Kerbelâ Mezâlimi

1.299

Kerbelâ, Hicri 61 yılında Muharrem ayının 10’unda, aşûre gününde, Alemlere Rahmet Efendimiz’in “Benim dünyada kokladığım reyhânım” [1] dediği; “cennet gençlerin efendisi” [2] olarak tavsif ettiği, “Allah’ım! Ben onu seviyorum, Sen de sev, onu seveni de sev.” [3] diye dua ettiği; Haydar-ı Kerrar Hazreti Ali’nin ve Fâtıma’z-Zehrâ’nın ciğerparesi Hazreti Hüseyin’in ve çoğu Ehl-i Beyt’ten yetmişten fazla masumun siyasi ihtiraslar uğruna hunharca şehit edildiği yerdir.

Kerbelâ, topraklarının acı, bela, hüzün ve kanla yoğrulduğu beldenin adıdır. İyi niyet ve çabaların fayda etmediği; nefsin, menfaatin, arzu ve isteklerin iyiliğe, hakka, adalet ve doğruya zahiren galebe çaldığı ve bunun her zaman olabileceğini gösteren bir imtihandır.

Kerbelâ, haksızlıklar karşısında, ölümü göze alarak hakkı ve adaleti ikame etmek için ortaya konulan asil duruşun ve onurlu mücadelenin sergilendiği yerin adıdır. Mal, mülk, makam ve iktidar hırsının nelere mal olacağının ve insanlara neler yaptıracağının göstergesidir.

Kerbelâ, kendisi gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımamanın, haksızlık ve adaletsizliğe boyun eğip itaat edilmeyenlerin canlarının ve kanlarının helal sayıldığı olaydır.

Kerbelâ, davet edip kucak acıktıklarını söyledikleri, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir parçası olan Hazreti Hüseyin ve Ehl-i Beyt’e reva görülen zulüm karşısında, Kûfelilerin “Durun! Bu kadar da olmaz!” demeyip seyirci kalmalarına, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytanlık yapmalarına şahit olan coğrafyadır.

Kerbelâ, Müslümanların vicdanında derin izler bırakmış; aradan onca zaman geçmesine rağmen bugün de bütün mü’minlerin içini kanatan, ciğersûz bir hadisedir. O çoğu zaman hakkında konuşmaktan çekindiğimiz ve hatırlayınca içimizi burkan bir acıdır. Mu’tedil bir dille günümüze aktarılması ve ibret alınması gereken bir vakıadır.

Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) torunu ve Hazreti Ali ile Hazreti Fâtıma’nın Hazreti Hasan’dan sonra ikinci çocuğudur. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu isimleri onlara Rahmet Peygamberi dedeleri vermişti. İki Cihan Güneşi Efendimiz, mübarek torunlarını çok severdi. Onlar hakkında, “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allah’ım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.”[4] diye dua ederdi.

Hazreti Hüseyin daha 5 yaşındayken sevgili dedesini ve kısa bir süre sonra da annesi Hazreti Fâtıma’yı kaybeder. Hazreti Hüseyin, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde meydana gelen önemli olaylarda fiilen yer almaz. Hazreti Osman zamanında yapılan bir takım seferlere iştirak eder. Hazreti Osman’a karşı gerçekleştirilen isyanda babasının isteği üzerine abisi Hazreti Hasan’la birlikte muhafızlık ve su taşıma görevlerinde bulunur.

Hazreti Ali’nin halifeliği zamanında Kûfe merkez olunca babasıyla birlikte oraya gider ve bu süreçte cereyan eden Cemel ve Sıffin’e katılır; Haricîlere karşı verilen mücadelede bilfiil yer alır.[5] Babasının şehadetine kadar Kûfe’de kalır. Hazreti Ali’nin şehadeti sonrasında abisi Hazreti Hasan’a, babasının vasiyetine uyarak itaat eder ve kısa süren hilafet döneminde onunla beraber hareket eder.

Hazreti Hasan’ın, Hazreti Muaviye lehinde hilâfetten feragatine ve siyasî hayattan çekilmesine sıcak bakmadıysa da kararına saygı gösterir.[6] Sıcak bakmamasının sebebi de yönetimin zorla siyasi ihtiras peşinde olan insanlara bırakılmasıdır. Bunun üzerine abisi ile birlikte Kûfe’den Medine’ye döner ve Hazreti Hasan’ın şehadetine kadar (Hicri 49) onun yanından ayrılmaz.

Hazreti Hüseyin’in zühd ve takva içerisinde geçen bir hayatı vardır. İlim ve irşad faaliyetlerinde bulunur. İnsanlara Kur’ân’ı ve Sünnet’i anlatma konusunda örnek olur. Müslümanlar kendisine saygı duyar ve ilmine itibar eder. Hak ve adaleti ifade etmekten geri durmaz.

Hiç bir şekilde siyasete teveccüh etmemesine rağmen, Hazreti Muaviye, her hangi bir siyasi girişim veya faaliyet içinde olup olmadığını öğrenilebilmek için onu yakından takip ettirir. Bu duruma canı çok sıkılsa da Hazreti Hüseyin sabreder. Siyasi iktidarla ters düşecek, yanlış anlaşılacak söz ve davranışlardan olabildiğince uzak bir hayat yaşar. Hatta Cuma hutbelerinde, babası aleyhinde söylenen kötü sözlerle yapılan karalama kampanyasına itiraz eden sahâbe-i kiramdan Kûfeli Hucr İbn-i Adî’nin (radıyllâhu anh) idamına karşı dahi sabır ve tahammülü tercih eder.[7]

Bütün bu olumsuzlukları sineye çeken Hazreti Hüseyin’in tahammül sınırını zorlayan şey, hiçbir şekilde hilafet makamına liyakâti olmayan Yezîd’in, babası tarafından kendi sağlığında halife yani veliaht olarak belirlenmesi ve halkın topyekûn biatının zorla alınmak istenmesidir. Hem yönetimin babadan oğula geçmesinin, o güne kadar oluşan İslam geleneğinde yeri de yoktur.

Bu durum tüm Müslümanları ilgilendiren bir husus olduğundan, o dönemin önemli simaları olan başta Hazreti Hüseyin olmak üzere; Hazreti Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah ve Hazreti Zübeyr İbn-i Avvam’ın oğlu Abdullah (radıyallâhu anhum) buna karşı çıkmışlardır. Bunlar, ilk müslümanların çocukları olarak Allah Resûlü’nün yaşadığı dönemi idrak eden ve Müslümanların özellikle Hicaz bölgesindekilerin kendilerine itibar ettiği kimselerdir.

Bu kıymetli zâtlar, emr-i bi’l-marûf ve nehy-i ani’l-nünker düşüncesiyle Hazreti Muaviye’ye, Allah Resûlü’nün, Hazreti Ebû Bekir’in ve Hazreti Ömer’in bu konuda izledikleri yola atıfta bulunarak kendisinden sonrası için “Allah Resûlü’nün yaptığı gibi yap. O, filancaya biat edin diye bir aday bırakmadı. İslam toplumu, özgür iradesiyle kendilerini yönetecek şahsı belirledi. İllaki bir aday belirlenecekse Hazreti Ebû Bekir’in yaptığı gibi yap. Akrabaların dışında ve İslam’a ve Müslümanlara hizmet edeceğine inandığın ehil birini istişare ederek belirle! Yahut Hazreti Ömer gibi içinde evlât ve akrabadan hiç kimsenin yer almayacağı bir şûra oluşturarak hilâfet makamına geçecek zatı tespit hususunda onları sorumlu tut” teklifinde bulundular.[8]

Bu husus, en başta Hazreti Hüseyin olmak üzere o dönemdeki yetişkin insanların, temel İslami değerlerle uyuşmayan, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sonrasındaki halifelerin uygulamasına ters düşen, tahribatı tüm toplumu ve Müslümanların geleceğini etkileyecek olacak bir yanlışa, adalet ve hakkaniyet duygularıyla; şartların her yönden olumsuzluğuna rağmen, ölümü de göze alarak karşı çıkmaları ve dik durma cesareti göstermeleri açısından büyük önem taşımaktadır.[9]

Bu teklifleri kabul etmeyen Hazreti Muaviye, oğlu Yezîd’i veliaht olarak Müslümanlara kabul ettirmek için yaklaşık 5 yıl (50-56 yılları arasında) çalışma yapar ve bunun için insanlara vaatlerde bulunur, maddi imkânlarını kullanır, yeri geldiğinde de baskı yapar ve Müslümanları biata zorlar ve 56 yılında Yezîd veliaht olarak resmen kabul edilir. Hazreti Muaviye’nin 60 yılında vefatından sonra Yezîd halifeliğe liyakati olmamasına[10] rağmen hilafet makamına geçer ve halife olarak biat almaya başlar.

Hazreti Hüseyin, Yezîd’in halef bırakılmasına yaptığı itirazı onun ölümünden sonraki dönemde de sürdürür. Tahta oturan Yezîd ve etrafındakiler için Hazreti Hüseyin, aşılması gereken bir engel olarak karşılarında durmaktadır. Çünkü iktidarı oluşturanlar, hak ve adalet adına ortaya çıkanları kendi iktidarlarına karşı bir başkaldırı olarak algılamakta ve bu tür söylem ve eylemlerin engellenmesi gerektiğini düşünmektedirler. Onlar bu süreçte siyasî iktidarın sürekli tehdit ve takibine maruz kaldı.

Bu safhada Yezid, Medine valisine talimat göndererek veliaht tayin edilmesine karşı çıkan Hazreti Hüseyin, Abdullah İbn-i Zübeyir ve Abdullah İbn-i Ömer’e biat konusunda baskı yapılmasını emreder. Hazreti Hüseyin siyasî iktidarın sürekli tehdit ve takibine maruz kalır. Bu durumdan rahatsız olan Hazreti Hüseyin, ailesini de yanına alarak bir gece vakti Mekke’ye gider. Fakat burada da rahat bırakılmazlar. Benî Ümeyye yöneticileri, Yezîd’e biat etmeleri noktasında baskıya devam ederler. Hazreti Hüseyin ve onun gibi Yezîd’e baskıya boyun eğmemekte kararlı olan arkadaşları, Harem-i Şerif’e giderek Beytullah’a sığınırlar. Bu şekilde baskıyı kırmayı düşünürler. Ama bu biatten uzak durmak için geçici bir çözümdür.[11] Hazreti Hüseyin’in Yezîd’e boyun eğip biat etmeyeceği kesindir. Bu sebeple hayatı artık her an tehlikededir.

Hazreti Hüseyin söz konusu takip ve tazyiklerin zararlarından hem kendisini hem de ailesini nasıl kurtarabileceğini düşünür ve bu hususta istişarelerde bulunur. İşte tam da bu sıralarda Kûfeliler gönderdikleri elçiler ve yazdıkları mektuplarla onu ve ailesini Kûfe’ye davet ederler.[12] Kûfe, babası Hazreti Ali’yi sevenlerin çok olduğu, Hazreti Ali ve kısa bir süre de olsa Hazreti Hasan’ın halife olarak bulunduğu yerdir.

Kufelilerin davetleri karşısında Hazreti Hasan acele etmez; samimi olup olmadıklarını öğrenmek ve orada olup bitenlerden doğru bir şekilde haberdar olmak için amca oğlu Müslim İbn-i Akîl’i Kûfe’ye gönderir. (60 Şevval).

Kûfe’ye gelen Müslim, Kûfelilerle görüşür ve onların hararetle Hazreti Hüseyin’in şehre gelmesini beklediğine şahit olur ve davetlerinde samimi bulur.[13] Müslim gördüklerine ve işittiklerine bakarak çok sayıda kişinin Kûfe’de kendisini beklediğini Hazreti Hüseyin’e bir mektupla bildirir.

Bu arda Hazreti Hüseyin, Basralılara da bir elçi ve mektup göndererek onlardan da “haktan yana bir tavır ve zulme karşı bir duruş beklediğini”[14] ifade eder. Ama o sıralar şehrin valisi olan Ubeydullah İbn-i Ziyad durumdan haberdar olur olmaz derhal elçiyi öldürtür. Kûfe’deki durumdan haberdar olan Yezîd, iş büyümeden engel olmak için Ubeydullah İbn-i Ziyâd’ı Kûfe’ye de vali olarak atar. İbn-i Ziyad, Basra’da yerine kardeşini vekil bırakarak Kûfe’de halkın Hazreti Hüseyin’e teveccühüne engel olmak için Yezîd’in emriyle Kûfe’ye gider. [15] Varır varmaz gerek Müslim’i gerekse onu himaye eden Hani İbn-i Urve’yi idam ettirerek Kûfelilere gözdağı verir. Kendisine aykırı davrananların ölümle cezalandıracağını ilan eder ve öteden beri değişken bir mizaca sahip olan Kûfeliler sessizliğe bürünür.[16]

Hazreti Hüseyin, Basra’ya ve Kûfe’ye gönderdiği elçilerin başına gelenlerden habersizdir. Müslim’in kendisine yazdığı, Kûfelilerin davetlerinde samimi olduklarını bildiren mektubuna dayanarak ne yapması gerektiğini yakınlarıyla istişare eder. Bu noktada Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas ve Ebu Said el-Hudrî (radıyallâhu anhum) gibi Hazreti Hüseyin’i, Resul-i Ekrem’in Ehl-i Beyt’inden kıymetli bir emanet olarak gören ve onu samimi hislerle seven bazı sahabiler ona ve yakınlarına (Ehl-i Beyt’e) bir zarar gelir endişesiyle Hicaz’ı terk etmemesini söylerler.[17]

Ama onun Kûfe’ye gitmek istemesinin asıl sebebi, kendisi ve ailesi üzerindeki Yezîd yönetiminin şiddet ve baskısından uzaklaşmak ve Kûfelilerin heyecanlı davetlerini ve kendisinden beklentilerini boşa çıkarmamaktır. Bu davete icabet etmemeyi, hizmetten kaçmak gibi görür ve kendisine yakıştırmaz. Hedefinde ise “İradelere baskının olmayacağı, Kisra-Kayser yöntemini andıran tiranlıktan uzak, re’ye (özgür iradeye) önem verileceği, İslam’ın insan hayatına getirdiği hak ve adalet ölçülerinin sosyal hayata taşınacağı bir idarî hayat” vardır.

Hazreti Hüseyin, 60 yılının Zilhicce ayında, yanında ailesi ve yakın akrabaları olduğu halde Kûfe’ye doğru yola çıkar. Bu durumu Kûfelilere haber vermek için bir elçi gönderir ama elçi yakalanıp öldürülür.[18] Kafile yolda ünlü şair Ferezdak’la karşılaşır. Hazreti Hüseyin ona Kûfe’deki durumu sorunca Ferezdak “İnsanların gönlü seninle ama kılıçları Ümeyyeoğullarıyla beraberdir.” sözleriyle cevap verir ve ona “Allah seni istediğine eriştirsin; emellerine kavuştursun.” diye dua eder.[19]

Hazreti Hüseyin, es-Sa’lebiyye mevkiinde geldiğinde amcaoğlu Müslim İbn-i Akîl’in öldürüldüğü ve Kûfelilerin ona sahip çıkmayarak ihanet ettikleri haberini alır ve bu durum karşında çok üzülür. Bunun üzerine kafile içerisinde geri dönmenin daha yararlı olacağı konuşulmaya başlanır. Fakat Müslim’in kardeşleri geri dönmeyeceklerini ısrarla ifade ederler. Bunun üzerine Hazreti Hüseyin yola devam etme kararı verir ve sütkardeşi Abdullah’ı elçi olarak Kûfe’ye gönderip orada olup bitenlerden haberdar olmak isterse de o da şehit edilir. Hazreti Hüseyin, sütkardeşinin de şehit edildiğini Uzeybetü’l-Hicanat’da öğrenir ve ızdırapla iki büklüm olur.[20]

Bu sırada Hazreti Hüseyin’in Kûfe’ye doğru geldiğinden haberdar olan Kûfe valisi Ubeydullah İbn-i Ziyad, Hazreti Hüseyin’i durdurmak için Hurr İbn-i Yezîd komutasındaki 1000 kişilik süvari birliğini görevlendirir. Bu birliğin amacı, kafileyi çevre ile irtibatı olmayan, su-erzak temininin zor olacağı bir yerde tutmak ve sonuçta Hazreti Hüseyin’in valiye teslim olmasını sağlamaktır.[21]

Birliğin başında bulunan Hurr İbn-i Yezîd, Hazreti Hüseyin’e ulaşır ve ondan teslim olmasını ister. Ama Hazreti Hüseyin bunu kabul etmez. Çünkü ona göre ortada bir zulüm ve bu zulmü işleyen zalimler vardır. Zulme seyirci kalan, zalime destek vermiş olur. Her tarafa fitne-fesad yayılmış, helal-haram ölçüleri kalkmıştır. Birinin bunu düzeltmek için yola çıkması gerekmektedir.[22]

Bu durum karşısında yukardan gelen emirler doğrultusunda Hurr İbn-i Yezîd, kafileyi su ve erzak temininden uzak, çevre ile irtibatta zorluk çekilecek bir yer olan Kerbelâ’ya zorla sevk eder ve orada konaklamaya zorlar. Takvimler 2 Muharrem 61’i göstermektedir.[23] Bu sırada gözden kaçmayan bir durum vardır. Hurr’ün askerleri Hazreti Hüseyin’in arkasında namaz kılmakta ve ona saygı göstermektedirler.

Ubeydullah İbn-i Ziyâd, aldığı talimatlar doğrultusunda Rey valiliğine yeni atanan Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın (radıyallâhu anh) oğlu Ömer’i[24] 4000 kişilik bir birliğin[25] başında Hazreti Hüseyin’in üzerine Kerbelâ’ya gitmekle görevlendirir. Bu görev Ömer’in aile yapısı ve kişiliğiyle bağdaşmayan bir görevdir. Ömer İbn-i Sa’d ilk başta bunu kabul edemeyeceğini ifade eder. Ubeydullah, görevi kabul etmemesi durumunda Rey valiliğinden geri alınacağını söyler. Bunun üzerine Ömer, yakın akrabaları istemese de[26] bu görevi kabul eder.[27]

Mevki makam içim çıktığı yolda Hazreti Hüseyin’i ikna ederek istenmeyen bir durum yaşanmadan işin içinden çıkabileceğini düşünür. Ömer, Kerbelâ’ya gelir gelmez Hazreti Hüseyin ile görüşmelere başlar. Hazreti Hüseyin ona Kûfeliler tarafından davet edildiğini ama davetlerinin gereğini yerine getirmediklerine göre geri dönülmesine izin verilmesini ister. Ubeydullah’a Hazreti Hüseyin’in talebi iletilirse de o Hazreti Hüseyin’in Yezîd’e biat etmesini ister. Fakat Yezîd, Hazreti Hüseyin’in biatini boş yere bekleyecekti. Biat etmezse başına felâketler gelebileceği söylemi de sonucu değiştirmeyecekti.

Bu gelişme üzerine Ömer İbn-i Sa’d, valinin isteği üzerine Hazreti Hüseyin’i Yezîd’e biata zorlamak için kafileyle su kaynağı olan nehir arasına 500 kadar askerini yerleştirir. İçinde kadın ve çocuklarında olduğu kafile bu sebeple susuz kalır ve bu susuzluk üç gün devam edecektir.[28]

Meselenin giderek karmaşık bir hal aldığını gören Hazreti Hüseyin, Ömer İbn-i Sa’d’a üç seçenekli bir teklifte bulunur: “Ya Medine’ye dönmesine, ya da Yezîd ile görüşmek üzere Şam’a gitmesine ya da bir sınır şehrine gidip Allah yolunda mücadele etmesine müsaade edilmesi.”[29]

Ömer İbn-i Sa’d, bunlardan birinin gerçekleşebileceği ümidiyle Hazreti Hüseyin’in taleplerini derhal valiye ulaştırır. Ubeydullah, Hazreti Hüseyin’in Yezîd’in yanına Şam’a gitme isteğini kabul edecekken orada bulunan Şemir İbn-i Zilcevşen, böyle bir fırsatın bir daha ele geçmeyeceğini söyleyerek onu tahrik eder.[30] Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyâd, Ömer İbn-i Sa’d’a, Hazreti Hüseyin ve adamlarının alternatifsiz olarak Yezîd’e biat etmelerini aksi takdirde onlarla savaşılmasını emreder ve bu emri yerine getirmesi için onu; ikbalini, istikbalini, canını, malını ve ailesini kaybetmekle tehdit eder.[31]

Bu olaylar cereyan ederken Hazreti Hüseyin bir rüya görür. Rüyasında dedesi Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona Kendi yanına gelmekte olduğunu söyler. Hazreti Hüseyin bu rüyayı yakınlarına anlatınca kız kardeşi Hazreti Zeyneb bunu Hazreti Hüseyin’in vefatının yaklaştığına yorar ve “Vay başımıza gelen!” diye ağlamaya başlar. Hazreti Hüseyin onu teskin eder.[32]

Hâlbuki savaşmak için yola çıkmayan, hak ve adaleti ayakta tutmaktan başka derdi olmayan, savunmasız, içlerinde çocuk ve kadınların da bulunduğu insanlara saldırmak, savaş açmak insanlığı yitirmiş canavarlara mahsustur. 

Vali Ubeydullah’ın haberi kendisine ulaşınca, Hazreti Hüseyin’in yanındaki az sayıdaki insanla 5000 kişiye karşı koyması mümkün olmamasına rağmen yine de Yezîd’e boyun eğip biat etmeyeceğini söyler ve dokuz Muharremi on Muharreme bağlayan gece sabaha kadar mühlet ister. Hazreti Hüseyin o geceyi, ibadetle, Kur’ân’la, zikir, dua, tevbe ve istiğfarla geçirir.[33]

Artık çarpışma kaçınılmaz olduğundan, Hazreti Hüseyin yanında bulunan yakınlarına isteyenlerin oradan ayrılabileceğini; asıl hedefin kendisi olduğunu söyler ve hatta bu konuda ısrar eder. Fakat kimse ayrılmaz.[34] Bunun üzerine çadırlar birbirine yaklaştırılır, kadın ve çocuklar çadırlara yerleştirilir ve erkekler de çadırların çevresinde yerlerini alırlar.[35]

Hazreti Hüseyin, 10 Muharrem sabahı, karşısındakilere dedesinden, şehitlerin efendisi Hazreti Hamza’dan, Mute şehidi Hazreti Cafer-i Tayyar’dan, ehlibeyt hakkında varit olan nebevî müjdelerden bahseder. “Ben, Fâtıma’nın has oğlu değil miyim?” der. Kûfelilerin davet mektuplarına değinir. Fakat karşısında kadir kıymet bilmez, hevâ ve heveslerine boyun eğmiş, malı, mülkü, mevki, makamı âhirete tercih etmiş nadan bir topluluk vardır. [36] Sadece Hurr İbn-i Yezîd ve onun gibi düşünen birkaç kişi Hazreti Hüseyin’e gelip özür diler ve onun yanında yer alır. Diğer askerlere “Yemin olsun ki, kendimi cehenneme atacak değilim! Elbette cennete girmeyi arzu ediyorum!” diyerek hangi safta, niçin durduğunu anlatmaya çalışır. Çarpışmalarda şehit olur.[37]

10 Muharrem 61’in sabahı, bir aşure günü Ömer’in cephesinde yer alan askerlerin ok atışıyla çarpışma başlar. Hazreti Hüseyin’in ve yakınları günlerdir aç, susuz ve takatsizdir. Buna rağmen bire bir vuruşmalarda çok etkili olurlar. Ama toplu hücum başlayınca, dengesiz bir güç ve sayı farkı sebebiyle Hazreti Hüseyin’in yakınları, Ehl-i Beyt’in fidanları, Mekke Medine’de insanların önlerinden geçmeye kıyamadığı mubarek çocuklar; Ebû Bekir, Cafer, Osman, Abdullah teker teker şehadete yürürler. Hazreti Hüseyin “Oğlum sabredin dedenizle buluşmaya az kaldı” diyerek onları müjdeler. Bunlar arasında daha üç yaşındaki oğlu Abdullah da vardır. Yine küçük çocuklarından birinin de eli kesilir.[38]

Hazreti Hüseyin, zalimlerin saldırıları altında canlarını veren yiğitlerin yardımına koşamamaktan, koşsa da onları kurtaramamaktan dolayı tarifsiz bir acı çekmektedir. Bu durumda yönelecek tek ve gerçek kapı olan Yüce Allah’a ellerini açar ve şöyle dua eder: “Allahım! Eğer gökten bir zafer ihsan etmeyeceksen bunu daha hayırlı bir şeyin sebebi kıl ve bu zalimlerden sen intikam al!”[39]

Hazreti Hüseyin’in etrafına onu korumak için oluşturulan çember giderek daralmaya başlar. Atılan okların hedefinde Hazreti Hüseyin vardır.

Hazreti Hüseyin, yanındakilerle beraber günlerdir susuzdur. Susuzluğunu dindirmek ve susuzluktan kıvranan çocuk ve kadınlara su getirmek için nehre doğru gider ama orada ağzına bir ok isabet eder.[40] Hazreti Hüseyin’in yaralandığını gören ve acımasızlığıyla tanınan Şemir, yaklaşık on adamıyla onun üzerine saldırır. Hazreti Hüseyin, yaralı olduğu halde ilk başlarda etrafındaki insanları geri püskürtür ama onu şehit ederler; Allah Resûlü’nün mübarek ellerinin sevip sıvazladığı mübarek başı keserler ve kafilede bulunan kadınlarla birlikte Ubeydullah İbn-i Ziyâd’a gönderirler. O da Yezîd’e gönderir.[41]

Hazreti Hüseyin 57 yaşında, bedeninde 33 mızrak, bir o kadar da kılıç yarasıyla ruhunun ufkuna yürür.[42] 23’ü ehli beytten olmak üzere Kerbelâ’da 72 şehit vardır.[43] Şehitler orada Kerbelâ meydanında bırakılırlar. Ordu ayrıldıktan sonra oraya yakın oturan köylüler gelip şehitleri defnederler…

Kerbelâ tarihe kara bir sayfa olarak geçer. İnsanlığa huzuru getiren, ebedi saadetin müjdecisi o Kutlu Rehberin mübarek torunun maruz kaldığı bu zulüm ve onlara reva görülen muamele yürekleri yakan bir acı olarak kalır…

Keşke bu hadise hiç yaşanmasaydı. Ama yaşandı; şimdi bize düşen buradan günümüze bakmak ve dersler çıkarmaktır. Hazreti Hüseyin’in Kûfe’ye yürüyüşü, haksızlık ve adaletsizliğe karşı hakkı haykırmak, zulme, dayatmaya karşı dik durmak, zalime ve zulme boyun eğmemek, kabilecilik karşında kardeşliği tesis etmek ve hak ve adaleti ikame etmek içindir. Ve O yakınlarıyla beraber canları pahasına bu yoldan ayrılmamış ve duruşlarını değiştirmemişlerdir. Yürüdükleri ve uğruna can verdikleri yol, Peygamber yoludur. Çünkü onlar hak, adalet, hürriyet, rahmet, merhamet, müsamaha ve şefkat duygularının yeniden ihyası için canlarını vermişlerdir. Onlar bu uğurda şehit olup gönlümüzde taht kurarken onlara bu zulmü reva görenler hem ahiretlerini mahvetmiş hem de insanlığın ortak vicdanında mahkum olmuşlardır.

Hayatını zühd ve takva dairesinde geçiren Hazreti Hüseyin hiçbir zaman menfaat, dünyalık ve saltanat peşine düşmemiş ve böyle bir beklentisi de olmamıştır. O hayatıyla bizlere, sırf Allah rızası istikametinde, hakkın ve adaletin yerini bulması için nasıl bir duruş sergilenir göstermiş; hak ve adalet adına ayakta durmanın bir modeli ve örneği olmuştur ve şehadetiyle Yezîd ve onun gibi kendini bilmez zalimlere üstün gelmiştir.

Bugün bize düşen de Ehl-i Beyt’in yaptığı gibi, hak ve adalet için can pahasına da olsa sabit-kadem olmak ve durduğumuz yerden ayrılmamaktır.

“Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip kavlî ve fiilî duada ısrar etmektir.


Dipnotlar:
[1] Buhârî, Fedâilu Ashâb 22 (3753); Tirmizi, Menâkıb 103 (3778)
[2] Tirmizi, Menâkıb 101 (3768)
[3]Buhârî, Menâkıb 25; Fedâilu Ashâb 22; Müslim, Fezâilu’s-Sahabe 58, 59, (2422); Tirmizi, Menâkıb 103-104 (3775,3784)
[4] Tirmizi, Menâkıb 104 (3784)
[5] İbn Hacer, el – İsâbe Fî Temyîzi’s – Sahâbe, Mısır 1328, I, 332
[6] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l – Ğâbe Fî Ma’rifeti’s – Sahâbe , tahkik. Muhammed İbrahim elbenna v.dgr., Kitâbu’ş-Şa’b, yrz., ts, II, s. 21; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n – Nübelâ , Beyrut 1405/1985, III, 265.
[7] Taberi, Tarih 6/124-135;
[8] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 3/510; İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’sSiyâse, tahkik: Tâhâ Muhammed ez-Zeynî, Mısır, ts. I, 163.
[9] Ortaya konulan tepki sonucu değiştirmemiş olsa da tarihe, kişilikli insanların, İslâm siyâset düşüncesinin özüne aykırı düşen ciddi bir olumsuzluğa karşı tüm baskılara rağmen doğru olan davranıştan vazgeçmeyeceklerine, akıbeti tüm toplum kesimlerini ilgilendirecek olan bir yanlışa boyun eğmeyeceklerine dair önemli bir duruş olarak geçmiştir. Nitekim yapılan bu iş, sonraki devirlerde gelen pek çok ulema tarafından şûra sisteminden inhiraf ve meşru zeminde işleyen bir mekanizmanın ifsâdı olarak görülmüş, kamunun güvenine mazhar olmayan bir şahsın veliaht olarak bırakılması da uygunsuz bir iş olarak nitelenmiştir. Bkz.: Hüseyin Algül’ün makalesi; Çeşitli yönleriyle Kerbelâ, s. 90
[10] Yezid gençliğini, dayıları Benî Kelb’in yanında bedevî hayatının şartlarında çölde geçirmiş ve orada içki, oyun, eğlence gibi kötü alışkanlıklar edinmişti. Hazreti Muaviye’nin çabalarına rağmen Yezid çölde edindiği kötü alışkanlıklarını bırakmadı, bilhassa oyun ve eğlenceye düşkünlüğü halk tarafından yadırgandı ve eleştirildi.
[11] Taberi, Tarih 5/341; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/14-17; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/147-148; ed-Dineverî, el-İmâme 1/175
[12] Kaynaklarda bu mektupların heybeler dolusu olduğu ifade edilir. Bkz.: İbn-i Sa’d, Tabakat 4/292; Taberî, Tarih 5/352; Belâzûri, Ensâb 3/370; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/20; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/151-152;
[13] Rivayete göre yirmi bini aşkın mühim bir kitle Hazreti Hüseyin’i hararetle davet etmektedirler. Kûfe’nin ileri geleni pek çok insan, Hazreti Hüseyin’i içtenlikle davet ettiklerini; onu kucaklamaktan, geçmişte yakınlarına karşı gösterdikleri ihmallerin acısı içinde ezilmekten, bu durumda şimdi Hazreti Hüseyin’e karşı vefa göstermekten bahsediyorlardı.
[14] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/23; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/157
[15] İbn-i Hacer, el-İsâbe 1/333; Suyûtî, Tarîhu’l-Hulefâ 207
[16] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/24; İbn-i Kesir, el-Bidâye 88/152-154
[17] Taberî, Tarih 6/215-219; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/37-39; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/160. Ayrıca Bkz.: İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe 2/21; Zehebî, Siyeru A’lemi’n-Nübelâ 3/292-294
[18] Bu elçi Kays İbn-i Müshir’dir. (radıyallâhu anh)
[19] Taberî, Tarih 6/218; Belâzurî, Ensâb 3/376; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/40; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/166
[20] Taberî, Tarih 6/225; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/42; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/168-170
[21] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/46; İbn-i Kesir, el-Bidâye 8/172
[22] Hazreti Hüseyin’in çoğunluğu Kûfelilerden oluşan karşı tarafa uyarılarını içeren konuşmasının tam metni için Bkz.: İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/48
[23] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/169-174;İbn-i Kuteybe, İmâme 2/5-6; Ya’kûbî, Tarih2/243-244; Dineverî, el-Ahbâr 228-232
[24] Burada Ömer İbn-i Sa’d’ın seçilmesinin arka planında şu yatmaktadır: Hazreti Hüseyin’in karşısına Kureyş’ten ona denk birinin seçilmesi askerleri ikna adına çok önemlidir.
[25] Ubeydullah’ın baskılarıyla çoğunluğunu Kûfelilerin oluşturduğu bu birliğin içinde Hazreti Hüseyin’i davet eden bazı insanlar da vardır.
[26] Ömer’in yakınlarının bu göreve itirazları bkz.: Taberî, Tarih 6/233; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/52-54; Bel^zûrî, Ensâb 3/381-383; Asım Köksal, Hazreti Hüseyin ve Kerbelâ faciası 139-140; Hüseyin Algül, Kerbelâ 123
[27] Taberî, Tarih 6/234; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/52-54; Belâzûrî, Ensâb 3/381-383; Asım Köksal, Hazreti Hüseyin ve Kerbelâ faciası 139-140; Hüseyin Algül, Kerbelâ 123-124
[28] Taberî, Tarih 6/234; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/52-54; Belâzûrî, Ensâb 3/389; Hüseyin Algül, Kerbelâ 126
[29] Taberî, Tarih 6/235; Zehebî, Siyeru A’lemi’n-Nübelâ 3/311; Belâzûrî, Ensâb 3/390
[30] Taberî, Tarih 6/236; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/55; İbn-i Kesîr, el-bidâye 8/175
[31] Taberî, Tarih 6/236; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/55
[32] Taberî, Tarih 6/237
[33] İbn-i Kesîr, el-bidâye 8/176
[34] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/57-58; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/176-177
[35] İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/176-177-180
[36] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/62; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/179
[37] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/63-65; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/180-181; Belâzûrî, Ensâb 3/397; Asım Köksal, Hazreti Hüseyin ve Kerbelâ faciası 171-175; Hüseyin Algül, Kerbelâ 141
[38] İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/186
[39] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/75; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/187
[40] Hazreti Hüseyin’e ok atarak ağzından yaralayan kişi , daha sonra bir hastalığa yakalanır. Devamlı su içtiği halde suya kanmaz; bir gün aşırı su içmekten çatlayıp ölür. Bkz.: İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/76; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/187
[41] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/78-80; Belâzûrî, Ensâb 3/409; Hüseyin Algül, Kerbelâ 151-152
[42] İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/189; Belâzûrî, Ensâb 3/409
[43] Karşı taraftan da 88 ölü vardır. Şehitlerin listesi için Bkz.: İbnü’l-Esîr, el-Kâmil 4/91-94; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 8/189; Asım Köksal, Hazreti Hüseyin ve Kerbelâ faciası 178-219

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla