Kur’ân’ın Dilinden Hayat (2)

753

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap olduğu nesil, Câhiliyye ortamında doğup büyümüştü. Bu devirde insanların bir kısmı, Allah’a inanmıyor; hayatı ve hayata dair her şeyi zamana nispet ediyorlardı: “Âhireti inkâr eden kâfirler bir de şöyle dediler: ‘Hayat, sadece bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir: Ölürüz, yaşarız. Bizi yalnız zamanın akışı helâk eder.’ Aslında, buna dair hiçbir kesin bilgileri yoktur, onlar sadece zanlarıyla böyle söylüyorlar.”1 “Zamanın”, çok geçmeden kendilerini yokluğa sürükleyeceğini zannediyor, dünyayı “haz yurdu” görüyor ve insana düşenin, ölüm gelmeden heva ve heveslerini tatmin etmek; yiyip içip eğlenmek ve olabildiğince dünyadaki nimetlerden kâm almak olduğunu düşünüyorlardı. 

Kendilerine verilen sınırlı ömrü, üstün insanî donanımı ve her türlü nimeti, nefislerini ve hislerini tatmin etmek için kullanıyorlardı. Bu uğurda hiçbir zulüm ve haksızlıktan, hayasızlık ve ahlaksızlıktan çekinmedikleri gibi her türlü hukuki düzenlemeyi de özgürlüklerine müdahale kabul ediyorlardı. Hatta haz merkezli bu hayat anlayışı, “Baksana şu kendi heva ve hevesini tanrı edinen kimseye!”2 âyetinin işaretiyle zamanla onları “heva ve heveslerini” ilah edinmeye götürmüş ve neticede, “Gök kubbe altında, Allah’tan başka tapılan şeyler içinde hevadan daha tehlikelisi/dehşetlisi yoktur.”3 Nebevî beyanıyla dikkat çekilen en tehlikeli zemine kaymışlardı.

Büyük bir kısmı da “Eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneş’i ve Ay’ı kim hizmetinize âmade kıldı?’ diye sorarsanız elbette ‘Allah!’ diyeceklerdir. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?”4 âyetinin ifadesiyle “yaratıcı” olarak Allah’ı kabul ediyordu. Fakat onlar da O’nun, varlık ve hayat üzerindeki hakimiyetini/Rububiyetini kabul etmiyor; kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı. Ahirete de inanmıyor; başı boş bırakıldıklarını iddia ediyor, dünyayı oyun ve eğlence yurdu görüyorlardı. Hesaba da inanmadıkları için rahat hareket ediyor; güçleri varsa başkalarının her türlü hak, hukuk ve hürriyetini gasp etmekten çekinmiyorlardı. Hal böyle olunca iki kesim de varlığı, hayatın anlamını, veriliş gayesini ve hikmetini düşünmüyor; ölüm ve ötesini sorgulamıyorlardı.

O gün ki diğer toplumlarda olduğu gibi Câhiliyye halkının da en temel problemi, “hayatın kaynağı, sahibi, hedefi ve sonrası” hakkında doğru, makul ve sağlam bir malumata ve selim bir anlayışa sahip olmamalarıdır. Çünkü bu durum, duygu ve düşünce sistemine, hareket felsefesine, hayata ve varlığa bakışa ve günlük yaşantıya doğrudan etki etmiş; ferdi, aileyi, toplumu, insanlığı hatta bütün bir tabiatı tehdit eden çok sayıda problemi beraberinde getirmişti. Câhiliye toplumu özelinde beşerdeki bu yanlış ve çarpık anlayışı, ıslah etmek ve istikamet kazandırmak için Muhammedü’l-Emîn, “son peygamber” olarak seçilmiş ve kendisine, bütün yönleriyle hayatı tanıtan, hidayet ve şifa kaynağı Kur’ân mesajı indirilmişti. O da Yüce Yaratıcı’nın indirdiği bu evrensel kaynak üzerinden insanoğluna hayat muammasının sırlarını anlatmıştı: 

Hayatı Veren, Allah’tır!

Allah Resûlü’ne indirilen ilk ayette, “Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı.”5 buyurulur; mikro makro bütün varlığı ve insanı, yani “hayatı” yaratanın Allah olduğu bildirilir; “hayatın kaynağına ve sahibine” dikkat çekilir. Bu da her şeyi yerli yerine konumlandırma adına en can alıcı noktanın, yaratılış hakikatinin bilinmesi ve her şeye bu zaviyeden bakılması olduğunu gösterir. Zira hayatla Allah arasındaki “yaratma bağını” koparmak, Allah, kâinat ve insan arasındaki irtibatı kesmek manasına gelir ki bu da bütün problemlerin başlangıç noktasını teşkil eder.

Nitekim Kur’ân, “De ki: “Size hayatı veren Allah’tır. Sonra sizi yine O öldürür, sonra da hepinizi, hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet (dirilme) günü bir araya toplar; ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.”6 buyurur; insanların genelinin, bu büyük hakikatten uzak yaşadığını haber verir. Allah Resûlü ise konuşmaya başlayıp aklı eren çocuklara, Kur’ân’dan ilk anlatılması gereken yerin, “Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. O asla evlat edinmedi, hâkimiyette hiçbir ortağı olmadı. Her şeyi yaratıp nizam veren ve her şeyin varlığını bir ölçüye göre belirleyen O’dur.”7 âyeti olmasını tavsiye eder; daha yolun başında hayatı verenin ve her şeyi nizam intizam içerisinde tutanın Allah olduğu gerçeğinin insanlara öğretilmesini ister.

Kur’ân, sadece hayatın kaynağının Allah olduğunu haber vermekle yetinmiyor; bu hakikati ispat ve detaylarını tespit adına akıl sahiplerini hem kendi yaratılışları ve mahiyetleri hem diğer varlıkların yaratılışındaki sırları ve hikmeti, aralarındaki nizam intizamı hem de mahlukatın nasıl “insan hayatına” musahhar kılındığını araştırmaya, düşünmeye ve ders almaya davet eder: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”8, “Siz insanların yaratılışında ve Allah’ın dünyanın her tarafında yaydığı canlılarda, kesin bilgiye ulaşıp gerçekleri tasdik edecek kimseler için deliller vardır.”9, “O kâfirler bakıp düşünmezler mi: (Mesela) deve nasıl yaratılmış? Gök nasıl kurulup uçsuz bucaksız yükseltilmiş? Dağlar nasıl da yeri tutup, dengeleyen direkler halinde dikilmiş. Yeryüzü nasıl yayılıp hayata elverişli kılınmış?”10

Kur’ân, bu ayetler gibi daha yüzlerce ayette insanı, semaların, yeryüzünün, bu ikisi arasındaki varlıkların yaratılışını incelemeye ve hayatın gerçek sahibinin Allah olduğu hakikatini idrak etmeye çağırır. Diğer taraftan insanların Allah’tan başka ilah edindikleri şeylerin de yaratılmış olduğunu ve asla hayatın kaynağı olamayacaklarını bildirir: “Böyle iken müşrikler Allah’tan başka birtakım tanrılar edindiler ki, hiçbir şey yaratmaya güçleri yetmez, üstelik kendileri başkası tarafından yaratılırlar. Başlarına gelen zararı savamaz, kendileri için fayda celbedemezler. Ne öldürmeye ne diriltmeye ve ne de ölümden sonra tekrar diriltmeye güçleri yetmez.”11 

Hayat, Gayesiz Değildir!

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında  “Yazıklar olsun bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunun hakkında düşünmeyenlere!” buyurduğu “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip sürelerinin uzayıp kısalmasında düşünen insanlar için elbette birçok deliller vardır.”12 ayetinden sonra gelen “Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak, gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünür ve derler ki: “Ey Yüce Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın. Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz. Sen bizi o ateş azabından koru!”13 ilahi beyanında bir neticeye dikkat çekilir. O da varlık ve onların yaratılışları üzerinde yapılan araştırma ve tefekkürün, akıl sahiplerini, hepsinin belli bir gaye için yaratıldığı gerçeğini anlamaya götürmesidir. 

Kur’ân, “Bildikleri, sadece dünya hayatının dış görünüşüdür; ama âhiretten habersiz, gafildirler. Onlar azıcık olsun kendi başlarına kalıp düşünmediler mi ki: Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında olan bütün varlıkları gerçek bir gaye ile, belirli bir vâdeye kadar yaratmıştır. Ama insanların birçoğu, Rab’lerinin huzuruna çıkacaklarını inkâr ediyorlar.”14 buyurarak bu neticenin tamamen doğru olduğunu ve her varlığın hatta onlara verilen her bir donanımın gayesinin/gayelerinin olduğunu açıkça haber verir. Nitekim Kur’ân’ın yönlendirdiği alanlar üzerinde araştırma yapan anatomi, biyoloji, zooloji, botanik, jeoloji, kozmoloji, astronomi… gibi bilim dallarının ortaya çıkardığı ilmi hakikatler de her varlığın hem kendine hem de içinde bulunduğu sisteme bakan gayelerinin olduğunu göstermektedir. Mesela devenin, yaratıcısına, ekosisteme ve insana bakan gayeleri olduğu gibi her bir uzvunun kendi hayatına bakan gayeleri de vardır. 

Hal böyle olunca bütün bu varlıkların hizmetine amade kılındığı, hepsinden üstün donanımlarla yaratılan insanın, kendisine verilen kabiliyetlerin ve nimetlerin, bir gayesinin olmaması, bunca mükemmelliğin sadece sınırlı dünya hayatı için verildiği düşünülebilir mi? Tam bu nokta da Kur’ân, insanın imdadına yetişir ve O’nun da hayata gelişinin, var oluşunun hedefleri olduğunu açıklar. Öncelikle “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur (üstün kudret sahibidir, affı ve mağfireti boldur).”15 âyetiyle ölümün ve hayatın en güzel işleri ortaya koymak için yaratıldığını haber verir.

Ardından da “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”16 ilahî beyanıyla insan için en güzel işin, ibadet olduğunu açıklar ve insanın yaratılış gayesinin, heva ve hevesi tatmin değil Allah’ı tanıma, inanma, sevme, verdiği nimetlere şükür ve salih amellerle (ibadet, ilim, iyilik…), ebedî hayatı kazanmanın peşinde koşma olduğunu haber verir. İnsanı, hem ömrünü hem de maddi manevî kendisine emanet edilen bütün azaları ve imkanları, bu gayeleri gerçekleştirmek için kullanmaya ve hayırlı işlerde yarışmaya davet eder ki buna ulaşma yollarını ve detaylarını da bilmek, ancak ilahi kitapların ve peygamberlerin rehberliğiyle mümkündür. 

Hayat, Hesaba Tabidir!

Hayatın birtakım hedeflerinin olması öncelikle insanın başıboş bırakılmadığını gösterir ki Kur’ân, değişik ayetlerde bu hakikati açıkça dile getirir: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?”17, “Bizim sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?”18

İkinci olarak insana birtakım hedefler verilmesi, sınırlar çizilmesi ve başıboş bırakılmaması, dünyada yapılan iyiliklerin ve kötülüklerin tam karşılığını bulmaması hayatın hesaba tabi olduğunu gösterir ki Kur’ân, “Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!”19, “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker. Sonra dilediğini affeder, dilediğini azaba uğratır. Doğrusu Allah her şeye kadirdir.”20, “Ne Mesih ne de Allah’a en yakın büyük melekler, Allah’a kul olmaktan kaçınmazlar. Kim O’na kulluktan kaçınır ve kibirlenirse bilsin ki Allah, yarın hepsini huzuruna toplayıp hesaba çekecektir.”21 buyurur ve insanın, dünya hayatındaki yaşantısından hesaba çekileceğini haber verir.

Hayat, Ölümle Bitmez!

O gün Allah Resûlü’nün muhatap olduğu toplumdaki insanların hayatı doğru anlamlandıramamasının bir sebebi de ölümü, yokluk görmeleri ve hayatın bittiğine hükmetmeleridir: “Hayat sadece dünya hayatından ibarettir, ölür gideriz, ancak bir kere yaşarız ve ölümden sonra asla diriltilmeyiz!”22 Bunun da neticesi, veriliş gayesinden, ulvî hedeflerden uzak bir hayat ve girişte de dikkat çekildiği üzere yapıp ettiklerinin yanına kar kalacağını düşünen çoğu insanın, elindeki gücü, hak, hukuk, haya, ahlak ve adalet demeden kullanmaları ve ölmeden önce hayatta bir şekilde her türlü lezzeti tatma aşırılığı ve çılgınlığıdır. Dolayısıyla hayata denge ve anlam kazandıracak olan, ahiret ve hesap hakikatidir. 

Bu hususta da Kur’ân, insanları aydınlatmış; ölümün yokluk olmadığını ve insanı, belli bir gaye için yoktan yaratan Allah’ın, onu hesap ve ebedi hayat için tekrar dirilteceğini anlatmıştı: “Size hayatı veren de O’dur. Sizi müteakiben öldürecek ve tekrar diriltecek olan da O’dur. Gerçekten insan pek nankördür!”23, “De ki: “İster taş olun, ister demir. İsterse yeniden dirilmesi aklınızca imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık, ne olursanız olun, mutlaka diriltilip kaldırılacaksınız.” “O halde” diyecekler, “kimdir bizi diriltecek olan?” De ki: “Sizi ilk defa yoktan yaratan!” Bu sefer, alay ederek başlarını sallayacak da: “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Belki de yakındır.”24, “O, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa hayat verir. İşte siz de öldükten sonra böylece diriltileceksiniz.”25, “Hiç kimse hariç kalmamak üzere, hepsi huzurumuza toplanacaklar! Delil mi isterler? İşte ölmüş arz! Hayatı ona Biz veriyoruz. Oradan onların yiyecekleri habbeleri çıkarıyoruz. Kendileri de ondan yiyip dururlar.”26

Asıl Hayat, Ahiret Hayatıdır!

Kur’ân, “Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.”27, “Şu insanlar bu peşin dünya hayatını arzulayıp, önlerinde kendilerini bekleyen o ağır günü ihmal ediyorlar.”28 buyurur ve insanın dünyaya düşkünlüğünü haber verir. Halbuki onun, ulvî hedefler için yaratılması ve sonrasında bu hedefleri gerçekleştirip gerçekleştirmediği hususunda hesaba çekilip Cennet’e ve Cehennem’e gönderilecek olması, asıl hayatın, ebedî olan ahiret hayatı olduğunu gösterir.

Öncelikle dünya hayatı ve nimetleri geçicidir: “Dünya hayatı hakkında onlara şu misali ver: Dünya hayatının durumu şuna benzer: Gökten yağmur indiririz, onun sayesinde yeryüzünde bitkiler yeşerip gürleşir, çok geçmeden kurur, rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelir… Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”29, “Düşünseler şunu da anlarlardı ki: Bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi!”30  

İkinci olarak ahiret hayatı, ebedîdir. İnsan, emeklerinin asıl ve kalıcı karşılığını orada alacaktır. Öyleyse insan, dünyadan nasibini unutmadan hayatını, ebedi yurdunu aydınlatacak; Cehennem’den kurtaracak ve Cennet’i kazandıracak şekilde değerlendirilmelidir: “İyi bilin ki (âhirete yer vermeyen) dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Nasıl ki yağmurun bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, müminler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metâından başka bir şey değildir.”31, “Her canlı ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp cennete yerleştirilirse, işte o muradına ermiştir. Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir.”32

Not: Makalenin ikinci bölümünde konuyla alakalı Allah Resûlü’nün değerlendirmeleri, bildirdiği hakikatler ve yaşanmış hadiseler üzerinde durulacaktır.

Yazar: Yücel MEN

Dipnot:

  1. Câsiye Sûresi, 45/24
  2. Furkan Sûresi, 25/43
  3. Taberânî, Mu’cemu’l-kebîr, 8/103
  4. Ankebût Sûresi 29/61
  5. Alak Sûresi, 96/1,2
  6. Câsiye Sûresi 45/26
  7. Furkan Sûresi 25/2
  8. Bakara Sûresi, 2/164
  9. Câsiye Sûresi, 45/4
  10. Gâşiye Sûresi 88/17-20
  11. Furkân Sûresi 25/3
  12. Âl-i İmrân Sûresi 3/190
  13. Âl-i İmrân Sûresi 3/191
  14. Rûm Sûresi 30/7, 8
  15. Mülk Sûresi 67/2
  16. Zâriyât Sûresi 51/56
  17. Kıyâmet Sûresi 75/36
  18. Mü’minûn Sûresi 23/115
  19. Tekâsür Sûresi 102/8
  20. Bakara Sûresî 2/284
  21. Nisâ Sûresi 4/172
  22. Mü’minûn Sûresi 23/37
  23. Hac Sûresi 22/66
  24. İsrâ Sûresi 17/50, 51
  25. Rûm Sûresi 30/19
  26. Yasîn Sûresi 36/32, 33
  27. Kıyâmet Sûresi 75/20, 21
  28. İnsan Sûresi 76/27
  29. Kehf Sûresi 18/45
  30. Ankebût Sûresi 29/64
  31. Hadîd Sûresi 57/20
  32. Âl-i İmrân Sûresi 3/185
İlgili diğer yazılar
1 yorum
  1. Rasim diyor

    Allah razı olsun emeğinize sağlık

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla