Lanetlenmiş Kamu Yönetici ve Görevlileri

386

İslam, kamu düzeninin sağlanması, korunması, toplumda güven ortamının oluşması ve sosyal adaletin tam olarak gerçekleşmesi için idarenin kendilerine tevdi edildiği amir ya da memurlara vazife ve yetkiler verir; maddî-manevî bazı sorumluluklar yükler. Halkın ve devletin yararına kullanılması için verilen bu yetkilerin özel menfaatlere alet edilmesine de asla müsaade etmez. Kamunun haklarını korumak için konumunu/makamını kendisine, yakınına ya da bir başkasına menfaat sağlama yahut kişiye ya da bir gruba zarar verme veya kamunun aleyhine olacak şekilde kullanmayı yasaklar. Kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına sebebiyet verecek şekilde yapılan tasarrufları kabul etmez ve bu hususlarda hem görevin kötüye kullanılmaması hem de kazanca haram karıştırılmaması için belli kural ve ilkeler vazeder.

Rüşvetle İş Yapmak/Yaptırmak Haramdır. 

İslam’ın, amir ve memurların idaredeki yer ve konumlarını şahsî çıkarlarına alet etmemesi için getirdiği yasaklardan ilki, rüşvet uygulamasıdır. İslam hukukunda rüşvet, yetkinin, görevin ya da nüfuzun kötüye kullanılarak elde edilmeye çalışılan her türlü gayr-ı meşru menfaati ifade eder. En genel tarifiyle rüşvet, kişinin konumunu istismar ederek ondan nemalanmasıdır. Kur’ân, “Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için rüşvetlerle hakimlere/yetkililere koşmayın.”1 buyurur ve rüşvet alıp vermeyi kesin bir şekilde yasaklar. 

Bu manada Allah Resûlü, mahkemede görülen bir davaya müdahale için rüşvet verene de alana da lanet eder ve Allah’ın da bu kimseleri lanetlediğini belirtir.2 Rüşvetin, ilahi laneti celbeden büyük bir günah oluşundan dolayıdır ki Allah Resûlü, bir başka beyanlarında onu küfürle eş değer tutar: “Hâkimin rüşvet kabul etmesi küfürdür…”3

Rüşvet Almak İhanettir

Allah Resûlü, Hz. Muâz İbn-i Cebel’i Cened valisi, Yemen genel valisi ve Yemen baş kadısı olarak atar. Onu Yemen’e bizzat uğurlar ve bu sırada kendisine kamu yönetimi dahil bir çek konuyla alakalı nasihatlerde bulunur. Ardından vedalaşırlar ve Hz. Muaz, görev yerine doğru harekete geçer. Biraz ilerler ki arkadan birisi yetişir ve Resûlüllah’ın kendisini geri çağırdığını haber verir. Hz. Muâz dönünce Allah Resûlü şöyle buyurur: “Seni niçin geri çevirdiğimi biliyor musun? Hakkın olmadan hiç bir şey (rüşvet) alma çünkü bu bir hainliktir. Her kim bu dünyada hainlik yaparsa kıyamet günü Allah’ın huzuruna, yaptığı o hainlikle getirilir. İşte bunun için seni çağırmıştım, şimdi vazifene gidebilirsin.”4

Kamu Personeline Hediye de Bir Nevi Rüşvettir 

İslam, rüşvetin yanında amir ve memurların devlete ve halka ait yaptığı/yapacağı işler karşılığında en küçük bir hediye kabul etmesini dahi yasaklar. Aslında fertler arasında sevgi, saygı ve kardeşliği/dostluğu besleme ve güçlendirme adına hediyeleşme etkili bir sünnettir ve Allah Resûlü, bu sünnetin kıskançlık, bencillik, cimrilik ve düşmanlık gibi duyguları da gidereceğini üstelik rızkında genişlemesine/bereketlenmesine vesile olacağını ifade eder.5 Bu çerçevede O, komşu ülke ve kabilelere elçilerle mektuplar gönderirken hediyeler hazırlar, Medine’ye kendisini ziyarete gelen heyetlere hediyeler verir, sadaka almadığı ve yemediği halde hediyeleri temiz ve helal olduğu takdirde kabul eder ve verilen hediyeleri çoğu zaman ashâb-ı suffe ile paylaşır. Hediyelere hediye ile karşılık verir ve buna teşvik eder.6 

O (aleyhissalâtu vesselâm) bir taraftan hediyeleşmenin bu olumlu yönlerine dikkat çeker diğer taraftan bu sünnetin istismar edilerek rüşvete dönüşmesine de müsaade etmez. Bu çerçevede özellikle zekât memurlarının/yöneticilerin hediye alması, görevi suiistimal etmelerine kapı aralayabileceği için yasaklar; böylece hem toplumun haklarını korur hem de kamuda çalışanların rüşvete bulaşma ihtimaline karşı onları teyakkuza davet eder.

Ezd kabilesinden İbn-i Lütbiyye’yi, zekât toplamak üzere memur olarak tayin eder ve o da vazifesini tamamlar ve gelir. Topladığı zekât mallarını teslim ederken, “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar sizindir, şunlar da bana hediye olarak verilenlerdir.” der. Bunun üzerine Efendimiz, “Sen evinde otursaydın bunlar sana hediye olarak verilir miydi?” diye sorar ve onun böyle bir hakkı olmadığını kendisine anlatır. Ertesi gün mescitte bir hutbe irad eder ve şöyle buyurur: 

“Ben birinizi memur olarak görevlendiriyorum. Sonra da geldiğinde bana ‘Bu size ait olandır, bu da bana hediye edilenlerdir.’ diyor. Bu kimse, sözünde doğruysa, annesinin veya babasının evinde otursaydı kendisine bu hediyeler verilir miydi? Allah’a yemin olsun ki, sizden her kim, kamuya ait bir görevi ifa ederken hakkı olmayan bir şeyi alırsa, kıyamet günü onu sırtına yüklenmiş olarak Allah’ın huzuruna çıkar. Bundan dolayı Ben, sizden hanginizin, ilahi huzura, böğüren bir deve veya bir inek ya da meleyen bir koyun yüklenmiş vaziyette çıkacağınızı bilemem.” 

Bu sözlerinin ardından ellerini kaldırır ve “Allah’ım! Tebliğ ettim mi?” diyerek Rabbisine iltica eder.7 Allah Resûlü’nün bu konudaki tahşidatına binaendir ki Hz. Ömer (radıyallahu anh), hilafeti döneminde zekat ve vergi toplamak üzere görevlendirdiği âmil ve yöneticilere  “Dikkat ediniz! Sizden hiçbir kimse hediye kabul etmesin, zira size verilecek hediyeler rüşvet olur.” diye tembihte bulunur.8

Peygamber Efendimiz, bu ifadeleriyle devleti temsil konumunda bulunanları kul haklarına karşı hem dikkate sevk eder hem de bulunduğu makamı kullanarak insanlardan menfaat celbedenlerin ahirette cezaya çarptırılacaklarını haber verir. Bu yasak bütün resmî görevleri içine alır. Zira aynı mahzurlar kamuda görevli herkes için geçerlidir. Bir de Allah Resûlü’nün teslim alırken meseleyi sorgulaması millet ve devlet adına icraat yapanların her zaman hesap vermeleri gerektiğini de açıkça ortaya koyar. 

Küfre Denk Bir Günah: “Yargıya Rüşvetle Müdahale”

Kur’ân’da “suht” yemeyi normal gören ve bunu alışkanlık haline getiren Yahudiler kınanırken “Onlar yalana kulak verir/yalanı can kulağıyla dinlerler, ‘suhta’ yani haram yemeye de çok düşkündürler…”9 buyrulur. Onların bir taraftan yalandan beslendikleri ve toplumu yalanla motive edip yönettikleri ifade edilirken öte taraftan haramdan beslenmekten de çok hoşlandıkları özellikle belirtilir. 

Ayet-i kerimede geçen “السحت/ suht” kelimesi, haram mal demektir ki bir şeyin kökünü kazımak manasına ‘saht’ kelimesinden türetilmiştir. Dolayısıyla haramda bereket olmadığı ve ev-bark yıktığı için ‘suht’ diye isimlendirilmiştir. Kavram, her türlü haram kazancı içine alan geniş kapsamlı bir terim olmasıyla birlikte çoğunlukla sahibinin gizleme zorunluluğu duyduğu bir ayıp ve ar olan basit fakat alçak menfaatler için de kullanılır. Nitekim Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdullah İbn-i Abbas, Hz. Ebû Hureyre ve Mücahid’den gelen nakillerde suhtun: ‘Rüşvet, fahişenin aldığı ücret, erkek hayvanın dölü karşılığında alınan ücret, şarap parası, kendi kendine ölmüş hayvanın satışından alınan ücret, kahine verilen ücret ve masiyet için verilen ücret’ olduğu belirtilir.”10 

Allah Resûlü, Abdullah İbn-i Revaha’yı kendileriyle anlaşılan Yahudi kabilelerinin vergilerini toplamak üzere gönderir. Onlar daha az vergi vermek için kadınlarının zinet eşyalarından topladıkları bir miktar altın ve gümüşü hediye olarak takdim eder ve vergiyi azaltmasını isterler. Onların bu isteği karşısında Hz. Abdullah, “Ey Yahudi topluluğu! Size karşı duyduğum nefret asla beni hakkınızda adil davranmamaya sürüklemez. Teklif ettiğiniz bu rüşvete gelince o bir ‘suht’tur, biz onu asla yemeyiz.” Hz. Abdullah’ın bu doğruluk ve adaletinden çok etkilenen Yahudi toplumu, “İşte bu adalet anlayışı üzerine arz ve sema ayakta durur!” der ve onu takdir ederler.11 

Suht üzerinde özellikle duran Allah Resûlü, “Emir’in hediye alması suht, hâkimin rüşvet kabul etmesi de küfürdür.”12 buyurur ve her iki büyük günahın da insanı küfre sürükleyebileceğine işaret eder. Nitekim Abdullah İbn-i Mes’ud da kendisine “Suht nedir? “diye sorulunca “Bir çeşit rüşvettir!” diye cevap verir. “Peki hâkimin, vereceği bir hükmü değiştirmesi için verilen şeye ne dersiniz?” diye bir soru yöneltilince: “İşte o küfürdür!” der ve böyle bir günahın küfre açılan bir kapı olabileceği ikazını yapar. 13 Allah Resûlü’nün “… Suhtla beslenen bir vücut cennete giremez. Bilakis o cehenneme girmeye daha layıktır.”[Tirmizî, Zekât 43 (614)] buyurması da bu tefsir ve yorumların doğruluğunu destekler mahiyettedir. 

Nerede Suhtu/Haksız Kazancı Engelleyecek Alimler?

Kur’ân’da suht/rüşvetin geçmiş dönemde Yahudi toplulukları içinde de çok yaygın olduğuna dikkat çekilirken, mütedeyyin geçinen ve Rabbaniyyûn denilen haham takımının ve alimlerinin onları bu tür yolsuzluklardan alıkoymaya çalışmamaları da kınanır: “Onlardan birçoğunun günaha, başkasının hakkına tecavüz etmeye, haram yemeye yarışırcasına koştuklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötü! Bari onların mürşitleri ve fakihleri onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhât! Bunların yaptıkları da ayrıca bir çirkin!”14

Her ne kadar bu ayet, Yahudi toplumundan, zalim, yalancı ve haksız kazanç peşinde koşan bir grubu anlatıyor olsa da asıl mesaj mü’minleredir. Günahı, düşmanlığı ve haksızlıkları seyrederek kötülüğe destek veren ya da bir şekilde fetvalarıyla onları koruyan alimlerin/şeyhlerin/kanaat önderlerinin ve din adamlarının da ne kadar kötü bir iş yaptığı ifade edilir. Böylece onlar bu tür kötülüklere karşı mücadeleye davet edilir. Aksi takdirde onların bütün günahlarına yedikleri harama, aldıkları rüşvet ve yaptıkları zulümlere ortak olurlar.

Konumu Üzerinden Ticaret Yapanlar!

Haksız ve haram kazançlardan birisi de kamuda vazifeli kimselerin konumlarını kullanarak ticaret yapmaları, makam ve mevkilerini/yetkilerini ranta dönüştürmeleridir. Bu tür girişimler amir ya da memurun asıl görevlerini aksatmasına sebebiyet vereceği gibi, kamunun menfaatlerini korumasınada engel olur. Zaman içerisinde devlete ait imkanların kendisine ya da yakınlarına peşkeş çekilmesine neden olur ki bu apaçık bir istismar ve haram/haksız kazançtır. 

Allah Resûlü devlette görev alan yöneticileri sonunda konumlarına ihanete dönüşebilecek böyle bir yola girmekten sert bir şekilde nehyeder: “Hıyanetlerin en büyüğü/derini, yöneticinin halkıyla ticaret yapmasıdır.”15 Böyle bir uygulamanın adaleti de yok edeceğine dikkat çeken Allah Resûlü, “Halkı üzerinden nemalanan hiçbir yönetici asla adil olamaz.”16 buyurur.

Hilafeti döneminde bu konu üzerinde hassasiyetle duran Hz. Ömer (radıyallahu anh), Kadı Şüreyh’i Kufe’ye tayin ederken hiçbir kimseyle ticarî bir ilişkiye girmemesini, rüşvet almamasını ve öfkeliyken hüküm vermemesini şart koşar.17 Yine Utbe İbn-i Ebi Süfyan’ı Kinâne’ye âmil olarak tayin eder. Utbe, vazifesini tamamlayıp geri döndüğünde yanında bir miktar malla gelir. Hz. Ömer kendisine “Bu mallar nedir?” diye sorunca o, “Ben göreve giderken yanıma bir miktar sermaye almıştım. Onunla ticaret yaptım ve kazandım.” der. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Ben sana vazife veriyorum ve sen ise bu görev esnasında konumunu kullanarak ticaret yapıyorsun?” der ve bütün gelirin hazineye aktarılmasını emreder.18

Yazar: Dr. Selim Koç

 

Dipnot:

  1. Bakara Sûresi, 2/188
  2. Bkz. Tirmizî, Ahkâm 9; Ebû Dâvud, el-Ekdıyye 4; İbn Mâce, Ahkâm 2
  3. Suyûtî, Câmius-Sağîr (288)
  4. Tirmizî, Ahkâm 8
  5. Bkz. Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 4/16 (1635); Buharî, el-Edebu’l-Müfred (594); Tirmizî, Velâ 6; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat (7240)
  6. Bkz. Buharî, Hibe 6, 7; Ebû Dâvud, Büyu’ 82
  7. Buharî, Hibe 17, Eyman 3, Hiyel 15; Müslim, İmâret 7/26 (1832)
  8. Beyhâkî, Sünen-i Kübra,  X/138
  9. Mâide Sûresi, 5/42
  10. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Maide Sûresi 42. ayetin tefisrinde] Abdullah İbn-i Abbas da bu ayetin tefsirinde bu kimselerin,  yargıya müdahale eden, rüşvet alıp-vererek mahkemeden çıkacak hükmü değiştiren ve yalan iddianamelere dayanarak hüküm verenler olduğunu söyler. Bkz. Maide Sûresi 42. ayetin tefsirinde
  11. Muvatta, Müsâkât 1/2 (1381)
  12. Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr (288)
  13. Yine Hz. Mesrûk’un Abdullah İbn-i Mes’ud’dan naklettiği bir rivayet de “suhta” farklı bir açılım getirir: Ona “Suht, hakime verilen rüşvet midir?” diye sorduğumda bana şu açıklamayı yaptı: “Hayır! Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen bir kimse fâsıktır. Lakin suht şudur: ‘Bir kimsenin uğradığı haksızlığı/zulmü gidermek için ona yardım edersin. O da bu iyiliğin karşısında sana bir hediye verir sen de bunu alırsan, işte aldığın suht olur.” (Bu hususta daha geniş bilgi için bkz. Tefsîru’t-Taberî, Maide 42. ayetin tefsirinde)
  14. Mâide Sûresi, 5/62, 63
  15. Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, (14698); Muhammed Nâsır Elbânî, İrvâu’l-Ğalîl, VIII/250
  16. Beyhâkî, X/107; Kenzu’l-Ummal, VI/23 (14676)
  17. Muhammed Nâsır Elbânî, İrvâu’l-Ğalîl, VIII/250
  18. Tarihu’t-Taberî, II/576; Abdulvâhid İbn Samed el-Mezrû’, İstiğlâlu’l-Muvazzafi’l-Âm lisultatihi ve nufuzihi, s. 27
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.