Seçkin Toplum ve Özellikleri (1)

345

Allah (celle celaluhu), dinini ve davasını omuzlayacak, onu hakkıyla yaşayacak, tebliğ ve temsil edecek peygamberleri ve onu cihan çapında bayraklaştıracak nesli/milleti, belli donanımlarına göre seçer ve onlara misyon yükler. Nitekim O, bütün insanlığa hak ve hakikati ulaştırmak için Hz. Muhammed’i (aleyhissalâtu vesselâm) seçmiş ve görevlendirmiştir.1 Getirdiği vahyi yaşayıp, onu alemşümul çapta yaşatmak için ise nesiller arasından ilk muhatapları olarak ashâb-ı kiramı seçtiği gibi,2 ümmet olarak da ümmet-i Muhammed’i seçmiştir.3 Zira yaratma ve dilediğini seçme hakkı, O’na aittir. Yaratılmışların bu konuda herhangi bir tercih, itiraz veya karar verme yetkileri ve hakları yoktur.4 Onlara düşen görev, seçilmiş oldukları misyonu yerine getirmektir. Aksi takdirde seçkinliklerini kaybederler. Onun için Kur’ân’ın mü’minlere seçkinliklerini duyurduğu ayette üzerinde durduğu en belirgin ilk üç vasıf iman, ibadet ve hizmet üçlüsüdür:

İman, İbadet ve Hizmet

Ümmet-i Muhammed’i seçkin kılan ilk vasıf onların sahip olduğu iman ve ona bağlı kulluk şuuru ve hizmet/mücahede ufkudur. Kur’ân’da bu husus dile getirilirken önce tevhide ve sadece Allah’a ibadete vurgu yapılır: “Ey iman edenler! Allah’ın huzurunda rükûya varın, secdeye kapanın ve yalnızca Rabb’inize kulluk edin ve bir de daima hayırlı faaliyetler, iyi ve güzel işler yapın ki dünyada ve ahirette kurtuluşa eresiniz.”5 Bu tavsiyelerin peşinden de ümmetin bu iman, ibadet ve hayır/iyilik anlayışını yaşama ve yaşatmaları için seçildiği açıkça ifade edilir; seçkinliklerinden önce seçilmiş oldukları büyük görev kendilerine hatırlatılır: “Allah yolunda gereği gibi/hakkıyla cihad edin! Zira sizi, mesajına hem muhatap hem de taşıyıcı/temsilci olarak ehil bulup seçen O’dur…”6 

Görüldüğü üzere âyette Allah (c.c), kullarına kendilerini seçtiğini açıkça müjdelemeden önce, “Allah’ın yolunda hakkıyla cihad/hizmet edin!…”  uyarısı yapar ve seçildikleri misyona hakkıyla sahip çıkmaları gerektiği tahşidatında bulunur. Demek ki seçilmenin gayesi, seçilmiş olmaktan daha önemlidir. Doğru ve yapılması gerekli olan şey, seçilmişliğe değil seçilen vazifeye odaklanmaktır. O zaman ey mü’minler! Sırf Rabb’inizin rızası için, maddî-manevî imkanlarınızı seferber ederek dini ve davası uğrunda cihadın bütün gereklerini ve sorumluluklarını yerine getirerek samimiyetle ve hakkıyla hizmet edin. O’nun yolunda, sizi seçmiş olmasının hakkını verecek şekilde hizmet edebilmeniz için de içinde yaşadığınız çağı iyi tanıyın. Asrın bütün ihtiyaçlarını nazar-ı itibara alın. İlimle, yazıyla, sözle, sesle, çizgiyle ve yeni çıkan teknik imkanları da en iyi şekilde kullanarak ilahî hak ve hakikatlerin insanlığa ulaştırılmasını temin edin! Bu uğurda yaptıklarınızla; hal, tavır, davranış ve eserlerinizle seçkinliğinizi önce Rabbinize sonra Resûlü’ne sonra da bütün bir aleme gösterin.

Seçkinliğinizi siz değil, sağlam imanınız, halis ibadetleriniz, örnek ahlakınız ve insanlık için ürettiğiniz yapıtlar ortaya koysun, katkılarınızı siz değil insanlık dillendirsin. Bunun için seçkin topluluğa düşen görev, ibadet u taatin yanında takva dairesi içinde kalarak kendilerini korumaya almaları, temsil ve tebliğiyle mükellef tutuldukları davanın büyüklüğünü idrak içerisinde seçilmişliğin omuzlarına yüklediği maddî-manevî sorumlulukları hakkıyla yerine getirme gayretidir. Yoksa sadece seçilmişlik müjdesiyle yetinmek, aldanmışlık olur. İşte bu iyilik mücadelesi ve hizmet gayretidir ki hidayetle seçkin hale gelmiş topluluğu daha da yüceltir; seçilmiş olmanın hakkını vermeleri onları yeryüzünde örnek toplum haline getirir. 

Seçkin Toplum, Âdildir ve Adaletin Temsilcisidir

Kur’ân’a göre ümmet-i Muhammed’i seçkin kılan vasıflardan birisi de onların “ümmet-i vasat” oluşudur: “Ey müminler! İşte böylece sizi, ümmet-i vasat yani ‘her türlü aşırılıklardan uzak, vahye dayalı, dengeli, ölçülü, uyumlu, adil, iyiliksever ve orta yolu izleyen bir ümmet’ yaptık ki tüm insanlığa karşı hakikate şahitler/örnekler olasınız ve bu elçi de size karşı güzel bir örnek ve şahit olsun.”7 Allah’ın seçtiği bu ümmet, her alanda bütün insanlığa örnek olabilecek ifrat ve tefritlerden uzak, orta yolu benimsemiş dengeli/âdil bir topluluktur. Buna göre onlar hem kendi hayatlarında hem de insanlar arasında, kendilerine emredilen adalet ve hakkaniyeti yaşar ve yaşatırlar. 

İnsanlığın benimseyebileceği ortak değer hükümleri üretir ve insanlık ortak paydasında bir arada herkesle uyumlu ve dengeli hareket ederler. Adalette, uyumda, dengeli yaşamada, iyilikte ve insaniyette örnek gösterilirler. Hal, hareket ve davranışlarıyla bütün insanlığa adres olurken hiç şüphesiz kendi örnekleri de Allah Resûlü’dür (aleyhissalâtu vesselâm). Buna göre onların değer yargılarını, davranışlarını ve hükümlerini belirleyen Kur’ân ve Sünnet’tir. Dolayısıyla âyet, bu vasıf üzerinden ümmetin seçkinliğini dile getirirken aynı zamanda ona mahiyetini ve insanlığa karşı büyük sorumluluklarını da hatırlatır; böylece onu seçkin kılan bu özellik ve konumunu koruması ve kendisine düşen rolü evrensel çapta hakkıyla temsil etmesini ister.

Bir de bu ümmet, düşünce, inanç ve ibadet alanlarında da orta yolu benimseyen her türlü ifrat ve tefritten/aşırılıklardan uzak bir ümmettir. Dünyayı ahirete tercih etmez, ahiret inancını da dünya hayatını yaşama noktasında engele dönüştürmez; hem dünya hem ukba hayatı adına Rabb’inden “hasene/iyilik” ister ve o istikamette çalışır.8 Allah’ın dünyalık adına kendisine verdiği maddî-manevî nimetlerle ahiret yurdunu ararken dünyadan nasibini de unutmaz.9 Ruh ve bedeni birlikte dengeli ele alır; bir yandan hayatını koruyup devam ettirmeye çalışırken aynı zamanda kalp ve ruhunun ihtiyaçlarını da ihmal etmez; halisâne ibadetleriyle/iyilikleriyle kendini geliştirip manevi seviyesini yükseltmeye çalışır.

İçtimâî alanda “vasat/âdil ümmet” ise, hayatı ne bütünüyle duygulara ve içgüdülere ne de kanun ve cezalara bırakır. Bunun yerine bir yandan eğitim-öğretim ve ilim-irfan ile kendini geliştirirken diğer taraftan da hukuk ve adaleti esas alarak içtimâî birliği/düzeni de güvenceye alır; yaşadığı şehir ve ülkenin “emin beldeler” haline gelmesini temin eder. Sosyal adaletin tesisi adına bir taraftan idare eden ve edilenler arasında düzenlemeler yaparken diğer yandan toplumun fertleri arasında kardeşlik, yardımlaşma ve iyilikte dayanışmaya dayalı bir ilişki ve denge de kurar; ne birey ve toplumları, diktatörlerin kamçısı altında ezdirir ne nefsanî duygularının başıboşluğuna bırakır ne de onları yalnızlığa/kimsesizliğe teslim eder. 

Bütün bu olumsuzluklara karşı geliştirdiği hukuki kurallar ve getirdiği sosyal ve ahlakî prensiplerle hepsi arasında uyumlu bir sentez oluşturur. Ne ferdin şahsiyetini ortadan kaldırarak onun benliğini, toplumun ya da devletin kişiliğinde eritir ve ne de ferde kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bencil ve muhteris bir şekilde davranma/yaşama serbestliği tanır. Bunların yerine, toplumda canlılığı ve gelişmeyi sağlayan bireysel enerji ve kabiliyetlerin önünü açar; ferdin kişiliğini gerçekleştirmeye yarayan insiyaklarını/duygularını destekler. Sonra da ifrat ve tefritlere düşmemesi adına imanî ve ahlaki tedbirlerin yanında hukukî kurallarını da yürürlüğe koyar.

Fertlerde topluma hizmet etme arzusu uyandırır hatta ümmete, onları insanlığa hizmet etmeye teşvik eden ölçüler getirir. Bu istikamette Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) “İnsanların en hayırlısı, onlara en faydalı olandır.”10 buyurur ve bunu, “Bir kavmin saygıdeğer büyüğü onlara hizmet edendir.”11 prensibiyle teyid eder; böylece hakiki efendiliğe giden yolun, problemlerini çözerek insanlığa hizmet etmekten geçtiğini ders verir.

Ümmet-i Muhammed’in, kendisine bahşedilen bu seçkinliğini koruma ve sürdürmesinin önündeki en büyük engel de aslında düşmanları değil yine kendisidir. Zira bu mücahede, insî-cinnî şeytanların yanında asıl nefse karşı sürdürülecek bir çabadır. Üstelik bu “cihad-ı ekber/büyük cihad”, bir günlük değil bir ömür sürdürülecek mücadeledir. Dolayısıyla ömür boyu insanın iradesinin hakkını vererek sabretmesi, her halükârda hak ve hakikat çizgisinde kalması, Hakk’a doğru seyahatinde “iman, ibadet, ahlak ve hizmet yorgunluğu” yaşamaması önemlidir. Kur’ân’ın beyanıyla “Bir toplum, kendi özündeki nitelikleri değiştirmediği sürece, Allah onların durumunu değiştirmez…”12

Ümmet, dünyevîliği ve nefsanîliği tercih ettiği oranda dejenerasyona açık hale gelir. Sünnetullah gereği iç değişime uğrayanlar da seçkinliklerini kaybeder ve değiştirilirler13“… Allah, kendi yaptıkları kötülükler/yanlışlar sebebiyle bir toplumu cezalandırmaya/değiştirmeye karar verdi mi, hiçbir şey bunun önüne geçemez ve hiç kimse onları Allah’a karşı koruyamaz.”14 Dolayısıyla vasat ümmet, milletlerin en âdili, en mutedili, en hayırlısı, itikadî, ahlakî ve amelî hayat çizgisiyle en sağlam ve istikametlisi ve yaşadığı örnek hayatla beşeriyete yol gösterebilecek konumda olanıdır. Onların bu konumu/üstünlüğü, Kur’ân’a tabi olmalarının yanında Sünnet’e ittiba etmelerine de bağlıdır. 

Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Ümmet-i Muhammed, insanlığın kalbi olması hasebiyle, onların en hayırlısı olma şerefine ermiştir. Bu üstünlük onların, diğer ümmetlerin peygamberlerine bağlılıklarına oranla, üsve-i hasene olarak Resûlüllah’a daha doğru bir tarz ve daha büyük bir sadakatle tabi olmalarından kaynaklanır.”15 Onun için ümmet-i vasat olarak nitelendirilen bu topluluğun, kendisine biçilen bu özel rolü hakkıyla yerine getirebilmesi Sünnet’e olan sıkı bağlılığına vabestedir. O, Resûlüllah’a bağlılığı ve omuzlarına konulan bu sorumluluğu yerine getirdiği ölçüde bu unvana layıktır. Aksi takdirde bu değerini/seçkinliğini kaybeder ve sonuçta insanlığın da kaybetmesine sebep olurlar.

Seçkin Toplum, İyiliğe Yönlendirir ve Kötülüklerden Uzaklaştırır

Seçkin toplum olmanın bir gereği de iman etmenin yanında iyiliği yaşama ve yaşatma, insanları kötülüklerden uzaklaştırma ve koruma vazifesini evrensel çapta yerine getirmektir. Bu açıdan ashâb-ı kiramın ve ümmetin seçkinliğini ifade eden bir âyet-i kerime, onların omuzlarına bu görevleri de yükler: “(Ey ümmet-i Muhammed!) Siz insanlığın iyiliği/kurtuluşu için yeryüzü sahnesine çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Siz iyiliği/adaleti yayar, kötülüğü/zulmü önlersiniz. Ve yine siz Allah’a ve bütün iman esaslarına gerektiği gibi inanırsınız…”16 Kur’ân’da Allah Resûlü “üsve-i hasene/en güzel örnek” olarak anlatıldığı gibi, O’na iman edip tabi olan ve davasını destekleyen ashab-ı kiram da gelecek nesiller için “en hayırlı ümmet” ifadesiyle örnek ve model nesil olarak nazara verilir.

Allah’a hakkıyla iman etmek, ihlasla iyiliği ve adaleti temin ve tesis etmek, yaygınlaştırmak, insanları kötülüklerden/çeşit çeşit günah, zulüm ve haksızlıklardan uzaklaştırmaya ve iyiliklere yönlendirmeye gayret etmek, insanın/toplumların Allah katında ve insanlar nazarında en hayırlı/en seçkin bir topluluk haline gelmesine vesile olan temel kriterlerdir. Nitekim Hz. Ömer de bu ayetin tefsirinde “Kim sahabenin bu izlerinden giderse, onlar da insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olur.” buyurur. Onun için kendisi bu ayeti okuduktan sonra şöyle der: “Ey insanlar! Kim bu ayetin şumûlüne girmek istiyorsa Allah’ın buradaki şartlarını yerine getirsin!”17

Bu istikamette Kur’ân, iyiliği yayma/yaygınlaştırma vazifesinin aksamaması adına “Sizden, insanları hayra çağıran, marûfu/iyiliği yayan ve bütün münker/kötülüklerden de uzaklaştıran bir topluluk bulunsun!”18 buyurur. Ayette geçen “Ma’rûf” kelimesi, Kur’ân, Sünnet ve akl-ı selimin iyi kabul ettiği bütün amellerdir. “Münker” ise bunun zıddı olup İslâm dininin ve akl-ı selimin iyi saymadığı, temiz yaratılışa/fıtrata ters bulduğu ve günah olarak kabul ettiği her şeydir. Dolayısıyla mü’minleri seçkin kılan bu iki temel görevi yerine getirmek, muhataplara da hem dünya hem de ahirette büyük bir değer ve seçkinlik kazandırır. Onun için cihan çapında bu misyonu eda edecek bir topluluğun yetiştirilmesi inananlar üzerine farz-ı kifâyedir. 

Evrensel çapta organize olup bu görev yerine getirilmediği sürece de ümmet sorumluluktan kurtulamaz. Bu hususta mü’minler birbirinin yardımcısı olmalı; aralarında güçlü ve sağlam işbirliği yapmalıdırlar.19 Aksi takdirde “Beni başkaları ilgilendirmiyor! Her koyun kendi bacağından asılır!” vs.. gibi söylem ve mazeretlerle kimse mesuliyetten kaçamaz. Hatta “Başkalarının işlediği kötülükler, yaptığı zulümler bana değil nasılsa ona sorulacak!” felsefesiyle içtimaî sorumluluklarını yerine getirmeyenler zamanla Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaşır ve seçkinliklerini kaybetmekle kalmaz ilahi rahmetten de mahrum olurlar.20

Bu konu üzerinde hassasiyetle duran Allah Resûlü de “Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle müdahalede bulunsun. Bunda gücü yetmezse kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir.”21 buyurur ve her mü’mini bu hususta duyarlılığa ve sahip olduğu imkanları kullanmaya davet eder. Bir başka hadislerinde ise bu duyarlılığı göstermeyen fert ve toplumları şöyle ikaz eder: “İnsanlar zalimin zulmüne, işlediği kötülüklere/yaptığı işkencelere şahit olur da onun zulmüne bir şekilde engel olmaz ya da olmaya çalışmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabın, hepsini kuşatması yakındır.22 Bu durumda yine Allah Resûlü’nün beyanıyla toplum/ümmet gemisi batar; seçkinlik kaybolur ve içindeki herkes neticesi azab olan felaketlere muhatap olur.23

Sonuç

Allah yolunda, İslâmî değerlerin/iyiliğin yaşanması ve bütün bir insanlığa ulaştırılması hususunda hizmet etmek; ferdî ve ailevî planda adil olmak ve hayatta adaleti hakim kılmak, daha geniş dairede ise insanlık çapında adaleti/iyiliği temin ve tesis etmeye gayret etmek her mü’minin omuzlarında insanlığa karşı bir hak, Rabb’e karşı ise bir sorumluluktur. Onun için ayette geçen “Allah yolunda hakkıyla cihat edin!” emri, nefis ve şeytanla mücahededen başlamak üzere tüm kötülüklere ve yanlışlıklara karşı mücadeleyi içine alır. İşte Allah, bu yüce emaneti taşımaları ve onu evrensel bir şekilde temsil etmeleri için kulları arasından bazılarını seçer.

Seçer; zira “Hâlıkın atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır.” fehvasınca bu büyük emaneti herkes taşıyamaz. Allah, bu kıvama ve donanıma sahip olanları bilir ve tercih eder. Bediuzzaman’ın ifadesiyle “Gayet ağır ve büyük ve umumi ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzlarına ihsan-ı ilahi tarafından konulur.”24 Dolayısıyla şahısların böyle bir nimeti kendinden bilip ucba ve gurura kapılmaları yanlış olduğu gibi, başkalarının da, hizmetlerine bu şuurla sahip çıkanları tenkit etmeleri Kur’ânî anlayışa ters ve büyük yanlıştır.

Fakat bu lütuf, aynı zaman da büyük bir imtihandır da. Zira seçen ve görevlendiren herhangi biri değil Allah’tır. Onun için bu yüce vazifeyi boş vermeye, aksatmaya ve bir şekilde elini gevşetip bu yükümlülükten kaçmaya yeltenmek kazanç kuşağında büyük bir kayıptır. Hakiki mü’minlere yaraşan tavır ve davranış -şartlar ne olursa olsun- bu ilahî ihsan ve vazifeye, canla-başla sahip çıkmak ve bu konudaki sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeye çalışmaktır. İşte bu duruş ve gayretler, tam bir fiilî şükürdür. Nimetleri şükürle karşılayanlar da seçkinliklerini sürdürmeye devam eder. Nankörlüğe girenler ve konumlarının hakkını veremeyenler ise önce seçilmişliklerini ardından da sahip oldukları değerleri yitirirler.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Bkz. Ahzâb, 33/40
  2. Bkz. Bakara, 2/143; Âl-i İmrân, 3/110
  3. Bkz. Tevbe, 9/100; Fâtır, 35/31, 32
  4. Bkz. Kasas, 28/68
  5. Hac, 22/77
  6. Hac, 22/78
  7. Bakara, 2/143
  8. Bkz. Bakara, 2/201
  9. Bkz. Kasas, 28/77
  10. İbn Hıbban, Sahih, I/2; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat (5787); Elbânî, Sahîhu’l-Câmi’ (3289)
  11. İbn Asâkir, Tarîhu Dımeşk 33/313; Deylemî, el-Firdevs, II/324 (8244); Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/562
  12. Ra’d, 13/11
  13. Bkz. Fâtır, 35/16
  14. Ra’d, 13/11
  15. Said Nursî, İşâretu’l-İcâz, s. 84
  16. Âl-i İmrân, 3/110
  17. Taberî, Tefsir, İlgili ayetin tefsirinde; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, I/238
  18. Âl-i İmrân, 3/104
  19. Bkz. Tevbe, 9/71; Hac, 22/41
  20. Bkz. Mâide, 5/78, 79; A’râf, 7/165
  21. Müslim, İman 20/78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2172)
  22. Ebû Dâvud, Melâhim 17 (4338); Tirmizi, Fiten 8; Tefsîru Sûre (5) 17 (2168)
  23. Bkz. Buhârî, Şirket 6 (2493); Şehâdât 30 (2686); Tirmizî, Fiten 12 (2173)
  24. Bkz. Said Nursî, Lem’alar, s. 268
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.