İyilik Yapmada Peygamber Ahlâkı

810

Allah’ın Resulü (sas), Kur’an ahlakıyla süslenmişti ve Kur’an onun ahlakını “çok yüce bir ahlak üzere”[1] olarak nitelendirmişti. Onun davranışları genellikle Kur’an’ın en azından bir ayetini yansıtırdı. Örneğin, birisi ona iyilik ve ikramda bulunduğunda, imkânı olduğu an hemen daha fazlasını yapardı. Çünkü Allah Kur’an’da, “Öyle ya, iyiliğin karşılığı iyilikten başka mı olacaktı!”[2] diye buyurmuştu.

Bir gün Allah’ın Resulü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer beraberce buluştular ve sahabi Ebu’l-Heysem’in evine gittiler. Ebu’l-Heysem, “Ey Allah’ın Resulü, bir tane küçük dişi oğlak kesmek istiyorum” dedi. Allah’ın Resulü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile sohbet ederken Ebu’l-Heysem gidip oğlağı kesti. Muhtemelen ona eşi de yardım etti ve kısa sürede yemeği hazırladılar. Ebu’l-Heysem, yemek sonrası tatlı bir jest olarak olgunlaşmış ve taze hurma salkımları getirdi. Allah’ın Resulü ve iki arkadaşı, oğlağın etinden ve olgunlaşmış hurmalardan yediler, getirilen sudan içtiler ve doydular. Sunulan yemek o kadar lezzetliydi ki, uzun zamandır böyle bir yemek yemediklerini düşündüler.

Otururken Yemen’den bir köle (erkek hizmetçi) getirildi. Hemen ardından da ev işlerinde yardım almak için uzun süredir Allah’ın Resulü’nden bir hizmetçi talep eden Hz. Fâtıma geldi. Su taşımaktan ve buğday öğütmek için el değirmeni kullanmaktan dolayı ellerinin izlerini Allah’ın Resulü’ne gösterdi ve bir hizmetçi istedi. Allah’ın Resulü bu talebe o anda bir şey demedi, ancak kızı Fâtıma gittikten sonra kararını vererek şöyle dedi: “Onu Ebu’l-Heysem’e vermeliyim, çünkü onun ve eşinin bizi ağırlarken ne kadar zorlandıklarına tanık olduk.” Bu kararını Fâtıma’ya bildirerek ve hizmetçiyi Ebu’l-Heysem’e vererek şöyle dedi: “Al bunu Ebu’l-Heysem, sana bahçende yardımcı olur. Ona daima iyi davran ve ona hayır tavsiye et.” Hizmetçi Ümmü’l-Heysem’in yanında bir süre çalıştıktan sonra, Ebu’l-Heysem ona şöyle dedi: “Bahçedeki işleri ben Ümmü’l-Heysem’le birlikte yaparım. Artık sen gidebilirsin, senin Allah’tan başka efendin (Rabbin) yoktur, artık özgürsün.” Adam çıktı ve Şam’a gitti, orada bir geçim yolu buldu.

Sonuç olarak, Allah’ın Resulü, Allah’ın ona bahşettiği fıtrî/ilahî ahlakı sergiledi. Onun bu davranışını gören Ebu’l-Heysem de köleyi kısa süre sonra özgür bırakarak Nebevî ahlakı kendi hayatına tatbik etti.[3]

iyilik yapmak, karşılıksız iyilik

İslâm ahlakıyla ilgilenen âlimler, iyiliğe iyilikte bulunmanın üç seviyesi olduğunu açıklarlar

Birincisi: İyiliğe karşılık iyilikle karşılık vermek, en azından teşekkür etmek. Bundan daha değerli olan davranış ise yapılan iyiliğe daha büyük bir iyilikle cevap vermektir. Çünkü Allah Resulü, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez”[4] demiştir. Başka bir hadiste de şöyle der: “Hiçbiriniz, ‘Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar bana iyilik yaparlarsa ben de onlara iyilik yaparım; bana kötü davranırlarsa ben de onlara kötü davranırım’ diyen kimselerden olmasın! Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmaya çalışın; kötü davranırlarsa da haksızlık etmeme yönünde nefsinizi terbiye edin.”[5] Yukarıdaki misalde Efendimizin Malik b. Teyyihan Ebu’l-Heysem‘e yaptığı iyiliğe karşı Ebu’l-Heysem direk Efendimize olmasa da hizmetçisine karşı bir iyilik yapmıştır. Her iki iyiliğin livechillah (Allah rızası için) olduğu da açık bir gerçektir.

İkincisi: Karşılık beklemeden ve sadece Allah’ın rızasını gözeterek iyilik yapmak. Bu kişiler, birinci seviyedekilerden daha faziletli insanlardır. Kur’an, Allah’ın bu çok özel kullarını tanımlarken şöyle der: “Onlar derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.”[6] Yani ne maddi ne de manevi bir karşılık beklemeden yapılan iyilikler Allah katında birinci basamakta olanlardan daha faziletlidir.

Üçüncüsü: Kendisine kötülük yapanlara iyilik yapmak ve onları affetmek. Hakikaten bu, insanın nefsine en ağır gelen; ama en faziletli davranışlardan biridir. Genellikle peygamberler, evliyalar ve asfiyâlar bu seviyeye ulaşırlar.

İyiliğin bu seviyesine işaret eden bir ayette Allah Teala şöyle buyurur: “Ama unutmayın ki, haksızlığın karşılığı, yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah’a yaraşan tarzda olur. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez.”[7] Mekke döneminde inen bu ayetlerle, Mekkelilerin ağır baskıları altında saldırılara maruz kalan Müslümanlara, meşru dairede haklarını koruma yolu gösterilmiştir. Bu ayetle Müslümanların ancak kendilerine yapılan kötülüğe denk bir karşılık vermelerinin mümkün/caiz olduğuna işaret edilmekte, kişisel bir hakkın söz konusu olduğu durumda ise affetme yolunun seçilmesinin daha faziletli ve hikmetli olduğu ve bunun sevabının Allah katında saklı olduğu anlatılmaktadır.

İyiliğin bu üçüncü seviyesini idrak edenler arasında ilk peygamberleri, Hz. Yusuf (a.s)’ı ve Efendimiz (s.a.s)’i gösterebiliriz. Hz. Yusuf, kendisini kuyuya atan kardeşlerini yıllar sonra affetmiş ve onlardan intikam almayı düşünmemiştir. Allah’ın Resulü ise hem kendisine hem de diğer Müslümanlara yönelik her türlü işkence ve zulme rağmen, Hz. Yusuf’un kardeşlerini affettiği gibi, Mekke’nin fethi sonrasında verdiği hutbede “Siz hepiniz hürsünüz ve Allah sizi bağışlasın” sözleriyle genel bir af ilan etmiştir.[8] Çünkü onun ahlakı Kur’an’dı. Kur’an, ona şöyle demişti: “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel şekilde uzaklaştırmaya çalış! Bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kişi, candan, sıcak bir dost oluvermiştir.”[9]

Allah Resulü bir hadislerinde “faziletli amellerin içinde en faziletlileri” (diğer rivayette de dünya ve ahiret ehlinin ahlakı arasında en hayırlıları) olarak şu üç hususu saymıştır: “Seninle ilgisini kesene karşı senin irtibatı devam ettirmen, sana vermeyene (seni mahrum bırakana) vermen, sana kötülük edeni (kötü söz söyleyeni, zulmedeni) bağışlaman/affetmen.”[10] Hz. Ömer de der ki: “Hz. Ömer de der ki: “Sana gelene gitmen, “sıla-i rahim” (akrabalık ilişkilerini ve yakınlık bağlarını koruyup gözetmek) demek değildir. Zira bu (bir anlamda) kısas’tır, (yani onun yaptığının dengini/benzerini yapmandır). (Önemli olan ve) gerçek sıla-i rahim, seninle ilişkiyi kesene bizzat gitmen ve onunla bağı koparmamandır.”[11]

İyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı da kötülük anlamında tabii ki akıllara “kısas” kavramı da gelebilir. Bilindiği üzere, işlenen fiile, ona denk bir fiille mukabele edilmesi “kısas” olarak adlandırılır ve ayette haksızlıklardan korunma amaçlı zikredilmektedir. Bununla ilgili “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunmayı umabilirsiniz.”[12] ayetini açıklama sadedinde Suat Yıldırım şöyle der: “Kısas, hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Gerçi kısasın kendisi, cezayı hakketmiş bir hayatı yok etmedir, ama aynı zamanda haksız yere hayatı yok etmeye karşı, hayatın en büyük müeyyidesidir. Kısas gibi caydırıcı bir hüküm, toplum ve kişi hayatının garantisidir. Böylece dünya hayatınızı olduğu gibi âhiret hayatınızı da korursunuz.” İslam’da kısas gerektiren suçlar daha çok kamu ve kişisel hakların birlikte ihlâl edildiği ve kişisel haksızlıkların daha ön planda tutulduğu haklar için söz konusudur.

Tabii şunu unutmamak gerekir ki kişinin kendisine değil de umuma, kamuya veya bir topluluğa karşı yapılan kötülüklerde durum değişebilmektedir. Kamu hakkına ve Allah hakkına matuf olan azgınlık ve taşkınlıklara karşı; daha büyük haksızlıklara sebebiyet vermemesi açısından onları ıslah etmeye yönelik bir tutum sergilemek gerekir. Hz. Aişe validemiz, Allah Resulü’nün kendisine fenalık yapanlardan intikam almadığını, cezalandırmadığını, fakat Allah’ın yasak ettiği şeyler çiğnenince ilgili kişiyi cezalandırdığını açıkça belirtmiştir.[13] Evet, kişisel olmayan suçları affetme yetkisi kişilere verilmemiştir. Kişilerin affedebileceği kötülükler, kendi şahıslarına yapılanlardır.

Sonuç

İyiliğe iyilikle karşılık vermek her insanın asgarî düzeyde yapması beklenen bir davranıştır. Bunun bir derece daha ilerisi, iyiliği karşılık beklemeden yapmak, karşılık verileceği zaman da “Ben sadece Allah rızası için iyilik yaptım, hiçbir şey istemiyorum” diyerek civanmertlikte bulunmaktır. İyiliğin en üst mertebesi ise, kişisel haksızlıklar söz konusu olduğunda ve kendisine dünyayı dar edenlere karşı intikam alacak bir güce ulaştığında, Hz. Yusuf (a.s) ve Fahr-i kâinat (s.a.s) gibi “Sizi kınamıyorum. Benden yana hakkım helal olsun, Allah da sizi bağışlasın” diyebilmektir.

Yazar: Abdullah ENES


[1] Kalem, 68/4.

[2] Rahmân, 55/60.

[3] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 10/210; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid ve menbeu’l-fevâid, 10/319.

[4] Tirmizi, “Birr” 35, Ebu Davud “Edeb” 12.

[5] Tirmizî, “Birr, 63.

[6] İnsan, 76/9.

[7] Şûrâ, 42/40

[8] İbn Sa’d, Kitâbu’t-tabakâti’l-kebîr, 2/142.

[9] Fussilet, 41/34.

[10] Ahmed b Hanbel, Müsned, 24/383 (no: 15617), Müessesetu’r-Risale 2001; Abdurrezzak b Hemmam, Musannef, 10/226 (no: 21306), İkinci baskı, Daru’t-Ta’sîl 2013; Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, 17/269 (no: 739), Mektebetu İbn Teymiyye, Kahire, 1994.

[11] Ma’mer b Raşid, el-Câmi’, 10/438, Meclis-i İlmî, Beyrut 1983

[12] Bakara, 2/179.

[13] Müslim, Fedâil 79

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.