Müşrik, Bedevî ve Münafıkların Dahi Hepsi Bir Değil! (3)

359

İlk iki makalede Kur’ân’ın farklı kimliklere bakışta “genelleme yapmama” ilkesinden bahsedilmiş ve bu ilke, şairler ve ehl-i kitap örnekleri üzerinden izah edilmişti. Bu makalede aynı durumun Kur’ân’da bahse konu olan müşrikler, bedeviler ve münafıklar için de geçerli olduğu üzerinde durulacaktır.

Müşrikler

Müşrikler, vahiy ve peygamberlik sonrası Allah Resûlü’nün ilk muhatap olduğu kimliktir. Zira içinde doğup büyüdüğü şehrin sakinleri, büyük çoğunluğu itibarıyla putperestlerdi. Allah Resûlü’nün örnek ahlakı ve muhataplarına güven veren hal ve hareketleri, Kur’ân’ın akıl ve mantığa hitap eden evrensel dili, muhtevası ve mucizeliği, insanlar üzerinde derin etki bırakıyordu. Bu durumu hazmedemeyen şirkin önderleri, insanları korkutup İslam’dan uzaklaştırmak ve inananları işkence ile şirke geri döndürmek için devreye girmişlerdi. Halkın atalarına duyduğu sevgi ve saygıyı suistimal etmeye; yalan, iftira, itham ve isnatlarla Allah Resûlü’ne ve Kur’ân’a saldırmaya, Müslümanlara zulmetmeye başlamışlardı. Bu çerçevede on üç yıllık Mekke dönemindeki zulüm, işkence ve haksızlıklar, hicretten sonra yerini, Müslümanları yok etmek için yollara dökülen müşrik ordulara bırakmıştı.

Kur’ân, onların yaptıklarını adım adım takip ediyor, niyetlerini, planlarını, zulümlerini ve elim akıbetlerini sık sık dile getiriyordu. Allah Resûlü’ne duyulan güveni yıkmak için O’nun hakkında ortaya attıkları asılsız iddialara cevap veriyor ve Müslümanları müdafaa ediyordu. Fakat bunu yaparken diğer bütün kimliklerde olduğu gibi yine genelleme yapmıyor ve sadece olayın ya da olayların faillerini muhatap alıyordu.

Mesela Hicretin dokuzuncu yılında haccın farz kılınması üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir’i (radıyallahu anh) hac emiri olarak görevlendirmiş ve Müslümanlarla birlikte hacca göndermişti. Onun Medine’den ayrılmasından kısa bir süre sonra Tevbe Sûresi’nin ilk ayetleri nazil olmuştu. Ayetlerde Cenâb-ı Hak, yapılan anlaşmaya sadık kalmayıp ihanet eden, ahit, yemin ve hukuk gözetmeyen, Müslümanlar aleyhine başkalarına yardımcı olan, menfaat karşılığında insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan, içleri kin ve nefret dolu olmasına rağmen tatlı sözlerle Müslümanların gönlüne girip onları aldatmaya yeltenen müşriklere ültimatom veriyor ve onlara, dört ay süre tanıyordu. Bu mühlet içerisinde girdikleri yanlış yoldan dönmezlerse yapılması gerekenleri şöyle haber veriyordu: “O halde, haram aylar çıkınca artık anlaşmaya ihanet eden ve Müslümanlara hücum eden müşrikleri nerede bulursanız öldürün,1 onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tutun. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).”2

Fakat bütün bunlar anlatılırken ve hüküm açıklanırken genelleme yapılmıyor, anlaşmaya sadık kalan ve Müslümanların aleyhine yürütülen faaliyetlere destek olmayan müşrikler, ayrı değerlendiriliyordu: “Ancak kendileriyle antlaşma yapmanızdan sonra, şartları hiçbir şey eksiltmeksizin tamamen yerine getiren ve sizin aleyhinizde hiçbir kimseye destek vermeyen müşrikler, bu hükmün dışındadırlar. Bunlarla sözleşmenin müddeti tamamlanıncaya kadar antlaşma şartlarına riayet edin. Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.”3, “O müşriklerin Allah ve Resulü yanında nasıl olup da bir ahitleri olabilir ki! (Olamaz, zira onlar daima hainlik edip verdikleri sözden dönerler). Mescid-i Haram’ın yanında antlaşma yaptıklarınız bundan müstesna olup, onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın! Allah, Kendisine karşı gelmekten, özellikle ahdi bozmaktan sakınanları sever.”4

Hatta Müslümanlarla Mekke müşriklerinin ilişkilerinin son derece gergin olduğu bir dönemde inen, “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah, âdil olanları sever.”5 ayeti, müşrik dahi olsa insanî ilişkiler noktasında genelleme yapmanın ne kadar büyük hata olduğunu açıkça gözler önüne seriyordu. Görüldüğü üzere ayet, Müslümanlara, kendilerine kötülük yapmayan müşriklere karşı iyiliği, insaf ve adaleti emretmektedir.

Onların inanç noktasında hepsinin müşrik olması, kendilerini ve ahiretlerini ilgilendiren bir durumdur. Buna karşı Müslümanlara düşen sadece hak ve hakikati tebliğdir. Ve bu konuda onları hesaba çekmek sadece ve sadece Allah’a aittir. Zira Kur’ân, hemen her yerde onların şirkteki ısrarlı tutumları karşısında ahireti, hesabı ve azabı hatırlatmaktadır. Dünyaya bakan tarafıyla müşriklerle alakalı sert uyarılar, onların şirk içerikli inançlarından dolayı değil sözlü ya da fiili İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları ya da yapmayı planladıkları kötülük, haksızlık, hainlik ve zulümlerle alakalıdır. Yukarda da anlatıldığı üzere bu durumda da yapılması gereken genelleme yapmadan sadece suçun faillerine gereken cezayı vermektir. Aksi bir durum “Hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez…”6; “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez.”7 ayetlerine göre zulüm olur. Suça bulaşmayan ve kötülük de düşünmeyen müşriklerle insanî ilişkiler sürdürülebilir.  

Bedevîler

Kur’ân’ın sık sık üzerinde durduğu hem hal ve hareket hem de karakter itibarıyla Müslümanlara tanıttığı bir kimlik de bedevilerdir. Onlar, çoğunluk itibarıyla çöllerde yaşayan, çölün sert iklimi huylarına yansımış göçebe Araplardır. Allah Resûlü özellikle Medine döneminde bu kimliğe mensup insanlarla çok fazla muhatap olmuştur. Kur’ân, niyet, tavır ve davranışları üzerinden bedevîleri değerlendirirken diğer bütün kimliklerde esas aldığı “genelleme yapmama” ilkesini uygular. Ne hepsine iyi der ne de kötü.

İyi olan ve iyilik peşinde koşanları ayrı kötü olanları ve kötülük peşinde koşunları da ayrı mütalaa eder. Mesela kötülük yapanlarına dikkat çektiği bir yerde, “Kimi bedevîler, Allah yolunda harcamasını angarya ve ziyan sayar; bundan kurtulmak için başınıza türlü türlü belalar gelmesini gözler. O belalar kendi başlarına olsun! Allah, her şey gibi, onların söylediklerini de işitir, bütün hallerini bilir.”8 buyurur.

Kur’ân, kullandığı “kimi bedevîler” ifadesine rağmen genelleme yapılmasının önüne geçmek için bununla yetinmez ve hemen peşinden gelen ayette iyilerine ayrıca dikkat çeker: “Kimi bedevîler de Allah’ı ve âhireti tasdik eder; Allah yolunda harcamasını, Allah’a yakın olmaya ve Resulünün dualarını almaya vesile sayar. İyi bilin ki bu, onlar için Allah’a yakınlık vesilesidir. Allah onları rahmet diyarı olan cennete yerleştirecektir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).”9

Münafıklar

Allah Resûlü ve ashabının Medine’de muhatap olduğu bir kimlik de münafıklardı. Onlar, inanmadıkları halde inanmış görüntüsü veriyor, böylece her mecliste rahatlıkla mü’minlerin arasına dahil olabiliyorlardı. Samimi Müslümanlarda, İslam’a hizmet noktasında bir gevşeklik ve heyecan yorgunluğu oluşturmaya çalışıyor; birbirine güveni yıkma ve uhuvveti sarsma adına fitne çıkartmaya çabalıyor; bunun için her yola başvuruyor ve ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Üstelik içerden çürütmeye çalıştıkları Müslümanları, dışardan devirmek için de düşmanlık duygularıyla oturup kalkan her kesime destek oluyorlardı.

Cenâb-ı Hak, onların planlarını ve faaliyetlerini deşifre eden, Müslümanların onları tanımalarını sağlayacak karakter ve kimlik özelliklerini haber veren ayetler indiriyordu. Hem onları ikaz ediyor hem de Müslümanlara onların yıkıcı faaliyetleri karşısında nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini bildiriyordu. Fakat bunu yaparken yine genelleme yapmıyor onları kendi içlerinde gruplara ayırıyordu. Mesela nifakta uzmanlaşmış olanlarına şöyle dikkat çekiyordu: “Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden öyle münafıklar vardır ki onlar nifak işinde mahir olmuşlardır. Pek sinsi hareket ettikleri için sen onları bilemezsin, ama Biz pek iyi biliriz. Biz onları çifte cezaya çarptıracağız. Sonra da müthiş bir azaba itileceklerdir.”10

Hemen ardından gelen ayette ise bu usta münafıkların ne yapmak istediklerini kavrayamayıp muvakkaten onlarla birlikte hareket eden bir grubun varlığına şöyle işaret ediyordu: “Diğer bir kısmı ise günahlarını itiraf ettiler. Onlar yararlı işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar. Tövbe ederlerse umulur ki Allah da onların tövbelerini kabul buyurur. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur). Mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın. Onlar için dua da et! Çünkü senin duan, onlar için büyük bir huzur ve tatmin kaynağıdır. Allah her şeyi hakkıyla işitir, bilir.”11 Ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere genelleme yapılarak bütün münafıklar aynı kategoride değerlendirilmemektedir.

Sonuç

Farklı kimlikler, her toplumun ve topluluğun gerçeğidir. Farklılıklar, kavga ya da ötekileştirme sebebi olmamalı; dikkatli ve dengeli bir şekilde ele alınmalıdır. Vahiy ve tarihi tecrübeler ders vermektedir ki bir kimliğe mensup insanların tamamı, iyi ve kusursuz olamayacağı gibi kötü ve kötü niyetli de olamaz. Farklı kimlikler arasında geçmişi karanlık, art niyetli ve düşmanlık duygularıyla oturup kalkanlar olabilir. Bu durum hesaba katılmadan hareket edilmesi farklı tehlikelere kapı aralayabilir. Aynı şekilde ahlak kuralları çevresinde yaşayan, başkalarının hak ve hukukuna saygılı, insanlığa faydalı olma düşüncesiyle hareket eden kimseler de vardır. Bu hakikati görmemek ise hayır ve hasenat adına birçok kayıpları beraberinde getirebilir.

Mü’mine düşen, bardağın boş tarafını değil dolu tarafını görmek; farklı kimlikler içerisindeki güzel ve iyi niyetli insanlarla diyaloga geçmek, dostluk köprüleri kurmak, kavgalara ve kayıplara sebep olan sıkıntıları ya da herkesin evi olan dünyanın problemlerini birlikte çözmeye çalışmaktır. Kur’ân, “Allah sadece, dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri dost edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”12 buyurarak Müslümanların kimlerle dostluk kuramayacağını net bir şekilde haber verir. Görüldüğü üzere ayet, dostluğu ve düşmanlığı kimlik üzerinden değil yapılan kötülükler üzerinden ele almaktadır. Bu manada farklı kimliklere mensup insanların iyi ve iyi niyetli olanlarıyla rahatlıkla diyalog ve dostluk kurulabilir. Zaten İslam’ın ve davetin evrenselliği de bunu gerektirir.

Müslüman, tarihten ders ve ibret alarak, kin ve nefret miras bırakmamalıdır. Sırf kimliğinden dolayı herhangi bir insanı veya toplumu/topluluğu hesaba çekmek, herkesin ve her şeyin sahibi Allah’a aittir: “O gün bütün ümmetleri, bir araya toplanmış ve diz çökmüş vaziyette görürsün. Her ümmet, hesap defterlerini okumaya çağırılır. Daha önce ne yaptıysanız bugün sadece onun karşılığını alırsınız. İşte karşınızda sadece gerçekleri dile getiren defterimiz! Biz sizin yaptığınız her işi bir yere kaydediyorduk.”13

Bütün kimliklerle münasebette esas olan hakka davet, sulh, sabır ve müsamahadır. Müslümanlar, insanların kimliğiyle değil onların kendilerine karşı yürüttüğü fitne içerikli eylem ve söylemlerle mücadele etmelidir. Bunu yaparken de hem genelleme yapmamalı hem de ahlakın, hak ve hukukun dışına çıkmamalıdır. Bunun yüzlerce sebebinden birini, Kur’ân, şu şekilde izah eder: “Umulur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi ve yakınlık kurar. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Allah gafurdur, rahîmdir.”14

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Buradaki öldürmeden kasıt yedi ayet sonra şöyle açıklanır: “Eğer anlaşmadan sonra yeminlerini bozarlar, bir de dininize hücum ederlerse, artık kâfir güruhunun o öncüleri ile savaşın! Çünkü onların gerçekte artık yeminleri ve ahitleri kalmamıştır. Umulur ki, hiç değilse bu durumda, inkâr ve tecavüzlerinden vazgeçerler. Ahitlerini ve yeminlerini bozup Peygamberi vatanından sürmeye teşebbüs eden bir toplulukla savaşmayacak mısınız ki, aslında savaşı size karşı ilk başlatanlar da onlar olmuşlardı. Ne o, yoksa onlardan korkuyor musunuz? Ama eğer mümin iseniz, asıl Allah’tan çekinmeniz gerekir.” Tevbe Sûresi 9/12-13
  2. Tevbe Sûresi 9/5
  3. Tevbe Sûresi 9/4
  4. Tevbe Sûresi 9/7
  5. Mümtehine Sûresi 60/8
  6. Fâtır Sûresi 35/18
  7. Necm Sûresi 53/38
  8. Tevbe Sûresi 9/98
  9. Tevbe Sûresi 9/99
  10. Tevbe Sûresi 9/101
  11. Tevbe Sûresi 9/102, 103
  12. Mümtehine Sûresi 60/9
  13. Câsiye Sûresi 45/28,29
  14. Mümtehine Sûresi 60/7
İlgili diğer yazılar