Kâbe’deki putlar

203

Allah için yeryüzünde inşa edilen ilk bina olan Kâbe, zamanla gerçek mahiyetinden uzaklaştırılmış ve putlarla doldurulmuştu. İnsanlar, içlerinden bir türlü atamadıkları kulluk duygusunu, elleriyle yapıp inşa ettikleri tahta ve taş parçalarının karşısında durarak tatmin etmeye çalışıyor; önemli kararları öncesinde bunların yanına gelip kur’a çekiyor, şükürlerini bunlara kurban keserek yerine getirdiklerini düşünüyor ve korktukları zaman da yine bunların yanına giderek rahatlamaya çalışıyorlardı.

Çoğunluğu itibariyle bu putlar, ataları arasındaki itibarlı insanların heykellerinden ibaretti. Hubel, Nâile, İsâf, Lât gibi meşhur putlar, önceleri sadece saygı duymak için resimleri yapılan, ancak zamanla heykelleşen ve neticede karşısına geçilip de ilah diye iç dökülen sahte birer ilaha dönüşmüştü!

Allah Resûlü Muhammedü’l-Emîn ise, putçuluk düşüncesini ortadan kaldırıp hakiki tevhid inancını ikame için gelmişti. Daha, kendisine risalet verilmeden önce de, bunlara karşı tepki duyuyor ve asla gidip önlerinde temenna durmuyordu. Gençlik yıllarında bile, amca ve halalarının ısrarına rağmen onların dediklerini hiç yapmamış ve onlara da, yaptıklarının kötü olduğunu söylemekten çekinmemişti.

Şimdi ise O (sallallahu aleyhi ve sellem), artık vazifeli bir peygamberdi; hem de, herkesin gelişini gözlediği Son Peygamber! Kâbe’yi, ilk günkü safvetine O kavuşturacak; ilah yerine konulan sahte mabudları ortadan kaldıracak ve insanların midesine inen haram maddelerden onları uzaklaştıracaktı.

Ancak, bütün bunların gerçekleşebilmesi için zamana ihtiyaç vardı. Zira, sinekleri öldürmekle bataklığı kurutmak arasındaki tercihini, meseleyi temelinden çözme istikametinde kullanıyordu. O’nunla gelen mesaj, sadece Kâbe’deki değil; bütün dünyadaki bataklığı kurutma hedefini haizdi. Öyleyse, hissî davranıp meseleyi çıkmaza sürüklemenin bir anlamı olamazdı.

Gerçi, Hz. Ali ve Hz. Zeyd gibi yakınlarıyla birlikte Kâbe’ye girdiğinde, orada bulunan putlara karşı gösterdiği tavır, zamanın çıldırtıcılığına rağmen sabrın ne kadar zor olduğunu anlatıyordu.

Zeyd İbn Hârise ile Kâbe’ye geldiklerinde, gözüne ilişen putlardan rahatsız olan Allah Resûlü, eline aldığı bez parçasını ıslatıp onlar üzerine vuracak ve:

– Allah, o insanları kahretsin! Nasıl olup da, yaratma konusunda adeta Allah’la yarışırcasına bir teşebbüste bulunuyor ve bunları yapıyorlar, diye sitemde bulunacaktı.1

O’nun bu konudaki yaklaşımı, iki delikanlı Hz. Ali ve Hz. Zeyd’in de gözünden kaçmıyor ve fırsat bulduklarında onlar da, kendilerine ne bir fayda ne de zararı söz konusu olan bu taş ve tahtalara karşı tavır alıyorlardı.

Bir gün, ikisi birlikte Kâbe’ye gelmişlerdi. Ne garip ki etrafta, ikisinden başka kimse görünmüyordu. İbrâhimvârî bir hareket gelmişti akıllarına… Aslında, onları çöp yığınlarının arasına gömmekti en güzeli… Ama onlar, henüz bunu yapacak konumda değillerdi. Bununla birlikte, içlerinde duydukları derin heyecanı bir şekilde dışa vurmaları gerekiyordu. Demek ki henüz, yön bulmamış bir heyecandı bunlar… Derken, gittiler ve Mekke müşriklerinin kıymet verdikleri bu putlara, getirdikleri toz-toprak ve pisliği bulaştırıverdiler!

Sabah olup da putlarını toz-toprak ve pislik içinde bulan Mekke müşrikleri, başlarına kaynar sular dökülmüşçesine bir telaşa kapılmışlardı. Bunu yapanlar hakkında en ağır ithamlarda bulunuyorlar; bir yandan:

– Bunları bizim ilahlarımıza kim yaptı, diye dövünürken diğer yandan da, süt ve su ile onları yıkıyor ve konuşacak dili ve düşünecek bir beyni bile olmayan bu şuursuz taş ve tahta parçalarından özür diliyorlardı.2

O güne kadar belki de bunu hiç yapmamışlardı; demek ki tahrik oluyor ve köhneleşmiş düşüncelerine daha çok yapışıp sahip çıkıyorlardı. Öyleyse bu yol, tasvip görecek bir yol değildi! Dört bir tarafı kristalden müteşekkil binaya sahip olanların, başkalarının camına taş atması, sahip olduklarının da tehlikeye girmesi anlamına geliyordu. Farkına varıldığı zaman bu, onları da tahrik eder ve –hâşâ– Allah’a karşı uygunsuz tavır ve davranış içine girmeye sevkederdi. Zaten, müşrikler de söylenmeye başlamıştı ve açıkça tehdit ediyorlardı:

– Yâ Muhammed! Ya Sen, bizim ilahlarımız hakkında kötü söz söylemekten vazgeçersin ya da bizler, Senin Rabbin hakkında ağzımıza geleni söyleriz!

Ortalık, yeni bir gerginliğe doğru gidiyordu ki, dillerde, Cibril’in yeni bir mesajla geldiğinin müjdesi dolaşmaya başladı. Gelen ayet, açıkça şunu ifade ediyordu:

– Onların, Allah’tan başka arkasına düşüp de ‘ilah’ diye yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesin ve kötü söz sarfetmesinler!3

Artık bu ayet, putlar konusundaki kavl-i fasıldı ve bundan sonra, mesele temelinden çözülene kadar bir daha bu çapta gündeme gelmeyecekti. Çünkü Allah, herkes için kendi yapageldiklerinin, kendilerine süslü gösterildiğini anlatıyor ve başkalarının putlarıyla uğraşarak vakit kaybetmemenin üzerinde duruyordu.

Dipnot:

  1. Efendimiz’in, Hz. Ali ile birlikte buraya geldiği bir sırada yeğeninin, Kâbe’nin damındaki bir putu kırışına seslenmediği şeklinde de bir rivayet vardır. Bkz. Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 6/23
  2. el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 14/107 (38084)
  3. Bkz. En’âm, 6/108; Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, 224, 225. Bu ayetin, Mekke ileri gelenlerinin, vefat etmeden önce Ebû Tâlib’in yanına gelip de aracı olmasını dilemeleri üzerine indiği şeklinde de rivayet vardır. Bkz. Vâhidî, a.g.e. s. 225
Bunları da beğenebilirsin