Nebevî Hayatın İlkeleri (1): Her Şeyin Hakkını Verme

236

İnsanın, Allah’ın kendisine verdiği mükemmel donanımı ve her türlü imkânı, yaratılış ya da yapılış gayesine uygun bir şekilde hayır istikametinde, hak hukuk dairesinde ve hasenât peşinde kullanması, onların kendisi üzerindeki en büyük hakkıdır. Onları gayelerinin dışında değerlendirmesi; şer işlemesi, nankörlüğe girmesi, âtıl bırakması ve israf etmesi ise hem kendisine hem de o varlığa/varlıklara karşı zulümdür. Zira “Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”1 “Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları gayesiz, boşuna yaratmadık. Bu sadece kâfirlerin bir zannı ve iddiasıdır. Artık o ateşten vay haline o hak ve hakikati inkar edenlerin!”2 ilahî beyanları, canlı cansız, küçük büyük her varlığın bir yaratılış gayesinin bulunduğunu haber verir.

“Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!”3 ve “Bizim sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?”4 ayetlerinde de açıkça ifade edildiği üzere insan, bu nimetlerin hakkını verme hususunda sorguya tabi tutulacaktır. Ve başta organları olmak üzere o ilahî ihsanlar, aleyhine davacı olacak ve şahitlik edeceklerdir: “Gün gelecek, dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları bütün kötülükleri tek tek bildirerek aleyhlerinde şahitlik edecektir.”5 Hatta insanlar, “Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” diye sorduklarında derileri: “Bizi konuşturan, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zaten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur.”6 cevabını vereceklerdir. 

1) Her Şeyin Hakkını Verme ve Hesap

Diğer varlıklar gibi insan da oyun olsun diye yaratılmamış; maddi manevi sahip olduğu donanım, nimet ve çevresindeki her türlü imkân da kendisine eğlence olsun diye verilmemiştir. O, diğer bütün imkanları da içine alan ömür, ilim, gençlik ve mal gibi nimetleri hakkıyla değerlendirip değerlendirmediğinin hesabını vermeden kıyamet günü yerinden bile kıpırdayamayacaktır.7 Onun hem nefsine hem de canlı cansız diğer varlıklara zulüm ve haksızlık yapmaması, dünyada nimetin hakkını, ahirette ise hesabını verebilmesi ise irade, ilim, iman, niyet, nazar, şuur ve aksiyon cihetiyle hazırlıklı olmasına, istifade ettiği ve muhatap olduğu şeylerin yaratılış gayesini bilmesine ve onları gayesi istikametinde rantabl değerlendirmesine bağlıdır. 

İnsanlık tarihine bakıldığında çokları bu konuda aldanmış ve hayatlarını heba etmişlerdir. Kur’ân, insanın bu hususta düştüğü yanılgının baş sebebini ise şöyle izah eder:

fusillet suresi 41,22/23

Peygamberlik görevi dahil her şeyin hakkını verme adına aşkın bir irade ortaya koyan Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), mü’minlerin de hesabını verebilecekleri bir ömür sürmeleri, aldanmamaları ve ebedi hayatlarını kurtarabilmeleri için onlara ihtiyaç duydukları her türlü bilgiyi, uygulamayı, bakış açısını, hususiyeti ve hassasiyeti kazandırmaya çalışır. Bunun için sık sık bu hakikati hatırlatır; onlarda düşünerek yaşama ve yaşarken de sahip ya da muhatap olunan nimetlerin hakkını verme şuurunu oluşturmayı hedefler. Mesela bu çerçevede insanların çoğunun, sağlık ve zaman gibi iki büyük nimetin hakkını vermede aldandığını beyan eder.8 Yaptığı işi itkan ruhu ve ufku ile hakkını vererek tastamam yapanı ise Allah sevdiğini haber verir.9 Mü’minlerin her an ve her yerde bu düşünce ile hareket etmelerini sağlama adına değişik vesilelerle bu konuya dikkat çeker:

2) Kılıcın Hakkı

Bedir’de yaşadıkları hezimetin intikamını almak için harekete geçen Mekke müşrikleri ile temel hak ve hürriyetlerini korumak için cephenin yolunu tutmak zorunda kalan sahâbe, Uhud’da karşı karşıya gelir. İki ordunun sıcak temasından önce Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) kılıcını kaldırır ve “Bunu benden kim almak ister?” diye sorar. Sahabîlerin her biri, “Ben! Ben!” der. Bu sefer “Hakkını vermek üzere bu kılıcı kim alacak?” buyurur. Ebû Dücâne, “Onun hakkı nedir?” diye sorar. Allah Resûlü, “Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar düşmanla vuruşman, onunla Müslüman öldürmemen, düşmanın önünden kaçmamandır!” cevabını verir. Bunun üzerine Ebû Dücâne “Hakkını vermek üzere ona ben talibim!” der; kılıcı alır ve savaş süresince olağanüstü bir mücadele ortaya koyar.10 Mekkelilerin birliğini böler ve en arkadaki Ebû Süfyan’ın karargâh çadırının içine kadar ilerler. Savaşın ilk bölümünde elde edilen galibeyete Hz. Ebû Dücâne’nin büyük katkısı olur. 

Okçuların görev yerlerini terk etmesiyle tekrar başlayan savaşın ikinci bölümünde Allah Resûlü’nün yanında az sayıda sahabî kalır ki onlardan birisi de Ebû Dücâne’dir. O’na atılan okların önüne sırtını siper eder ve âdeta bir kalkan gibi kullandığı sırtıyla Allah Resûlü’nü korur. Savaş bitip ordu Uhud’dan Medine’ye döndüğünde Hz. Ali (radıyallahu anh), kılıcını eşi Hz. Fâtıma’ya uzatır ve “Kınamadan alabilir ve kanını yıkayabilirsin!” der. Kılıcın ve sahibinin, Uhud’da Allah Resûlü’ne sadık kaldığını ve cephenin hakkını verdiğini ifade eder. Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü, “Eğer sen güzel savaştı ve çarpışma hususunda sadakatini ortaya koydu isen bil ki Hâris İbn-i Sımme ve Ebû Dücâne de güzel savaştı ve hakkıyla çarpıştı.” buyurur ve Hz. Ebû Dücâne’nin O’ndan aldığı kılıcın hakkını verme adına gün içerisinde ortaya koyduğu cesarete ve cehde dikkat çeker.11

3) Yolun Hakkı

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), Medine’de, insanın dünya ve ahiret saadetini içine alan, temelinde ilim, iman, ahlak ve adaletin yer aldığı yeni bir hayat sistemi ve medeniyet anlayışı inşa etmeye başlar. Bunun için bir taraftan bu sisteme ait temel esasları ve güzellikleri temsil ve tebliğ eder diğer taraftan evde, sokakta, pazarda, mabette, mektepte ve yolda gördüğü ve uygun bulmadığı uygulamaları ya kaldırır ya da ıslah edip hayra kanalize eder. Bu çerçevede bazılarının yollara oturduklarını görür ve “Yollarda oturmaktan kaçının!” buyurur. Onlar, “Yâ Resûlallah! Biz buna mecburuz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz!” derler. O, “Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz o halde yolun hakkını verin!” buyurur. Onlar, “Yolun hakkı nedir, Ey Allah’ın Resûlü?” der ve bunu nasıl gerçekleştireceklerini sorarlar. Bunun üzerine şu karşılığı verir: “Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, verilen selâmı almak, yeri geldikçe iyiliğe yönlendirmek ve kötülükten sakındırmaktır.”12

Medine’de sokak başlarında, evlerin önlerinde oturup konuşma, dünden kalma ve çok yaygın bir âdet olduğu için başka bir zaman başka bir grubu görür. Yanlarına uğrar ve “Size ne oluyor ki, böyle sokaklarda oturuyorsunuz. Buralarda oturmaktan kaçının!” buyurur. Onlar, “Sakıncasız şeyler için oturduk; müzâkerelerde bulunuyor ve muhabbet ediyoruz.” karşılığını verirler. Bunun üzerine “Eğer sokaklarda oturmaktan vazgeçmeyecekseniz, hiç değilse hakkını verin. Buraların hakkı, gözü haramdan sakınmak, selâmı almak ve muhtaç kimselere güzel şeyler söylemektir.” buyurur.13 Başka bir sefer yine Ensar’dan başka bir gruba denk gelir ve onlara da yollara oturmamalarını ille de oturacaklarsa “Verilen selamı alarak, mazlumlara yardım ederek ve yolunu kaybetmişe/gideceği yeri bulamayana rehberlik yaparak” yolun hakkını vermelerini söyler.14

4) Her Şeyin Hakkını Verme ve İbadetlerde Denge

İslam, muhataplarına onların gücünü, sınırlarını, imkanlarını ve imtihan gerçeğini/dünya hayatının realitelerini de dikkate alarak yaşanabilir bir hayat sunar ve kimseye iradesinin üstünde bir yük yüklemez. Çok farklı sorumluluklarla muhat insana bütün bunların hakkını verme adına dengeli olmayı adres gösterir. Dengeli olanın ne olduğunu da muallakta bırakmaz; emrettiği şeylerin ölçüsünü, zamanını ve sınırlarını tayin eder. Mesela ‘namaz kılın, oruç tutun, zekât verin’ demekle yetinmez; vaktini, rekatlarını ve miktarını da haber verir ki bu vb. konularda diğer yükümlülükleri aksatacak şekilde ifrat ve terfite düşülmesin. Allah Resûlü, mü’minleri bu hususta kendisini örnek almaya çağırır; bir hakkı yerine getirirken başka bir hakkın ihlaline ve ihmaline sebebiyet veren gördüğü ve duyduğu aşırılıklara müdahale eder. 

Hz. Havle Bint-i Hakîm, bir gün Hane-i Saadet’e gelir. Üstü başı perişan haldedir ki bu duruma anlam veremeyen hane sakinleri sebebini sorarlar. Hz. Havle, eşi Hz. Osmân İbn-i Maz’ûn’un geceyi namaz kılmakla, günü ise oruçla tutmakla geçirdiğini; dünyaya ait işlerden elini eteğini çektiğini söyler. Allah Resûlü, Hz. Havle’nin ve eşinin durumunu haber alır ve Hz. Osmân’a “Ben senin için güzel bir örnek değil miyim?” diye sorar. Şaşıran Hz. Osmân’a eşinin anlattıklarını haber verir. O da tasdik eder. Bunun üzerine “Böyle yapma! Gözlerinin senin üzerinde hakkı var. Bedeninin senin üzerinde hakkı var. Ailenin senin üzerinde hakkı var…” buyurur ve her şeyin hakkını verme adına nasıl dengeli bir ibadet hayatı yaşaması gerektiğini tarif eder.15

Benzeri bir tavsiyeyi Hz. Selmân da Hz. Ebu’d-Derdâ’ya yapar. O, bir gün kendisine kardeş kılınan Hz. Ebu’d-Derdâ’nın evini ziyaret eder. Kardeşinin hanımı kapıyı açar ve onu, eski püskü elbiseler içinde perişan halde görür. Sebebini sorunca Hz. Ebu’d- Derdâ’nın dünyaya ait işleri bıraktığını ve kendisini gündüz oruç tutmaya, gece ise namaz kılmaya adadığını söyler. Bu hali Kur’ân ve Sünnet’in kendilerine telkin ettiği ve her şeyin hakkını vermelerini beraberinde getirecek dengeli hayata aykırı bulan Hz. Selmân, Ebu’d-Derdâ’yı yemek yemeye, uyumaya ve zamanı gelince kalkıp namaz kılmaya sevk eder ve “Şüphesiz senin üzerinde Rabbinin hakkı var. Nefsinin hakkı var. Ailenin hakkı var. Öyleyse sen her hak sahibine hakkını ver!” der. Hz. Selmân ayrılınca Hz. Ebu’d-Derdâ, Allah Resûlü’nün yanına gelir; onun yaptıklarını ve söylediklerini haber verir. Allah Resûlü’nün tepkisi nettir: “Selman doğru söylemiş!”16 

5) Netice

Görüldüğü üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), hayat felsefesinin temel esaslarından “her şeyin hakkını verme” hakikatine sürekli atıfta bulunur. Muhataplarında adalet ve denge üzerine yaşama ve hareket etme bilincini yerleştirmeye çalışır. Çünkü hak düşüncesine ve hakkını verme şuuruna sahip olmayan fert ve toplumlar, ferdi, ailevi ve içtimai huzuru elde edemez. Haddi aşmaktan, kötülük işlemekten, sahip olduğu hayatı ve nimetleri heba etmekten kurtulamaz. Halbuki hakkı verilen nimet ve imkanlar, huzura ve ebedî kurtuluşa vesile; heba edilenler ise hak ihlali ve zulüm içerdiği için ötelerde başa beladır.

Öyleyse mü’mine düşen “Kılıcın ve yolun hakkı olur da hayatın, iradenin, imanın, ilmin, irfanın, aklın, kalbin, nefsin, gözün, kulağın, elin, ayağın, vaktin, sağlığın, gücün, hürriyetin, ufkun, cesaretin, uzmanlığın, eşin, evladın, akraba ve komşunun, konumun, malın, mülkün, yeteneğin… hakkı olmaz mı?” diye düşünmek; yarın hüsrana uğramama adına hayatına giren her şey ve herkes için niteliğine niceliğine bakmaksızın “Acaba bunun/bunların hakkı nedir?” diye sormaktır. Bu soru onu, varlık üzerinde derinlikli bir şekilde düşünmeye, araştırma yapmaya, onların yaratılış gayelerini tespit etmeye, âdil ve saygılı davranmaya, kendi yaratılış gayesini de dikkate alarak her türlü nimeti ve imkânı, hak hakikat, hayır hasenat, ebedî hayat ve insanlığa hizmet istikametinde en verimli şekilde değerlendirmeyi götürecektir. 

Dipnot:

  1. Enbiyâ Sûresi, 21/16
  2. Sâd Sûresi, 38/27
  3. Tekâsür Sûresi 102/8
  4. Mü’minûn Sûresi, 23/115
  5. Nur Sûresi, 24/24. Ayrıca bkz. Yasin Sûresi, 36/65
  6. Fussılet Sûresi, 41/20, 21
  7. Bkz. Tirmizî, Sıfetu’l-Kıyâme 1
  8. Buhârî, Rikâk 1
  9. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 4/334, 335
  10. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 25 (128/2470)
  11. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417; İbn-i Hacer, İsâbe 1662
  12. Buhârî, Mezâlim 22, İsti’zân 2; Müslim, Libâs 32 (114/2121); Ebû Dâvûd, Edeb 12; Tirmizî, İsti’zân 30; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 17/411 (11309)
  13. Müslim, Selâm 2 (2/2161); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 26/287 (16367)
  14. Tirmizî, İsti’zân 30
  15. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/300. Ayrıca bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 43/70 (25893), 43/335 (26308)
  16. Buhârî, Edeb 86
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.