İlk Konak ve Üst Kata Taşınma

130

Kuba’daki aynı heyecan, Medine ahalisinde de yaşanıyordu. Herkes, yol kenarlarına dizilmiş ve Efendimiz’i kendi evinde misafir etme yarışına girişmişti. Kapısına yaklaşılan her ev halkı “Bizim evde konaklayacak” ümidini taşıyor ve bu iştiyakla Efendimiz’i evine davet ediyordu. Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün taleplere karşılık:

– Devenin yularını serbest bırakın; çünkü o memurdur, buyurmuş ve Medine’deki ikamet işini, tam bir tevekkül içinde kaderin hükmüne bırakmıştı. Aynı zamanda bu, farklı niyet besleyenlerin de önünü alacak bir çözümdü. Mübarek binek Kasvâ, adım adım Medine’de yürürken, arkasında bir insan seli oluşmuş, onun gittiği yere doğru akıyordu.

Medine sokaklarında yürürken sırasıyla Utbân İbn Mâlik, Abbâs İbn Ubâde, Ziyâd İbn Velîd, Ferve İbn Amr, Sa’d İbn Ubâde, Münzir İbn Amr, Sa’d İbn Rebî’, Hârice İbn Zeyd, Abdullah İbn Revâha, Adiyy İbn Neccâr, Selît İbn Kays ve onun babası Ebû Selît’in evlerinin, önünden geçiyor ve yanına yaklaştığı her evde aynı heyecan duyuluyor ve Efendimiz’i evine davet ediyordu. Her davet karşısında Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), deveyi kastederek:

– Onun yolunu serbest bırakın, çünkü o memurdur, ifadesini tekrarlıyordu.1

Neccâroğullarının kız çocukları, daha bir coşmuş; mahallelerine konak gelen Efendiler Efendisi’ne hoşâmedî yapıyorlardı. Bulundukları yerden:

– Bizler, Benî Neccâr’ın komşu çocuklarıyız; ne mutlu ki bize, komşumuz artık Allah Resûlü, sesleri yükseliyordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara döndü ve:

– Sizler, Beni seviyor musunuz, diye sordu. Sevmek de ne demekti; bir anda ortalık çınlayıverdi:

– Evet, yâ Resûlallah! Evet, yâ Resûlallah!

Bu kadar gönülden gelen sevgi seline mukabil Allah Resûlü de:

– Vallahi, Ben de sizi seviyorum! Vallahi, Ben de sizi seviyorum! Vallahi, Ben de sizi seviyorum, buyurdu.2

Derken Kasvâ, bir evin önünde durdu; etrafına bakınıyordu. Sonra, biraz hareket edip yürüdü. Ardından da, yeniden ilk durduğu yere geri döndü. Anlaşılan o, üzerine yüklenen tarihi misyonunu eda edebilmek; kaderin kendisine çizdiği rolü yerine getirmek için çabalıyordu. Bir müddet daha bekledi ve daha sonra da orada durup çöküverdi.3

Ensâr ve Muhacirîn, birbirine bakıyordu; artık, Efendi­miz’in konaklayacağı ev belli olmuştu. Ebû Eyyûb Hâlid İbn Zeyd’in yanaklarından sevinç gözyaşları damlıyordu. Çünkü, devenin çöktüğü yere en yakın olan ev, onun eviydi. Efendiler Efendisi sordu:

– En yakın ev kimin?

– Benim ev, yâ Resûlallah, diye ileri atıldı Ebâ Eyyûb Hazretleri. İşte şu, benim evim ve işte onun kapısı da şu, dedi.

– Öyleyse, haydi senin evinde konaklayalım, buyurdu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

– Öyleyse, içeri buyurun, dedi Ebâ Eyyûb ve böylelikle, yedi ay sürecek bir misafirlik başlamış oluyordu.4

Bu evin bir özelliği daha vardı; bu ev, yüzyıllar öncesinden Tubba’ meliki Es’adü’l-Hımyerî’nin,5 âhir zaman Ne­bi’si buraya hicret ettiği gün içinde kalsın diye yaptırdığı evdi.

Es’adü’l-Hımyerî, bir gün taç ve saltanatını Yemen’de bırakarak, gelecek Son Nebi’nin hicret edeceği belde olarak bildiği Yesrib’e gelmişti. Geldiği zaman da, O’nun geleceğinden sadece kendisinin haberdar olmadığını ve nice samimi gönülün O’nu burada beklediğini görmüş ve kendisi de burada kalmaya karar vermişti. Çok geçmeden, samimi bir niyetle bir ev inşâ ettirecek ve bu evde, gelecek Son Nebi’yi misafir etmek isteyecekti.6 Niyet güzel, gayret de samimiydi; buna mukabil ömür kısa ve hayat da sınırlıydı. Ölüm emareleri belirince, güvendiği en bilge adamı yanına çağırıp ona bir mektup bıraktı; zamanına yetişip de göremediği Son Nebi’ye vermesini istiyordu. Şayet o da göremezse, görebilecek birisine bu mektubu emanet etmesini istiyor ve bunu bir vasiyet olarak arkadakilere bırakıyordu. Ve, O’nun gelişini beklerken, bir gün Tübba’ meliki de yola revân olacaktı.7

Çocukları Lemis ve Vahabî, babaları kadar hassas değildi ve babalarının yaptırdığı bu evi, ellerinden çıkarıp satacaklardı. İşte bu ev, mirasla el değiştire değiştire şimdi Ebâ Eyyûb’a intikal etmiş; onun taht-ı tasarrufunda bulunuyordu. Belki Yemen meliki Es’adü’l-Hımyerî O’nu misafir edememişti; ama Allah (celle celâluhû), onun samimi ve yürekten bu gayretini boşa çıkarmamış, hicret ettiği gün içinde kalsın, diye yaptırdığı bu evde şimdi Resûlü’nü ağırlıyordu. Kâinatta tesadüfe yer yoktu ve:

– Devenin yularını serbest bırakın; çünkü o memurdur, sözünün anlamı, şimdi daha iyi anlaşılıyordu!

Elbette Hz. Ebâ Eyyûb, Medine’nin en bahtiyar kişisi olarak kendisini görüyordu. Bu sevincini ashab-ı kirâmla da paylaşmak isteyen Ebâ Eyyûb’un, bir şiir terennüm ettiği duyuldu. Şöyle diyordu:

– Ben Ahmed diye birisini biliyorum ki O,

Allah tarafından herkese gönderilen bir Resûl ve yaratılmışların en şereflisidir.

Şayet ömrüm, O’nun ömrüne yetişirse, O’na en sadık bir vezir,

Ve yanındaki amcaoğlu gibi olacağım.

Bugün ben kılıcımla, O’nun düşmanlarına savaş ilân etmiş bulunuyorum ki,

Böylelikle O’nun sinesinde meydana gelebilecek sıkıntıları şimdiden bertaraf etmiş olayım.8

Bu şiir de, yıllar öncesinden, Allah’ın Son Nebi’si geldiğinde içinde kalsın diye bu evi inşâ eden Es’adü’l-Hımyerî’ye ait bir şiirdi.9

Belli ki; hatıralar canlanmış ve şükür adına tahdis-i nimet olarak Allah’ın kendilerine olan ikramları dile getiriliyor ve böylesine önemli bir tevafuk, bütün ümmete mâl edilmek isteniyordu. Belki de, şiddetle tepki veren Mekke’ye mukabil Medine’nin, O’nu kabulde bu denli aktif olmasının altında, böylesine bir tarihî arka plan yatıyordu.10

Gerçi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebâ Eyyûb’un evine misafir gelmişti; ama Ensâr’ın tamamı aynı heyecanı duyuyordu; çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerine misafir olmuş, Mekke’nin hiddet soluyan havasına mukabil Medine’nin sıcaklığını tercih etmişti. Artık Ebû Eyyûb’un evi, Ensâr’ın uğrak yeri olmuştu; her akşam kapıda, en az iki veya üç Ensâr yemek getiriyor, Allah Resûlü ve yanına gelen misafirlerini doyurarak Ensâr cömertliğini göstermek istiyorlardı.11

Üst Kata Taşınma

Kâinatın İftiharı, Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin evine yerleşmişti; ama bu yerleşme Ebâ Eyyûb’un içine hiç sinmemişti; çünkü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), alt katı tercih etmişti ve gecelerini burada geçiriyordu. Hanımı Ümmü Eyyûb’la birlikte, bu hâlden duydukları rahatsızlığı dile getiriyorlar ve aralarında şöyle konuşuyorlardı:

– Nasıl olur; Efendimiz alt katta ve bizler, O’nun başı üstünde yürüyoruz!

Nihayet, kendilerini rahatsız eden bu konuyu Efendimiz’e açmaya karar verdiler ve O’nu üst kata davet etmek için huzuruna girdiler:

– Ey Allah’ın Nebi’si! Annem-babam Sana feda olsun! İnan ki, Senin alt katta, bizim de üst katta olmamız, bize çok ağır geliyor ve bu bizi çok rahatsız ediyor; Siz yukarı buyursanız da bizler alt kata taşınsak, diyorlardı. Ancak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onlar gibi düşünmüyordu. Kendilerini rahatsız eden bu konuyu defalarca O’nunla da paylaşmışlardı; ama Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hep:

– Ey Ebâ Eyyûb! Bizim için en uygun olan ve bizi kuşatan nimetler açısından, bizim alt katta bulunmamızdır, diyerek bir türlü bunu kabul etmiyordu.12

Bir gün Ebâ Eyyûb, yine aynı teklifte bulunmuş ve yine hüsn-ü kabul görmeyince:

– Altında Senin bulunduğun üst katta ben, asla yaşayamam, demiş ve bir kez daha ısrar etmişti. Yine sonuç değişmiyordu. Nihayet bir gün Ebâ Eyyûb, içi su ile dolu bir testiyi üst katta devirmiş ve kırılan testinin içindeki sular bütünüyle alt kata dökülüvermişti. Daha su alt kata ulaşmadan, Ümmü Eyyûb’la birlikte hemen kendileri alt kata ulaşmış ve ellerindeki havlu benzeri bezlerle suyun yayılmasını engellemeye çalışmışlardı. Efendimiz’in üzerine döküleceği endişesiyle yürekleri ağızlarına gelmiş ve üzüntüden sararıp solmuşlardı. Belli ki; bu iş böyle yürümeyecekti. Bu sefer daha kararlı bir şekilde:

– Yâ Resûlallah! Bizim artık Senin üstünde olmamızın imkânı yok! Ne olur Sen, artık yukarıya geç! İsteğin ötesinde bir yalvarmaydı bu ve şöyle diyordu:

– Alt katında Senin olduğun bir yerde ben, üst kata asla çıkmam!

Bu samimiyet ve bu kadar ısrar karşısında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), artık Ebâ Eyyûb’u kırmayacak ve o gece üst kata taşınacak,13 bundan sonra da, Mescid-i Nebevi inşa edilinceye kadar burada ikamet edecekti.

Dünyanın en bahtiyar ev sahibi olarak Ebâ Eyyûb ve ailesi, Efendimiz’i memnun edebilmek için artık o kadar hassas davranıyor ve gönlünü kırmamak için de o denli hassasiyet gösteriyorlardı ki, Allah Resûlü’ne yiyecek bir şeyler gönderdiklerinde, geri gelen sofranın üzerine titizlikle bakıp inceliyor ve böylelikle, O’nun ilgi duyduğu yiyecekleri tespit etmeye çalışıyorlardı. Bir başka hassasiyetleri de, kendi gıdalarını Efendimiz’in mübarek ellerinin değdiği yerlerden almaya çalışmaktı O’nun artığıyla karınlarını doyurmayı en büyük bahtiyarlık sayıyorlardı.

Bir gün, içinde bol miktarda soğan veya sarımsak olan bir yemek yapmışlar ve yemesi için bunu göndermişlerdi Allah Resûlü’ne. Yine beklemeye durdular; yemeğini yiyecek ve onlar da, arta kalan kısımla karınlarını doyurarak bereket talebinde bulunacaklardı. Ancak o gün öyle olmadı; gönderdikleri yemeğe el sürülmeden yemek geri gelmişti. Ailecek, Efendimiz’e yanlış bir yiyecek göndermiş olmalarının korkusunu yaşıyorlardı. Bir çırpıda huzura çıktı Ebâ Eyyûb:

– Yâ Resûlallah! Anam-babam Sana feda olsun; yemeğe el sürmeden onu geri göndermişsiniz! Yoksa bu haram mıydı, diye sormaya başladı. İçlerine su serpen bir cevap geliyordu:

– Hayır! Ama Ben, bu yemeği hoş bulmuyorum. Çünkü içinde soğan (veya sarımsak) kokusu aldım. Biliyorsun ki Ben, Rabbimle münâcat halindeyim, Hemen tepki verdi Ebâ Eyyûb:

– Senin hoşlanmadığından ben de hoşnut olmam, dedi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir adım daha atacaktı ve böylelikle, belli ki bir yanlış anlamanın daha önüne geçmek istiyordu:

– Fakat siz ondan yeyin!

Her ne kadar Efendimiz’den böyle bir ifade duymuş olsalar da, bir daha bu yemekten asla yapmayacaklardı.14 İşte bu, bir sahabe hassasiyetiydi; bırakın emir ve tavsiyelerini, arzu ve isteklerinde bile O’nu takip ederler, yüzündeki bir hoşnutsuzluktan bile hüküm çıkararak Allah’ın en sevgili kulunu memnun etmeye çalışırlardı.


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Dipnot:

  1. Rivayetler göstermektedir ki Efendimiz (s.a.s.) bu ifadeyi, tam yedi kez tekrarlamıştır.
  2. İbn Mâce, Sünen, 1/612 (1899)
  3. Devenin çöktüğü yer, Sehl ve Süheyl adındaki iki yetim delikanlıya ait bir arsa idi ve ağıl olarak kullanılıyordu.
  4. İbn Hişâm, Sîre, 3/22 vd.
  5. Es’adü’l-Hımyerî, güçlü bir kraldı. Önceleri, Medine’yi kuşatmak için ordusuyla birlikte buraya kadar gelmiş, karşısına çıkıp da kendisine, “Sen burayı kuşatamazsın; çünkü burası, geleceğini beklediğimiz Son Nebi’nin hicret edeceği yerdir.” diyen iki Yahudi genci de yanına alarak geri dönmüştü. Artık o, ehl-i imandı. Daha sonra da, Mekke’ye gelecek ve ilk defa Kâbe’ye örtü diktirerek yeni bir gelenek başlatmış olacaktı. Daha sonra Medine’ye gelen bu kral, burada dört yüz din âlimini kendisini beklerken bulacak ve bunun sebebini sorduğunda ise, “Bu beldenin şerefi, burada Muhammed adında ortaya çıkacak bir Nebi’den dolayıdır; burası da, O’nun hicret edeceği yer” cevabını alacaktı. Daha sonra bu zât, Medine’de kalacak ve herkesin beklediği Son Nebi için, buraya hicret ettiği gün içinde kalması için evini inşa edecekti. Kendisini göremeden Efendimiz’e olan bağlılığını ilan eden bu melik için Allah Resûlü de, “Tübba’ hakkında olumsuz şeyler söylemeyin. Zira o, Müslüman idi. Kâbe’ye ilk defa örtüsünü giydiren de, Es’adü’l-Hımyerî idi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/340; el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 12/80, 81) diyerek onun faziletini anlatacak, “Nebi midir, yoksa değil midir bilmiyorum.” (el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 12/81) diyerek de iltifat buyuracaktı.
  6. Es’adü’l-Hımyerî Medine’ye geldiğinde burada dört yüz kadar din âlimi vardı; bunların hepsi de, geleceğini bildikleri Son Nebi’yi beklemeye durmuşlardı. Sebebini sorduğunda kendisine, “Biz, kitaplarımızda görüyoruz ki, Allah’ın göndereceği son peygamber Muhammed, buraya hicret edecek. Biz de, O’nu burada karşılamak için bekliyoruz.” diyorlardı. Onların bu samimi hâllerini görünce, her birisine birer ev yaptıran Hımyerî, bu şahısların diğer ihtiyaçlarını da giderecek ve Efendisi’ne hasret gönüllerin böylelikle gönlünü almaya çalışacaktı. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/274
  7. Bkz. Halebî, Sîre, 2/278, 279
  8. Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr, 4/183
  9. Hatta, zayıf bile olsa bazı rivayetlerde Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin, hanesine teşrif ettiklerinde bizzat, eline aldığı bu şiirleri Efendimiz’e verdiği (Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/274); yahut, zuhûr ettiğini duyunca, Ebû Leylâ adındaki bir elçi ile bu mektubun Efendimiz’e ulaştırıldığı anlatılmaktadır. Ebû Leylâ ile karşılaşan Allah Resûlü (s.a.s.), “Sen, Tübba’ melikinin mektubunu getiren Ebû Leylâ mısın?” diye soracak ve o da, “Peki Sen kimsin?” diye mukabele edecektir. “Ben, Muhammed’im. O mektubu getir!” dedikten sonra da alıp onu okuyacaktır. Üzerinde şunlar yazılıdır:
    – Âlemlerin Rabbinin Resûlü ve peygamberlerle nebilerin hâtemi, Abdul­lah’ın oğlu Muhammed’e, Hımyer’in ilk Tübba’ından.
    Daha, mektubun dışındaki ifadelerde bile Melik’in, Resûlullah’a olan saygısını dile getirmesi ve Allah Resûlü’nün adını kendi adından önce yazıyor olması ayrıca dikkat çekmektedir.
    Mektupta ise şunlar yazmaktadır:
    – Yâ Muhammed! Ben, Sana, Senin ve her şeyin Rabbine, Rabbinden getirdiğin her şeyin iman ve İslâm şeâiri olduğuna iman ettim. Bunun sebebi ise, bu kitap vesilesiyle Sana ulaşıp yarın ahiret gününde bana şefaât etmen ve beni unutmaman içindir. Şunu bil ki ben, daha Sen gelmeden ve Allah, daha Seni göndermeden önce Sana iman etmiş öncüllerdenim. Ben, Senin ve İbrahim’in dini üzereyim.
    Mektubu okuduktan sonra, başlangıçta da sonuç itibariyle de her iş Allah’a aittir, mânâsındaki ayeti okuyan Efendiler Efendisi, üç kere:
    – Sana da merhaba ey Tübba beldesindeki Salih kardeş, diye mukabelede bulunacaktı. Bkz. Halebî, Sîre, 2/278, 279
  10. Medine ahalisinin menşei konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır; Hz. Musa ile birlikte hacca gelen İsrailoğullarından bir grup gelecek Son Nebi’nin özelliklerini bildikleri için burada kalıp O’nu beklemek istemişlerdi. Aynı zamanda, bulundukları yerde Buhtunnasır adında zalim bir hükümdar vardı ve orada kendilerini güvende hissetmiyorlardı. Şam’dan Yemen’e kadar kalacak yer aramış ve Tevrat’ta anlatılan özelliklere uyan yer olarak en sonunda Medine’yi bulmuşlardı. Bunların ilk geldikleri yer, Benî Kaynukâ çarşısının olduğu bölge idi. Daha sonraları, diğer Arap topluluklar da bunlara katılarak Medine’yi oluşturmuşlardı. (Diğer bir rivayette ise, bunlardan önce Amelikalıların buraya yerleştikleri belirtilmektedir.) Evs ve Hazreç ise, Yemen tarafından buraya gelmiş ve oradaki sıkıntılardan emin olmak için Medine’ye yerleşmişti. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/271 vd.
  11. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/275
  12. Müslim, Sahîh, 3/1623 (2053)
  13. Müslim, Sahîh, 3/1623 (2053); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/420 (23616)
  14. Söz konusu yemek, içinde bol miktarda soğan veya sarımsak bulunan bir yemekti ve Efendimiz (s.a.s.), vahiy meleği Cibril’le buluştuğu için kokusundan dolayı bu yemeği hoş karşılamamış ve ondan dolayı yememişti. Bkz. Müslim, Sahîh, 3/1623 (2053); İbn Hişâm, Sîre, 3/27, 28
Bunları da beğenebilirsin