet, kültür, duygu, düşünce, felsefe, ilim, bilim, sanat ve mimarî üzerindeki etkisine bakıldığında Allah Resûlü’nün güneş gibi inkâr edilemez bir muvaffakiyetinin olduğu görülecektir. İslam, 14 asırdır maruz kaldığı düşmanca saldırılara rağmen varlığını korumuş; binlerce farklı milletten milyarlarca insanın gönlüne girmiş, dünyanın dört bir tarafına ulaşmıştır. Halbuki O’nun (aleyhissalâtu vesselâm), ömrünün 53 yılını geçirdiği Mekke’nin ve son 10 yılını geçirdiği Medine’nin daha da ötesi Arap yarımadasının, Hz. İbrahim’e (aleyhisselâm) kadar olan geçmişine baktığımızda insanlık tarihine, farklı kültür ve medeniyetlere etki eden hemen hemen hiçbir hususla karşılaşmayız. 

Allah Resûlü’ne kadar Araplar, kendi içerisinde ve kabileler halinde yaşayan, sürekli birbiriyle boğuşan, kahir ekseriyeti itibarıyla okuma yazma bilmeyen, çoğunluğu bedevî bir toplumdu. Yaşadıkları bölge, yayılmacılığın hâkim olduğu devlet anlayışına rağmen imparatorlukların bile ele geçirmeye çalışmadığı, büyük bir kısmı çöl, kendi halinde çorak bir coğrafyaydı. Buralarda yaşayan insanların temel hedefi, geçim ve gücü ellerinde bulunduran kabileler karşısında hayatlarını, hürriyetlerini, yaşadıkları mahalleleri ve meralarını korumaktı. “Dünyanın geriye kalanına ulaştırmayı hedefledikleri” hiçbir duygu düşünceleri, kültür ve medeniyetleri, hedef ve hayalleri hatta değerleri bile yoktu. 

Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtu vesselâm) böylesi bir zeminde “peygamberlik” görevi verilmiş ve kendisine indirilen ilahî mesajları, bütün insanlara ulaştırması istenmişti. Hayatının son 23 yılını, bu vazifeyi yerine getirmeye adayan Allah Resûlü, vefat ettiğinde arkasında evrensel bir din, dava, medeniyet ve yarımadanın tamamına yayılmış, imanlı, yüksek ahlakî ve insanî değerlerle donanımlı, insanlığın yaşadığı kalbî, aklî ve toplumsal problemleri çözmeye niyetli ve azimli bir nesil bırakmıştı. Peki bunu nasıl başarmıştı? Ömrünün yarısını gölgeliklerde dinlenmekle geçiren; cahiliye kültürünün aşıladığı bir hayat anlayışına sahip, tarihinde, yaşadığı coğrafyanın dışına sızan hiçbir başarısı olmayan bu toplumu, Allah Resûlü nasıl değiştirip dönüştürmüştü? 

O’nun hayatına bu çerçeveden baktığımızda insan ve problem sayısınca esas ve metodoloji ortaya koymak mümkündür. Fakat bunlardan; “Allah ile kesintisiz irtibat, muamelelerdeki güzel ahlak ve adalet, sebeplere riayet ve tevekkül,1 ihtiyat ve temkin,2 tedricîlik ve istikrar, imkanları rantabl kullanma, geniş tabanlı hareket, farkındalık ve ilk olarak problemlerin çözümüne odaklanma, istişare ve danışmanlık hizmeti, doğru insan istihdamı, davayı sürdürülebilir temeller üzerine inşa, bilgi hakimiyeti, planlama ve zamanlama, etkili kriz yönetimi ve etkin liderlik” elde edilen neticelerin ana esaslarıdır ki her biri ayrı bir makale konusu olarak ele alınıp incelenecektir: 

  1. Allah ile Kesintisiz İrtibat

Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtu vesselâm) muvaffakiyetin altında yatan birinci ve en önemli esas, Allah ile arasındaki güçlü irtibattı. Her ne kadar kırk yaşına kadar içinde yaşadığı toplum ve şehirde, üstün ahlaki meziyetleri ve takdir edilen insanî münasebetleriyle bilinse de O’nun için “başlangıç noktası”, Hira’da Cenâb-ı Hakk’ın ilk vahyi kendisine indirmesi olmuştu. O âna kadar fert ve cemiyetin içler acısı halinin farkında olsa da ıslah ve inşa adına yapması gerekeni ve nereden başlayacağını bilmiyordu: “Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?”3 Hira’da Kur’ân ile tanışan ve peygamberlikle görevlendirilen Allah Resûlü, ömrünün sonuna kadar sürekli artan bir ivmeyle Allah ile irtibatını devam ettirmişti. Bu irtibat, O’nun için sarsılmayan bir iman, sağlam bir irade, bitmeyen bir ümit, cesaret, ilim ve irfan kaynağına dönüşmüştü. O, Rabbi ile kurduğu bu derin ve engin bağı, dört kanaldan sürekli canlı tutmuştu: Kur’ân/vahiy, iman, ibadet ve dua!

Kur’ân/Vahiy

Hira’da başlayan vahiy, vefat edeceği âna kadar Efendimiz için kesintisiz bir beslenme kaynağı olmuş ve O (aleyhissalâtu vesselâm), bu yolla Allah, kâinat ve insan hakkında bilmediklerini öğrenmiş; fiil, isim ve sıfatlarıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanımıştı. Hayat ve insan muammasının sırlarını çözmüş; ölüm ötesi ebedî hayata ve aşamalarına vakıf olmuştu. Tevhit ve nübüvvet tarihinden; diğer peygamberlerin tecrübe ve metodolojilerinden haberdar olmuş, muhatap olacağı toplumları önceden analiz etme imkânı yakalamıştı. Verilen nimetlere şükrün, yapılan hataları telafinin, kirlenen insanî donanımı temizlemenin yollarını öğrenmişti. İnsanın, kâmil manada yeniden inşası için gerekli bütün detayları, idarenin ve toplumun ıslahı adına lazım olan bütün ahlaki, hukuki ve idari disiplinleri idrak etmişti. Fert, aile ve toplumu yeniden şekillendirirken, kronik ve yaygın problemlere çözüm üretirken, imtihan dolu hadiseleri göğüslerken ve kendi medeniyetini tesis ederken hep vahyin ışığıyla hareket etmişti. 

O’nun için Kur’ân, aradığı her şeyi bulduğu bir hidayet, şifa, ilim, hikmet, marifet, hak, hakikat ve metodoloji kaynağı olmuştu. Rabbinin “O halde sen sana vahyedilen buyruklara sımsıkı sarıl! Muhakkak ki sen dosdoğru yoldasın.”4 beyanına teslim olup bu sağlam ipe sıkı sıkı tutunmuş ve ömrü boyunca gönlünü, gözünü, kulağını, aklını ve vicdanını ondan hiç ayırmamıştı. Hedefe giden yolda kılavuzu, vahiy/Kur’ân olmuştu. Ehl-i şirk, nifak ve inkâr, gizli açık O’na ve davasına zarar vermek için ellerinden gelen her şeyi yapmış fakat muvaffak olamamışlardı. Kur’ân, bunun sebeplerinden birini şu şekilde açıklamıştı: “Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni bile, hükümde şaşırtmaya yeltenmişlerdi. Fakat onlar yalnız kendi kendilerini şaşırtırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Nasıl zarar verebilirler ki Allah sana kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.”5

İman

O’nun Allah ile irtibatının bir kaynağı da “imanı” olmuştu. Bütün varlığıyla Allah’a imanla dopdolu olan Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), karşılaştığı zorluklar karşısında hep imanıyla ayakta kalmış; asla bir sarsıntı yaşamamıştı. İslam’ı insanlığa ulaştırma adına Hira’dan hareket ettiğinde tek başınaydı; akrabaları başta olmakla muhataplarının büyük çoğunluğu, O’nu ve davasını bitirmek, Allah’ın yaktığı İslam nurunu söndürmek için karşısına dikilmişlerdi. O’na ve etrafındaki az sayıdaki insana, yapmadık haksızlık bırakmamış; alay, iftira, itham, baskı, zulüm, işkence, cinayet, ambargo, fitne, suikast ve savaş başta olmakla her türlü yola başvurmuş ama asla O’nu yolundan döndürememişlerdi. 

Bütün bunlar karşısında imanından aldığı güç ve cesaretle iradesinin hakkını vermiş, hep Allah’a dayanıp güvenmiş, Allah’tan başka kimseden korkmamış6 ve devrilmeden sabırla yoluna devam etmişti. “Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab mı ararım?…”7, “… Allah bana yeter. O’ndan başka tanrı yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.”8 demiş; Allah’tan başka ilah tanımamış Allah da O’nu yolda karşılaştığı çetinlikler karşısında asla yalnız bırakmamıştı.

Davasından vazgeçmesi karşılığında yapılan krallık ve servet dahil her türlü dünyevî teklifi de yine imanından aldığı ruhla elinin tersiyle itmiş ve “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.”9 buyurmuştu.

İbadet

Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtu vesselâm) Allah ile irtibatının bir vesilesi de “ibadet” olmuştu. “Sen yalnız Allah’a kulluk et ve O’na şükredenlerden ol!”10 emrine itaat edip sürekli kulluğa koşmuş; sabır, metanet ve ihlasla her daim ibadetlerini hakkıyla yerine getirmişti. O, başta Kur’ân olmak üzere verilen nimetleri hep şükürle musibetleri de daima sabır ve teenni ile karşılayınca Allah da kendisinden hoşnut olup ihsanını artırmış ve O’nu, her alanda gerçek zaferlere ve başarılara nail kılmıştı. Hidayet ve şifa kaynağı Kur’ân ve kulluğun baş tacı namaz, O’nun hayatına aynı gün doğmuş; O daha peygamberliğinin ilk gününde hayatına dahil olan namazı, kalan ömründe gözünün nuru bilmiş ve her fırsatta Allah’a yakınlığın koyu olan secdeye koşmuştu. Rabbi de O’ndan bunu istemişti: “Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et.”11  

Cenâb-ı Hak, “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir!Duruma göre gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile, düşünerek oku.”12 buyurmuş ve daha peygamberliğinin ilk günlerinde gündüze ilave gece de kalkıp ibadet etmesini emretmişti. Peşinden gelen ayetlerde ise bunun sebebini şöyle izah etmişti: “Biz sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur’ân okuyuşu bakımından daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar. Çünkü gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır. Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel. O doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka İlah yoktur. O halde sen de yalnız O’nun himayesine sığın, yalnız O’na güven!”13 

Dağların yüklenmekten çekindiği Kur’ân mesajını temsil ve tebliğ ile görevlendirilmişti. Ve bu yolda hepsi birbirinden ağır imtihanlara muhatap olacak; gün içerisinde yığınla iş kendisini meşgul edecekti. Dağınıklığa düşmemesi, dengeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam etmesi, zulüm ve haksızlıkların üzerinde hasıl edeceği ruh haletinden kurtulması ve huzurla dolması sonra kaldığı yerden hedeflerine doğru kararlı bir şekilde yürümesi için ibadet, tam bir şifa kaynağıydı. Zira Yüce Yaratıcı, insanın bedeniyle ruhu, ferdi hayatıyla sosyal hayatı, dünyası ile ahireti arasında dahili veya harici sebeplerle bozulan denge ve uyumu yeniden inşa adına ibadetleri adeta bir ilaç kılmıştı: “Onların bu kabil iddialarından ötürü senin canının sıkıldığını çok iyi biliyoruz. Ama sen Rabbini hamd ile tenzih et ve secde edenlerden ol!”14, “Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl! Zira böyle güzel işler, insandan uzak olmayan günahları silip giderir…”15

Bir de Allah, gerçek ve kalıcı başarıyı, kendisine karşı gelmekten sakınan, sabırlı, gayretli, hazırlıklı ve emirlerine boyun eğenlere lütfedeceğini haber vermişti: “Ey iman edenler! Sabredin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! Cihad için daima hazırlıklı ve uyanık bulunun! Ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki felâh bulup başarıya eresiniz.”16

Dua

Peygamber Efendimiz’in Allah ile kurduğu irtibatın bir vesilesi de “dua” olmuştu. İmanın tezahürü olan dua, hem bir ibadetti17 hem de ibadetlerin özüydü.18 Kulun, Allah ile irtibatında en değerli amellerden biriydi19 ki Kur’ân, “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?”20 buyuruyor; duası olmayana Allah’ın değer vermeyeceğini haber verip birçok ayet-i kerimede duayı emrediyordu.21 Önceki peygamberlerin karşılaştıkları zorluklar karşısında çıkış ve kurtuluşlarına vesile olan dualarından bahsediyor ve Allah Resûlü’nden onların yoluna uymasını istiyordu. 

Efendimiz de hayatını, hal, hareket ve hamlelerini âdeta dua üzerine inşa etmişti. Her işinin önünde, içinde ve sonunda ellerini açıp niyazda bulunmuş; Allah’tan, her türlü kötülüklerden ve kötülerden muhafaza, yokluklar, zorluklar ve zulümler karşısında merhamet ve muavenet, mağfiret, bereket ve her türlü hayırlı hizmetler noktasında muvaffakiyet talep etmişti. Dualarında sık sık isim ve sıfatlarıyla Allah’ı anmış, O’nu hamd ile tesbih etmiş, O’na olan yakınlığını ve O’nun katındaki değerini kat kat artırmıştı. Yaşadığı ağır imtihanlar ve karşısına çıkan engeller karşısında halini arz etmiş ve yakınlığını hissettirmesini Rabbinden istemişti. 

O’nun samimi dualarına icabet eden Allah, çoğu zaman “Her ne zaman şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa, hemen Allah’a sığın! Çünkü o duaları işitip icabet eder ve her şeyi bilir.”22, “… Ya Rabbî! Benim ilmimi artır.” de!”23, “De ki: “Ya Rabbî, gireceğim yere dürüst olarak girmemi, çıkacağım yerden de dürüst olarak çıkmamı nasib et ve Kendi katından beni destekleyecek kuvvetli bir delil ver bana!”24 buyurarak eşya ve hadiseler karşısında nasıl dua ve niyazda bulunması gerektiğini bizzat göstermişti. O dualarıyla birçok problemi çözmüş, insanların ve kabilelerin hidayetine vesile olmuş, ashâbına rızaya ve ebedi kurtuluşa giden yolları talim etmişti. Bunların yüzlerce örneği için hadis kitaplarının dua bölümlerine, sadece dualarını toplayan kaynaklara ve hayatını anlatan siyer kitaplarına bakılabilir.

Sonuç

Peygamber Efendimiz’in Allah ile sağlam ve samimi irtibatı semerelerini vermiş; Cenâb-ı Hak, O’nu kesintisiz beslemiş ve desteklemiş, fert ve toplumu ıslah edecek yolları göstermiş, düşmanlarının tuzaklarını boşa çıkartacak metotları öğretmiş, haksızlıklar karşısında yılmadan ve yıkılmadan yoluna devam etmesini sağlayacak maddi manevi ihtiyaç duyduğu şeyleri lütfetmiş; azgınların zulümlerinden O’nu, dinini, davasını ve yol arkadaşlarını korumuş, sordukları sorularla, çıkardıkları sorunlarla, uydurdukları iftira, itham ve isnatlarla durdurmak hatta bitirmek isteyenlere karşı atması gereken adımları O’na bildirmişti. O da cahiliye karanlıklarında vahyin aydınlığıyla ve Kur’ân’ın nuruyla yol almış; Allah’a sığınmış, güvenmiş ve dayanmış, ibadet ve dualarıyla Allah ile irtibatını hep canlı tutmuş ve hiç duraksamadan hedefleri istikametinde yoluna devam etmişti. 

23 yıl sonra her alanda elde ettiği neticeleri ve zaferleri, “…İstediğim tek şey, gücüm yettiğince ortamı düzeltmektir. Başarılı olmam sadece Allah’ın yardımı ile olur. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyorum, O’na yöneliyorum.”25 buyuran Hz. Şuayb (aleyhisselâm) ve “… Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi başarılı kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık…”26 diyen cennet ehli gibi Allah’tan bilmiş ve hamd ile O’nu tesbih etmişti. Zaten “Sana gelen her iyilik Allah’tandır…”27 buyuran Kur’ân da O’na Allah’ın yardımını hatırlatmış ve bunu talep etmişti: “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile.”28

Veda Haccı’nda, Safa ve Merve arasında on binlerce insanın şahitliği altında Rabbine şükür adına üç defa “Allah’tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı da yoktur. Mülk ve hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter. Va’dini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, düşman ordularının hepsini tek başına bozguna uğratmıştır!29 şeklinde niyazda bulunarak Allah’ın kendisine sahip çıkmasını, yardım ve ihsanını aleme duyurmuştu.

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Bu esası daha önce inceleyip yazmış ve yayınlamıştık. Bkz. https://www.peygamberyolu.com/uhud-ozelinde-efendimizin-sas-hayatinda-tedbir-ve-tevekkul/#.XjF2Ey3BJ0s
  2. Bu esası da daha önce inceleyip yazmış ve yayınlamıştık. Bkz. https://www.peygamberyolu.com/allah-resulunun-hayatinda-ihtiyat-ve-temkin/#.XjF2eS3BJ0s
  3. Duhâ Sûresi 93/7
  4. Zuhruf Sûresi 43/43. Ayrıca bkz. Yunus Sûresi 10/109; En’âm Sûresi 6/106; Ahzâb Sûresi 33/2
  5. Nisa Sûresi 4/113
  6. Ahzâb Sûresi 33/39
  7. En’âm Sûresi 6/164
  8. Tevbe Sûresi 9/129
  9. İbn-i Hişâm, Sîre 1/170
  10. Zümer Sûresi 39/ 66
  11. Hicr Sûresi 15/99
  12. Müzzemmil Sûresi 73/1-4
  13. Müzzemmil Sûresi 73/5-9
  14. Hicr Sûresi 15/97, 98
  15. Hûd Sûresi 11/114
  16. Âl-i İmrân Sûresi 3/200
  17. Tirmizî, Deavât 1
  18. Tirmizî, Deavât 1
  19. Tirmizî, Deavât 1
  20. Furkân Sûresi 25/77
  21. Mesela onlardan birinde şöyle buyuruyordu: “O Allah Hayy’dır. O’ndan başka ilah yoktur. Dini O’na has kılarak O’na duâ edin.”(Mü’min Sûresi 40/65)
  22. A’râf Sûresi 7/200
  23. Tâhâ Sûresi 20/114
  24. İsrâ Sûresi 17/80
  25. Hûd Sûresi 11/88
  26. A’râf Sûresi 7/43
  27. Nisâ Sûresi 4/79
  28. Nasr Sûresi 110/1-3
  29. Beyhakî, Kübrâ 5/151, 153 (9335, 9337, 9344); Vâkıdî, Megâzî 721
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.