İkinci Akabe Beyatı (12 Zilhicce Risaletin 13. Yılı)

119

Hac mevsimi gelmiş ve Mekke’ye doğru bir hareket başlamıştı. Hac ibadeti için Kâbe’ye yönelenlerin arasında Medineli Müslümanlar da vardı; bunlar, ikisi kadın toplam yetmiş beş kişiydi. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Mekke’ye geldiler. Günler bayrama kaymış teşrik günlerini yaşıyorlardı. Ancak, bu kadar insanın Kâbe’ye gelerek Efendimiz’le buluşmasını, o günün Mekke’sinin kaldırmasına imkân yoktu. Onun için başka bir formül bulunmalı ve problemsiz bir görüşme sağlanmalıydı. Bunun için önce, aralarından Ka’b İbn Mâlik ve Berâ İbn Ma’rûr’u seçip Kâbe’ye gönderdiler. Zaten Hz. Berâ, gördüğü bir rüyanın etkisinde kalarak, yol boyunca namazlarını Kâbe’ye doğru kılar olmuştu ve arkadaşları da, onun bu hareketini şiddetle kınamışlardı; çünkü bu, Efendimiz’in uygulamalarına muhalefet anlamına geliyordu. O da, işin gerçek yönünü Allah Resûlü’ne sormak için sabırsızlanıyordu.

İşin garip olanı, her ikisi de daha önce Efendimiz’i görmemişti; dolayısıyla beden itibariyle tanımıyorlardı. Yolda giderken aralarında konuşmaya başladılar; O’nu nasıl tanıyacaklarını soruyorlardı. Karşılarına çıkan bir Mekkeliye sordular:

– Sizler, O’nun amcası Abbâs İbn Abdulmuttalib’i[1] tanıyor musunuz?

Evet, ticaret maksadıyla zaman zaman Medine’ye de gelen Hz. Abbâs’ı tanıyorlardı. Bunun için:

– Evet, dediler. Adam:

– Öyleyse iş kolay! Çünkü O, Kâbe’de Abbâs’ın yanında oturan şahıs! Oraya girdiğinizde göreceksiniz, diyordu.

Artık tereddütsüz yürüyorlardı. Derken Kâbe’ye geldiler. Hz. Abbâs, diz çökmüş oturuyordu; yanında da İnsanlığın Emini vardı. Yanlarına gelip selam verdiler. Çok sıcak ve candan duruşlarını görünce Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Abbâs’a dönerek:

– Bu adamları tanıyor musun ey Ebâ Fadl, diye sordu.

– Evet, diyordu Hz. Abbâs. “Bu, Berâ İbn Ma’rûr; kavminin efendisi! Şu da Ka’b İbn Mâlik!”

Efendiler Efendisi’nin yüzünde, sürûr hüzmeleri dolaşıyordu; zira bunlar, sadece kendilerini temsil etmiyordu. Arkalarında kendileri gibi yetmiş küsur insan vardı ve onları temsilen gelmişlerdi. Nasıl buluşacaklarını sordular. Yeni adres de, yine Mina ve önceki yıllarda olduğu şekilde Akabe denilen mevki idi ve arkadaşlarının yanına gelip durumdan herkesi haberdar ettiler.

Ancak bunu, Medine’den birlikte geldikleri diğer insanlar bilmiyorlardı. Onun için ilk gece birlikte konaklayacak ve diğer insanlardan habersiz olarak gecenin ilerleyen saatlerinde buluşacaklardı.

Nihayet, gece ilerleyip de vuslat zamanı gelince, kimseye hissettirmeden kalkacak ve doğruca buluşma yerine geleceklerdi. Efendimiz’in yanında yine amcası Hz. Abbâs vardı. Bir anda karşısında yetmiş beş kişiyi gören Allah Resûlü’nün sevincine diyecek yoktu. On üç senedir Mekke, bu denli kapılarını açıp imana ‘buyur’ etmemişti. Belki de Mekke’deki sıkıntılar, Medine’de rahmet olup yağmaya baş­lamıştı.

Bir yılın semeresi ortaya konulmuş ve bu noktaya gelinirken yaşanılanlar konuşulmaya başlanmıştı. O’nu daha da sevindirecek bir başka müjdesi vardı Hz. Mus’ab’ın!.. Her bir mü’minden beklenen bir müjdeydi bu aynı zamanda!.. Nimeti tahdis anlamında bunu söylerken, aynı zamanda çok duyguluydu:

– Medine’de, içinde İslâm’ın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı yâ Resûlallah, dedi büyük bir mahcubiyetle. Zira, bir beldede inanan bir gönlün olması, dava adına oranın fethi anlamına geliyordu. Hedef göstermişti Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve al­mıştı mesajını Mus’ab!.. Dolayısıyla, attığı adımlara koşarak mukabele edilmişti ve ektiği samimiyetin semeresini dev­şiri­p getirmişti buraya.

Müşterek bir talepleri vardı; Gönüllerinin Gülü Hz. Muhammed’i Medine’ye davet ediyorlardı. Zaten, tablo ortadaydı; İslâm’ı yaşamak için Medine daha müsait görünüyordu. Aynı zamanda insanları daha cana yakın ve dini hayat adına daha müstaitti.

Evet, bir davet vardı; ama bu davete icabet etmenin beraberinde getireceği çok bedel vardı; sadece Efendimiz’in hicreti meseleyi çözmezdi ve iman eden herkesin Medine’ye gitmesi gerekirdi. Zira, burada kalanlar için Kureyş, akla hayale gelmedik oyunlar ortaya koyar, onlara nefes aldırmaz ve hayatı zehir ederdi. Bu ise, başlı başına bir problem demekti; ev-bark burada bırakılacak, yakın ve akrabalar geride kalacak, hatta bazıları itibariyle ana-babadan geçilip evlad ü iyal terk edilecek, bağ ve bahçelere Kureyş el koyacak ve kısaca, mezara gidercesine bir terkle dünyaya ait her şey bir kenara bırakılarak gidilecekti. İşin diğer tarafında ise, elde avuçta imkân olmadan Medine’de yeni yuvalar kurulacak, iş tutulacak, maişet temin edilecek ve dini hayat adına huzur yaşarken aynı zamanda da çoluk-çocuk açlık ve sefalet içinde bırakılmayacaktı. Sadece birkaç aile değildi; yaklaşık 180 aile vardı ortada… Bütün bunlar, zamanında çözüme kavuşturulmazsa çok ciddi sosyal problemler oluşturur ve gelecekte çok insanın başı ağrıyabilirdi.

Belli ki artık Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’yi terk etmeye kesin kararlıydı. On üç yıldır sadece imanları için didinmiş; ama buna karşılık onlardan hep şiddet görmüştü. Şimdi ise karşısında daha aktif ve bu işe gönülden destek veren insanlar vardı. Gidişatı görüp seyreden amca Hz. Abbâs, yeğeni Allah Resûlü’nü kendi memleketlerine davet edenlere bir şeyler söyleme lüzumu hissediyordu. Devreye girdi ve:

– Ey Hazreç cemaati![2] Bildiğiniz gibi Muhammed, her şeye rağmen bizim aramızda bulunuyor; bütün engellemelere rağmen biz de O’nu koruyoruz. Ancak şu anda O, sizin aranıza katılmak ve sizinle birlikte sizin beldenize gitmek durumunda. Şayet, O’nu davet ettiğiniz hususta vefa gösterebilecekseniz bu işe evet deyin; yarın O’nun karşısına çıkıp da muhalefet edenlere karşı O’nu can ve malınızı koruduğunuz gibi koruyacaksanız bir şey demem. Ancak, eğer buradan ayrıldıktan sonra O’nu yalnız bırakacak, düşmanlarının eline teslim edecek ve O’nu incitecekseniz, şimdiden bu işten vazgeçin ve yine O’nu bize bırakın. Çünkü O, her şeye rağmen kendi kavmi arasında izzet ve onuruyla yaşayıp tebliğ görevini yerine getiriyor, dedi.

Bu çıkışıyla Hz. Abbâs, böyle bir davetin ne anlama geldiğini hatırlatacaktı. Maksadı, işin gerçek yönünü kavramalarını sağlamak ve her şeye rağmen iradelerini ortaya koyarak yeğenine sahip çıkmalarını temin etmekti. Zira belli ki artık, yeğeni Muhammedü’l-Emîn ile ayrılık gözüküyordu ve elbette ki O’nu, koruyup kollama konusunda kesin bir kararlılık görmeden başkalarına teslim etmek olmazdı.

Ancak, Medine’den gelenlerin gözü pekti ve önce Hz. Abbâs’a döndüler:

– Söylediklerini dinleyip maksadını anladık, diyorlardı. Ardından da Efendiler Efendisi’ne yöneldiler:

– Yâ Resûlallah! Konuyla ilgili olarak hem Rabbin için hem de kendi adına bizden ne istiyorsun?

Derken sözü, İnsanlığın Emîni aldı; önce Allah’a hamdedip Kur’ân’dan ayetler okudu. Ardından da, İslâm’la ilgili genel konulara girdi ve dünle bugünün kıyasını ortaya koydu. Sonra da:

– Huzurlu olduğunuz zamanlarda da sıkıntıya dûçar bulunduğunuz anlarda da mutlak itaat istiyorum; sıkıntılı anlarda da bolluk durumunda da infakta bulunacaksınız!

O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet edecek; namazınızı kılıp zekatınızı da vereceksiniz!.

Emr-i ma’ruf yapacak ve kötülüklere karşı da sürekli nehyedici olacaksınız!

Sürekli Allah için adım atacak ve birilerinin sizi kınamasından endişe duymayacaksınız!

Sizin aranıza geldiğimde, çoluk-çocuğunuzu ve hanımlarınızı koruyup kolladığınız gibi Beni de koruyacak ve Bana yardım edeceksiniz, buyurdu.

Berâ İbn Ma’rûr, Efendimiz’in elinden tuttu ve:

– Evet, Seni Hak ile gönderene yemin olsun ki, kadınlarımızı koruduğumuz gibi Seni de koruyacağız. Sana söz veriyor ve beyat ediyoruz yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki bizler, harp nedir bilen, eli silah tutan bir topluluğuz ve bu, yüzyıllardır hep harp meydanlarında yaşayan atalarımızdan bize miras kaldı.

Bu arada Ebu’l-Heysem ileri atıldı. Belli ki onun da diyecekleri vardı:

– Yâ Resûlallah! Bizimle orada bir kavim arasında problem var ve onlarla savaşıp duruyoruz. Biz bu konuda onlarla savaşıp dururken şayet, Allah Size zafer ihsan etse ve bu iş artık herkes tarafından kabullenilmeye başlansa, o zaman Sen, bizi bırakıp da yeniden Mekke’ye döner misin?

Efendiler Efendisi tebessüm etmeye başlamıştı. Arkasından da şunları söyledi:

– Hayır, bilakis kana kan, zimmete zimmetle mukabele vardır! Artık Ben, sizden bir parça, sizler de Benden bir parçasınız; sizin savaştıklarınızla Ben de savaşır, barış ilan ettiklerinizle Ben de barış içinde yaşarım!

Şimdi mesele, daha da netleşmişti. Es’ad İbn Zürâre de ileri atılıp Efendimiz’in elinden tutmuş ve benzeri şeyler söylemişti. Artık, mesele tamamdı. Hatta, Efendimiz’in elini tutmaya devam eden Hz. Es’ad’ı kendi kavmi uyarıyor ve bırak da beyat edelim temennisinde bulunuyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), aralarından on iki kişilik bir temsilci heyeti seçmelerini istedi. Bunu talep ederken de, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya göndermelerde bulunuyor ve her iki nebinin de, kavimleri arasından bazı insanları seçerek onlarla meselesini yürüttüğünü anlatıyordu. Her biri bir kabileyi temsil edecek olan bu temsilciler, burada arkadaşlarını organize edecekleri gibi, aynı zamanda Medine’ye döndüklerinde kendi kavimleri arasında birer maya olacak ve böylelikle Medine’de İslâm’ın daha hızlı yayılmasını temin edeceklerdi. Onlar da, Es’ad İbn Zürâre, Sa’d İbn Rebî’, Abdullah İbn Revâha, Râfi’ İbn Mâlik, Berâ İbn Ma’rûr, Abdullah İbn Amr, Ubâde İbn Sâmit, Sa’d İbn Ubâde ve Münzir İbn Amr olmak üzere dokuzu Hazreçli; Üseyd İbn Hudayr, Sa’d İbn Hayseme ve Rifâa İbn Abdülmünzir olmak üzere de üçü Evsli; kendilerini temsil etmek için on iki kişiyi seçtiler. Mekkeli Müslümanları bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) temsil ediyordu.

Artık meseleye son nokta konulacaktı. İşte tam bu sırada Abbâs İbn Ubâde adındaki birisi öne çıktı ve kendi arkadaşlarına şöyle seslendi:

– Ey Hazreç cemaati! Sizler, bu adama beyat ederken ne yaptığınızın farkında mısınız?

– Evet, diyorlardı. Maksadı, insanların daha çok sahip çıkmalarını temin etmekti ve devam etti:

– Sizler, kırmızı ve siyah herkesi karşınıza alıyor ve böylelikle onlara harp ilan etmiş oluyorsunuz! Şayet sizler, mallarınız heder olup eşrafınız da musibetlere dûçar kaldığında sözünüzün arkasında durabilecekseniz mesele yok; o zaman, dünya ve ahiret saadeti sizin olacak demektir. Ancak, yarın ciddi bir sıkıntı içine düştüğünüzde ahdinize vefa gösteremezseniz işte o zaman dünya ve ahirette hüsrana dûçar oldunuz demektir!

– Biz, mallarımızdan mahrumiyet ve eşrafımızın başına musibetlerin yağması pahasına bu işe giriyor ve ona göre davet ediyoruz.

Daha sonra da Efendimiz’e döndüler ve:

– Şayet bizler, ahdimize vefa gösterirsek, bunun karşılığında ne elde etmiş olacağız yâ Resûlallah, diye sordular. Tereddütsüz:

– Cennet, diyordu. Sıra, son hamleyi yapmaya gelmişti. Onun için büyük bir ihtiramla:

– Uzat yâ Resûlallah ellerini, Sana beyat edeceğiz, diyorlardı.[3]

Bundan sonra da teker teker gelip Efendimiz’in elini sıkarak musafaha yaptılar ve böylelikle beyatlarını tamamlamış oluyorlardı. Sadece, Medineden buraya kadar gelen iki kadın Ümmü Umâra olarak bilinen Nesîbe Binti Ka’b ve Esmâ Binti Amr uzaktan işarette bulunmuş ve böylelikle Efendimiz’le musafaha yapmadan beyatlarını tamamlamışlardı.[4]


Dipnotlar:
[1] Hz. Abbâs’ın ne zaman Müslüman olduğu konusunda ihtilaf bulunmaktadır. Bazıları onun, Bedir sonrasında Müslüman olduğunu söylerken bir kısım tarihçiler, onun Mekke’de iken Müslüman olduğunu ve bunu gizleyerek yeğeni Muhammedü’l-Emîn’e içeriden lojistik destek sağladığını ifade etmektedirler. Belli başlı hadiselerdeki çıkışlarına bakılacak olursa bu görüş, diğerine nispetle ağırlık kazanmaktadır. Çünkü, hicret sırasında Hz. Abbâs da izin istemiş, “Senin Mekke’de kalman daha hayırlı” diyerek Efendimiz (s.a.s.) ona hicret izni vermemiştir. Hatta, onun hicretiyle birlikte bu meselenin artık son bulacağının da müjdesini vermiş ve Hz. Abbâs, müjdesi verildiği gibi Mekke’nin fethi öncesinde Medine’ye gelerek bu işe son noktayı koymuştur. Müşriklerin zorlama ve baskılarıyla Bedir Savaşı’na katıldığını duyunca da, kimsenin Abbâs’a ilişmemesi gerektiğini ilan eden Efendiler Efendisi’nin, böylelikle onu stratejik bir konumda Mekke’de tuttuğu anlaşılmaktadır. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 3/163, 164
[2] Hazreç kabilesi, diğerlerinden daha güçlü olduğu için o gün, Medine denilince onlar akla geliyordu ve Hz. Abbâs da, tağlib tarikiyle Hazreç derken bütün Medinelileri kastediyordu.
[3] Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 2/287 vd.
[4] Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 2/287 vd. el-Mısrî, Sîratü’r-Resûl, s. 179 vd.