Nebevî Eğitimin İlkeleri (5): “SEVGİ ve MERHAMET AŞILA!”

408

Allah Resûlü’nün hayata ve varlığa bakışında sevgi ve merhamet, çok belirleyici ve öne çıkan esaslardandır. O, insan başta olmak üzere alemlere rahmet olarak gönderilmesi hasebiyle ailevi hayatından komşuluklarına, tebliğ ve irşad faaliyetlerinden sosyal ve idari ilişkilerine kadar bütün muamele ve münasebetlerini sevgi ve merhamet üzerine bina etmiştir. Bu anlamda O’nun eğitim ve öğretim faaliyetlerinin temelinde de sevgi ve merhamet vardır. Ve O, hayatı bütün üniteleriyle sevgi ve şefkat otağına dönüştürmüş bir muallimdir. 

Allah Resûlü sadece inananlara değil alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberdir.1 Rahmet, sevgi, ilgi ve emeğin bileşimden ortaya çıkan bir olgudur. Bunun aleme yansıması ise karşılıksız hizmettir. Bundan dolaydır ki Kur’ân’ın beyanıyla bütün peygamberlerin ortak ifadesi: “Ben yaptığım tebliğim/hizmetim karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum. Benim ücretim/mükafatım sadece ve sadece Allah’a aittir.”2 olmuştur. Bu fedakârlık insana duyulan derin bir sevginin net bir ifadesi ve yansımadır. Seven sevdiği için yaptıklarından mukabele beklemez.

İnsanı, Yürekten Seven Son Nebî

Allah Resûlü’nün, kalbinde insanlığa karşı duyduğu bu derin sevgi, ilgi ve merhameti takdir, tebcîl ve tadîl eden Kur’ân, O’nun bu husustaki hassasiyetini/adanmışlığını bize şöyle haber verir: “Ey Resûlüm! Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.”3 Dolayısıyla sevmeyen ilgi duyamaz, şefkat gösteremez, muhatabına katlanamaz ve hayatını, kalbini ortaya koyamaz. İlgisi ve emeği olmayanın da kuru sevgisi, bir değer ifade etmez. Bunun için hakiki sevgi ve merhamet, eğitim ve öğretimin mayasıdır; insanı karşılıksız sevmeyen tam manasıyla muallimlik yapamaz. Yapsa da her açıdan muvaffak olamaz; dünyasını imar yollarını gösterse de ebedi hayatına giden yolu aydınlatamaz.

Bu manada Hak için insan sevgisi, eğitimin ruhu mesabesindedir. 23 yıl gibi kısa bir sürede en azılı düşmanlarının bile gönlünün İslam’a açılmasında en büyük vesile Allah Resûlü’ndeki bu derin insanlık sevgisi ve bunun yansıması olan şefkat ve merhamet dolu tavır ve davranışları olmuştur. O, bu beklentisiz sevgisiyle muhataplarının kalbindeki kin, nefret, intikam ve düşmanlık duygularını eritmiş ve hepsinin gönlüne taht kurmayı başarmıştı.  Yine O’nun, “İnsanların en hayırlısı ve Allah’a en sevimlisi, insanlığa en faydalı olanıdır…”4 buyurması da bu evrensel sevginin farklı bir ifadesidir. Zira inananları, bütün insanlığa faydalı olmaya davet etmesi, O’nun bütün insanları sevdiğini, kucaklamak istediğini ve düşündüğünü açıkça gösterir.  

Sevgiye Dayalı Talebe-Muallim İlişkisi

Beşeriyete muallim olarak gönderilmiş Allah Resûlü’nün, ilk talebeleri olan ashabıyla münasebeti, sevgi ve merhamet üzerine kuruludur. Bu anlamda Kur’ân, O’nu tanıtırken, “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze tir tir titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”5 buyurur. Bu açıdan O, müminleri sadece sevmez, sevmenin tabii bir gereği olarak üzerlerine bir baba şefkatiyle titrer. Onları eğitip yetiştirirken, sevgi ve şefkatle yaklaşır, yine Kur’ân’ın beyanıyla, en sıkıntılı zamanlarda bile Rabbinin kalbine yerleştirdiği engin rahmetle onlara yumuşak davranırdı.6 

O’nun bir muallim olarak talebelerini sevdiği gibi onlar da Kendisini, öz canlarından daha çok seviyordu. Zira bir sevgi peygamberi olarak Habîbullah, onların ruhuna sevgi tohumları ekmişti. Gördüğü sevgi, ilgi ve saygı da ektiği bu güçlü sevginin meyvesiydi. Onlar muallimlerini canlarından ve her şeyden öte seviyor, çok dikkatli dinliyor ve sünnetine tabi olmaya azami derecede riayet ediyorlardı. Öylesine seviyorlardı ki bir dediğini iki etmiyor; emir ve nehiylerine can-ı gönülden itaat ediyorlardı. Zaten Allah Resûlü’nü sevmenin tabii sonucu ve en bariz göstergesi de O’nun sünneti üzere yaşamaktı. 

Muallimini Bu Kadar Seven Görülmemiştir! 

Eğitim, bir sevgi ve gönül işidir. Muallim de sevgi ve şefkatle kalb kapılarını açıp gönüllere taht kurmayı başarabilen kimsedir. İşte bu hususta da Allah Resûlü örnek alınacak emsali olmayan bir muallimdir:

Bir gün Ensar’dan bir sahabî, Allah Resûlü’nü ziyarete gelir ve Kendisine, “Ey Allah’ın Resûlü! Sizi canımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Sizi hatırladığım zaman duramıyorum ve hemen sizi görmeye geliyorum. Ancak ben sizin vefatınızı ve kendi vefatımı düşündüğümde şunu görüyorum: ‘Siz cennete girdiğinizde peygamberlerle birlikte yüksek makamlarda olacaksınız. Ben ise cennete girsem bile orada sizi görmeyeceğimden korkuyorum.”  diyerek içini döker ve bir kenara çekilir. Çok geçmeden Efendimiz’e: “Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.” âyet-i kerimesi nazil olur. Bunun üzerine onu yanına çağıran Allah Resûlü, bu ayetle kendisini müjdeler; sahabî bununla içinin kavuran endişelerinden kurtulur.7 

O, İnsanlara da Birbirini Sevmeyi Salıklamıştı

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları sevmek ve onlara merhametle davranmakla yetinmemiş onlara birbirlerini sevmelerini de ders vermiştir. Bunu da imanın kemâliyle irtibatlı ele alıp anlatmıştır: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız.” Hatta aralarında bu sevgiyi tesis edebilmeleri için onlara yol da göstermiştir: “Size, uyguladığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın!”8  

Onların birbirini sevmelerinin, sıradan bir sevgi gibi olmadığını, imanın tadını duyma adına Allah ve peygamber sevgisinden hemen sonra gelen bir değer olduğunu belirtmiştir.9 Ancak O’na göre bu sevgi, sırf Allah için olmalıdır: “Amellerin en faziletlerinden biri de sırf Allah için sevmek ya da birisine buğz edecekseniz sırf Allah için buğz etmektir.”10 Böyle bir sevginin içinde nefis ve bencillik yoktur. Onun için mü’min, iman ve insan kardeşlerini sırf Allah için sever ve bu amelinin mükafatını da sadece Allah’tan bekler.

Allah Resûlü insanlığa sevgiyi ders verirken onu sadece sözde bırakmamış, hayata ve ikili ilişkilere empati ve sempati olarak taşınmasını yine imanla irtibatlı olarak ele almıştır: “Sizden birisi kendisi için istediğini, kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”11 Burada ne kastettiğini Hz. Ebu Hureyre’ye de hitaben söylediği şu ifadelerden daha iyi anlıyoruz: “Kendin için sevdiğin şeyleri insanlar için de sev ki mü’min olasın.”12 Zira bu durum, insan gönlünün başkalarına karşı hile, yalan, aldatma, haset vs. gibi kötülüklerden uzak olduğunu onun yerine uhuvvet, sevgi, şefkat ve merhametle dolu olduğunu gösteren güçlü bir emaredir.

O güne kadar bilinmeyen ve emsali görülmemiş bir sevgi ve kardeşlik anlayışıyla örnek bir toplum ve medeniyet inşa eden Allah Resûlü’nün bu konuda ümmetine verdiği düsturlardan birisi de bir vücudun azaları gibi olmadır: “Müminler, birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve merhamette tek bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu rahatsız olunca bütün vücut ona iştirak eder, rahatsız olur ve uykusuz geceler.”13 Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, Müslümanlara, her sahada ilişkilerini sevgi ve sevginin farklı yansımaları olan saygı, müsamaha, sulh, şefkat, iyilikte yardımlaşma ve karşılıklı dayanışma çerçevesinde geliştirmelerini; sıkıntıları paylaşmalarını ve aralarında işlerini istişareyle yürütmelerini emretmiştir.14 Hatta aralarındaki muhabbet ve uhuvveti güçlendirme adına birbirlerini Allah için sevenlerin bu sevgilerinden muhataplarını da haberdar etmelerini onlara bir sünnet olarak tavsiye etmiştir.15 

Diğer Canlıları da Sevgi ve Merhamet 

Peygamber Efendimiz, Cenab-ı Hakk’ı ve elçilerini sevme, birbirlerine ve insanlığa muhabbet duyma dersi verdiği gibi hayvanât başta olmak üzere diğer varlıkları da sevme ve onlara merhamet etme, haklarını gözetme şuuru da aşılamıştır. Nitekim içinde yaşadığı çevreyi, tabiatı, canlı cansız her şeyi sevmekten mahrum kimseler, asıl sevilmesi gerekenleri de hakkıyla sevemezler. Yaratılışın özünde sevgi ve merhamet vardır. Kâinat bir bütün halinde sevgi ve merhamet yumağıdır. Olumsuz vasıfları hariç tabiatın içinde bir şeye karşı sevgisizlik ya da nefret, Allah’ın fıtrata koyduğu muhabbet duygusuyla bağdaşmaz ve zamanla onu ifsat da eder. 

Mesela bu manada insan, tabiattaki hayvanları sevmelidir. Zira onlar, hem Allah’ın isim ve sıfatlarının üzerlerinde tecelli ettiği O’nu anlatan bir sanat eseri hem de ekolojik dengede gördükleri vazifelerle insanların emrine/hizmetine musahhar kılınmış ve insanoğluna emanet edilmişler canlılardır. Hatta Kur’ân’ın beyanıyla onlar da bir ümmettir: “Hem yerde hareket eden hiçbir canlı, kanatlarıyla uçan hiçbir kuş türü yoktur ki sizin gibi birer toplum teşkil etmesinler…”16 

Onların yaşam hakları yanında sevgi ve merhamet hakları da vardır. Kendi aralarında birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeleri gerektiği gibi insanların da onların haklarını çiğnememesi gerekir. Zira Haşir günü onlar da diriltilecek17, boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hakkını alacak,18 insan da onlara yaptığı zulmün hesabını verecek ve gösterdiği sevgi ve merhametin karşılığını alacaktır. Bir sahabî, “Ey Allah’ın Resûlü! Bizim için hayvanlara yaptığımız iyilikler için ecir var mıdır?” diye sorunca Habîb-i Ekrem: “Her ciğer taşıyan canlı için yapılan iyilikte sevap vardır!” buyurmuş ve bu gerçeğe dikkat çekmiştir.19 

Efendimiz, birçok vesilelerle hayvanlara ve diğer tüm canlılara karşı sevgi ve şefkat gösterilmesi gerektiğini de ashabına talim etmiştir: 

Hz. Sa’d İbn-i Ubâde, vefat eden annesinin defin işlemlerini tamamladıktan sonra Efendimiz’in yanını gelmiş ve “Ölen annem adına sadaka verebilir miyim?” diye sormuştu. Efendimiz, ona, “Evet, verebilirsin.” buyurunca bu kez o, “Peki hangi sadaka onun adına daha hayırlı ve değerli olur?” diye bir açıklama istemişti. Efendimiz kendisine “İnsan ve hayvanların su ihtiyaçlarına cevap vermektir.”20 buyurmuş ve kıyamete kadar hemen her müminin aklına gelebilecek bu sorunun cevabını hayvanları da dahil ederek insanlığa, onları koruyup gözetmeyi ders vermiştir.

Hülasa Allah Resûlü, sevgi ve merhamet aşılama adına talebelerine verdiği evrensel ölçülerden birisi şuydu: “Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsinler.”21 

Sonuç 

Alemlere rahmet ve muallim olarak gönderilen Allah Resûlü’nün isimlerinden birisi de “el-Habîb”dir.22 Habîb, seven ve sevilen demektir. O’na özellikle bu adın verilmesi ve Kendisine Allah’a nisbetle “Habîbullah” denilmesi, O’nun tebliğ, irşad ve eğitim/öğretim yolunun tamamen sevgi üzerine kurulu olduğunu açıkça gösterir. Şairin, “Muhabbetten, Muhammed oldu hasıl; Muhammed’siz, muhabbetten ne hasıl?” ifadesiyle, O’nun asıl cevherinin muhabbet olduğunu sezenler de muhabbetle yola çıkacak ve daima sevgi diyecek, sevgiyle oturup sevgiyle kalkacak, hep sevgi ve merhamet soluklayacaklardır. Dolayısıyla O’nu seven ve yolundan giden anneler, babalar, muallimler, mürşitler, muhataplarına her vesileyle sevgi ve merhamet aşılamalı, şiddete giden yolu hayatın başında tıkamalı ve onları, birer muhabbet ve merhamet fedaisi olarak yetiştirmelidir.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Enbiya, 21/107
  2. Şua’râ, 26/109
  3. Şu’arâ, 26/3; 35/8; 18/6
  4. Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat (5787, ve bkz. 6026)
  5. Tevbe, 9/128
  6. Bkz. Âl-i İmran, 3/159
  7. Kâdı İyâz, eş-Şifâ, II/18; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, I/152
  8. Müslim, İman 93, 94; Tirmizî, Et’ıme 45
  9. Bkz. Buharî, (6941)
  10. Ebu Davud, Sünnet (4599)
  11. Buharî, İman 6; Müslim, İman 71; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame 59
  12. Tirmizî, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 24
  13. Buharî, Edeb 26, 27; Müslim, Birr 66
  14. Bkz. Buharî, İman 7, Mezâlim 3, Edeb 57; Müslim, Zikir 38, Birr 32, 58; Tirmizî, Birr 18
  15. Bkz. Tirmizî, 2392; Ebu Davud, 5125
  16. En’am, 6/38
  17. Bkz. Tekvîr, 81/5
  18. Bkz. Müslim, 2582; Müsned, II/363 (8741); Heysemî, Zevaid, X/352
  19. Buharî, Musâkât (1094), Vudu’ 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selam (2244)
  20. Nesâî, Vesâya 9; İbn Mâce, Edeb; Müsned, V/284
  21. Ebu Davud, Edeb 66; Tirmizi, Birr 16
  22. Bkz. Tirmizî, Menâkıb 1; Dârimî, Mukaddime 8

Yoruma kapalı.