Kâbe’nin Tamiri ve Söz Kesen Hakem

338

Aradan on yıl daha geçmiş ve İnsanlığın Emîni otuz beş yaşlarına gelmişti. Bugünlerde en çok konuşulan husus, zamanla aşınan Kâbe’nin yeniden tamir işiydi. Üstelik, yıkılan duvarlar arasından hırsızın biri içeri girmiş ve orada bulunan bazı kıymetli eşyayı alıp kaçmıştı. Bu arada bir kadın ateş yakmış ve bu ateşten sıçrayan bir kıvılcımla Kâbe’nin örtüsü tutuşarak yanıvermişti. İşte, bütün bunları birlikte değerlendiren Kureyş, bir an önce Kâbe’yi tamir kararı almıştı.

Cidde yakınlarında karaya oturan bir geminin haberi Kureyşlileri sevindirmişti; zira bu geminin yükü, tam da aradıkları malzeme ile doluydu. Üstelik gemide, inşaat işini yapabilecek usta da vardı. Hiç vakit kaybetmeden Velîd İbn Muğîre başkanlığında bir heyet, tarif edilen yere giderek malzemeleri satın alıp Rum asıllı usta Bâkûm’la birlikte Mekke’ye geri döndü.1

Sıra, işin taksimine gelince ortam birden gerilmiş ve Kâbe’ye hizmet gibi bir krediyi her kabile kendi adına kullanma yarışına girişmişti. Nihayet, her bir duvarı belli başlı kabileler arasında taksim edilerek bir anlaşma sağlanmıştı.

Ancak, yapmak için önce yıkmak gerekiyordu ve bunun için kimsede cesaret yoktu. Başlarına bir musibet gelmesinden korkuyorlardı. Eline manivela alıp ilk kazmayı vuran, yine Velîd İbn Muğîre oldu:

– Allah’ım! Bunu yaparken, hayırdan başka bir muradımız yok, diyor ve elindeki manivelayı titizlikle kaldırıp indiriyordu. Hatta o gün, kimse cesaret edip yıkma işlemine girişemedi. En azından aradan bir günün geçmesini bekliyorlardı; şayet ertesi güne kadar başlarına bir olumsuzluk gelmezse Rabbin razı olduğu kanaatine varacaklar ve bu işleme devam edeceklerdi. Aksi halde bu işten vazgeçecek ve bir daha akıllarına bile getirmeyeceklerdi.
Ertesi gün olmuş ve herkes, dünden farksız olarak sabahlamıştı. Belli ki, bu işte Rabbin de rızası vardı ve her bir kabile, kendi payına düşen yerden başlayarak önce yıkım işlemi tamamlandı.

Nihayet, Hz. İbrahim’den kalma temellere kadar inmişlerdi. Aralarından biri, bu temele ilişince, Mekke’nin şiddetle sallandığına şahit oldular ve akıbetlerinden korkarak, yeni inşaatı bu temellerin üzerinde yükseltme kararı aldılar.2

Taş taş üstünde yükselen Kâbe, Rükne kadar geldiğinde yeni bir tartışma konusu ortaya çıkmış ve ortam yeniden gerilmişti. Zira her bir kabile, kendileri için kutsal saydıkları Hacerü’l-Esved denilen kara taşı kendilerinin yerleştirmesi gerektiğinde ısrar ediyor ve bunun için de bir türlü aralarında anlaşamıyordu. Gerginlik o kadar artmıştı ki, neredeyse herkes iş-gücünü bırakmış, birbirlerine saldırmak için fırsat kollar hâle gelmişti; daha Ficar savaşlarının yaraları yeni kapanırken bugün yeniden, yüzyıllarca devam edecek bir savaşın eşiğine gelinmişti.

İşte tam bu sırada, Kureyş’in en yaşlı adamı Ebû Ümeyye, ayağa kalkmış vuruşmak için fırsat bekleyen gergin Mekkelilere şöyle sesleniyordu:

– Ey Kureyş topluluğu! En iyisi siz, gelin aranızda bir hakem tayin edin ve bu anlaşmazlığa bir son verin! Gelin, Kâbe’nin şu kapısından ilk giren insan aranızda hakem olsun ve ne derse onu yapın!

Önce herkes bu teklifi şöyle bir tartmış ve ardından da haklı bularak kabul etmişti. Hayır adına çıktıkları bir yolda, ne de olsa yüzyıllar sürecek bir şerre kapı aralamak istemiyorlardı. Herkes bu teklifi kabul ettiğine göre şimdi iş, söz konusu kapıdan gelecek ilk insanı beklemeye kalmıştı.

Bir pazartesi günüydü.3 Uzun ve sessiz bir bekleyişin ar­dından herkes kulak kesilmiş; gelen ayak seslerinin sahibini merakla beklemeye durmuştu. Nihayet bu kapıdan, bekleşen Kureyş üzerine doğan ilk sima, İnsanlığın Emîni Hz. Mu­hammed’den başkası değildi. O’nu görünce hep bir ağızdan:

– İşte, Emîn geliyor! Biz, O’nun vereceği hükme razıyız, demeye başladılar.

Neden herkesin kendisine baktığını ve görür görmez de böyle bağırdıklarını öğrenip, gelişmeleri de teker teker dinledikten sonra; Muhammedü’l-Emîn önce büyük bir bez parçası getirmelerini talep etti onlardan. Çok geçmeden bu talep yerine gelmiş ve Muhammedü’l-Emin’in ne yapacağı merakla beklenir olmuştu.

Önce, getirilen bezi yere serdi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Ardından da, kendi elleriyle Hacerü’l-Esved’i kucaklayıp bu bezin üzerine koydu. Bu sırada, dikkatle ne yaptığını gözleyen meraklı bakışlara yöneldi ve:

– Her bir kabile, şu bezin bir tarafından tutarak taşı kaldırsın, buyurdular. Zekice bir çözümdü ve bu hükme, hiç kimsenin itirazı olmadı. Çünkü her bir kabile, taşın konulmasında ortak olmuş, el birliği ile onu yerden kaldırıyordu. Nihayet taş, rükun hizasına gelince Muhammedü’l-Emîn, taşı orada sabit tutmalarını istedi onlardan. Ardından da, kendisi yaklaştı ve yine mübarek elleriyle taşı kavrayarak yerine yerleştiriverdi. Belli ki Allah (celle celâluhû), ilk insan Hz. Âdem’le birlikte yeryüzüne inen ve Hz. İbrahim’le Hz. İsmail zamanından bu yana Kâbe’yi şenlendiren cennet kaynaklı bu taşın yerleştirilmesini, bizzat Son Nebi’sinin eliyle gerçekleştirmeyi murad etmiş ve zamanlamayı da böyle takdir etmişti. İşin doğrusu her şey, O’nunla yeniden aslî haline dönmeye başlamıştı.

Artık mesele, fetanet-i a’zam sahibi Efendiler Efendisi’nin küçük bir müdahalesiyle tatlıya bağlanmıştı ve günlerdir ara verilen tamir işi böylelikle yeniden başladı ve zamanı gelince de nihayet buldu.4


Dipnot:

  1. İbn Sa’d, Tabakât, 1/145
  2. İbn Sa’d, Tabakât, 1/146; Taberî, Tarih, 2/200
  3. Efendiler Efendisi’nin hayatında pazartesi gününün ayrı bir yeri vardır; dünyaya teşrif ettikleri gün pazartesi olduğu gibi Hira’da ilk vahye mazhar oldukları gün de pazartesi idi. Medine’ye hicrete başladığı gün de, Medine’ye ulaştığı gün de yine pazartesi idi. Yüce dostluğu tercih edip dünyaya veda ettiği gün de pazartesiden başkası değildi. Bkz. Süheylî, Ravdü’l-Ünf, 1/129
  4. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 1/146; Taberî, Tarih, 2/201; Süheylî, Ravdü’l-Ünf, 1/129; Belâzurî, Ensâb, 1/99
Bunları da beğenebilirsin