İki Hicret ve Mekkeli Zalimlerin Karakteri

527

Tevhit ve nübüvvet tarihi boyunca hak dinin ve davanın karşısına dikilen, zulmeden ve azgın kalabalıklara önderlik eden kişilerin ve zümrelerin, belli başlı karakter özellikleri vardı. Kur’ân bazen doğrudan bazen de açık uçlar bırakarak bu hususa, Firavun, Nemrut ve azgınlıklarından dolayı helak edilen kavimler üzerinden dikkat çeker. Hatta Kur’ân, “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.”1 buyurarak insanları, karakterleri üzerinden tahlil etmenin önemine ve isabetliliğine de ayrıca işaret eder. Bu çerçevede Allah Resûlü’ne ve Müslümanlara düşmanlık yapan Velid İbn-i Mugîre, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Utbe ve Şeybe İbn-i Rebîa, Ukbe İbn-i Ebî Muayt ve Nadir İbn-i Haris gibi Kureyş’in ileri gelen despot idarecilerinin de kendilerine has karakter özellikleri bulunuyordu. Bu makalede, kendi içinden çıkmış evrensel bir güzellik, İslam karşısında zorba kesilen bu hak hukuk tanımaz azgın insanların bazı karakter özelliklerini, Habeşistan ve Medine hicretlerine verdikleri tepki üzerinden tahlil etmeye çalışacağız: 

Habeşistan Hicretine Tepkileri

Açıktan ve toplu davetin başladığı peygamberliğin dördüncü yılından itibaren şirkin despot önderlerinin sahabîlere uyguladığı baskı, zulüm ve işkenceler, artık dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Allah Resûlü hem onları emniyet ve huzura kavuşturmak hem de Mekke’de gerginliği azaltmak için “Habeş toprağında, idaresi altında hiçbir kimsenin zulme uğramadığı bir melik vardır. Orası doğruluk yurdudur. Allah bir kapı açıncaya kadar oraya hicret etseniz!” buyurmuş ve çıkış adına hicreti adres göstermişti.2 Gerekli hazırlıkları yapan İslam’ın bu ilk müntesipleri/muhacirleri, her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak ortalığın tenhalaşmasını ve müşriklerin gaflet uykusuna dalmasını beklemişti. Ardından gözyaşları içerisinde canlarından çok sevdikleri Allah Resûlü’nü, inen vahiylerle manevi havası değişen beldeleri Mekke’yi geride bırakıp gizlice yola koyulmuşlar, ümit ve endişe içerisinde Şuaybe limanına ulaşmışlardı. 

Dinlerinden ve davalarından ötürü maruz bırakıldıkları zulüm ve işkence sanki geride kalmıştı. Zira arkalarında Mekkeliler yok gibiydi ve dahası bir inayet eli yardımlarına yetişmiş; limana vardıklarında harekete hazır iki gemi ile karşılaşmışlardı. Tarihler, Risalet’in beşinci yılı, Receb ayını gösteriyordu. Bu arada Mekkeli despotların onların gidişini haber almaları ile peşlerine adam salmaları bir olmuştu. Kin ve nefretten kıpkırmızı kesilmişlerdi. Bizden izinsiz kuş uçmaz, uçamaz diye düşündükleri Mekke’den müminler ayrılmış onların ruhları bile duymamıştı. Ama artık çok geçti zira muhacirler gemi yetkilileriyle kişi başına yarım altın karşılığında anlaşmış; limandan ayrılıp Kızıldeniz’in mavi sularında seyahate başlamışlardı. Onları ele geçiremeyen Mekkelilerin gayzı, tavan yapmış adeta öfkeden kudurmuş ve hüsran içerisinde gerisin geriye dönmüşlerdi.

Müslümanların geri gönderileceklerini uman müşriklerin gözleri ve kulakları, artık Habeşistan’dan gelecek haberlerdeydi. Fakat çok geçmeden Mekke’ye hiç beklemedikleri bir haber ulaşmıştı. Müslümanların ilticası, Aksum Krallığı tarafından kabul edilmiş; din ve vicdan özgürlüğü içerisinde, huzurlu bir şekilde manevi değerlerini yaşamaya başlamışlardı. Mekke’nin ileri gelen müşrik liderlerinin gözlerine uyku girmiyor, ağızlarını bıçak açmıyordu. Haset ve adavetten felç olmuş vicdanları, kapkara kesilmişti. İslam davasının Mekke’nin dışına çıkmasından, komşu devletler nazarında kendi vatandaşlarına zulmeden bir idare durumuna düşmüş olmaktan ve Müslümanların iltica talebinin, bir devlet tarafından kabul edilmesinden çok ciddi şekilde endişelenmiş ve rahatsız olmuşlardı. Müslümanlar orada dal budak salmadan önce onları teslim alıp geri getirmeye ve köklerini kurutmaya karar vermişlerdi. 

Bunu nasıl yapacaklarını konuşmak ve bu süreçte takip edilecek metotları ve atılacak adımları tespit etmek için acele toplanmışlardı. Yapılan görüşmeler neticesinde kaçakların (!) mutlaka geri getirilmesine ve bunun için siyasî deha ve Aksum Kralı Ashame yanında kredisi olan Amr İbn-i Âs’ı, Ebû Cehil’in kuzeni Abdullah İbn-i Ebî Rebîa ile birlikte elçi olarak Habeşistan’a göndermeye karar vermişlerdi. Bu arada Müslümanlar hakkında verilecek kararın Mekkeliler lehine olmasını sağlamak için krala ve etrafındaki danışmanlara takdim edilmek üzere kıymetli hediyeler ve değerli meşin deriler de göndereceklerdi.

Elçiler, kraldan önce danışmanlarıyla buluşacak, onları hediyelere boğacak ve kararın, kendi lehlerine çıkması için onlara lobi faaliyeti yaptıracaklardı. Bir de meselenin önce danışmanlara sonra da krala sunumu yapılırken Müslümanların kimsenin bilmediği yeni bir din icat ettiği, fesat çıkaran, birlik ve beraberliği bozan akılsız kimseler oldukları, masum olmadıkları vurgulanacaktı. Onların halini, akrabalarının ve yöneticilerinin daha iyi bildiği zaten kendilerini de onların gönderdiği özellikle dile getirilecekti. Elçiler, hemen gerekli hazırlıkları yapmış ve hediyelerle Habeşistan’a doğru harekete geçmişlerdi.3 

Medine Hicretine Tepkileri

Risalet’in dördüncü yılından itibaren Allah Resûlü, Mekke civarında düzenlenen Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarını ve hac yapmak üzere Mina’da toplanan insanları ve kabileleri ziyarete başlamıştı. Onları İslam’a davet ediyor ve kendisine destek olmaya çağırıyordu. Yedi yıl boyunca Mekke korkusundan dolayı kimse “Evet!” demese de nihayet bu gayretleri netice vermiş ve Risalet’in on birinci yılında Medineli altı gencin gönlüne girmişti. Bu gençler, bir yıl sonra Akabe’de tekrar buluşmaya söz verip ayrılmışlar ve zamanı gelince kararlaştırılan yerde hazır bulunmuşlardı. Gelirken yanlarında altı mü’min daha getirmişlerdi. Onlarla görüşen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerinden bazı hususlarda söz almıştı. On iki Medineli ayrılırlarken kendilerine İslam’ı anlatacak, Kur’ân’ı talim edecek ve Sünnet’i yaşayarak gösterecek bir rehber istemişlerdi. Sonra da Allah Resûlü’nün görevlendirdiği Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’i (radıyallahu anh) yanlarına alıp geri dönmüşlerdi. 

Hz. Mus’ab, bir yıl içerisinde Medine’de Evs ve Hazrec’in ileri gelenleri dahil onlarca insanın gönlüne girmişti. Kendi aralarında bir toplantı yapan bu kimseler, Allah Resûlü ve Mekkeli Müslüman kardeşlerinin içinde bulundukları hali kabullenememiş; O’nu ve ashabını Medine’ye davet etmeye karar vermişlerdi.4 Aralarından ikisi kadın yetmiş beş kişi, O’nu Medine’ye davet etmek için çoğunluğunu müşriklerin oluşturduğu hac kafilesinin arasına dahil olmuş ve Risalet’in on üçüncü yılında 12 Zilhicce’de Akabe’de O’nunla buluşmuşlardı. Karşılıklı konuşmalardan sonra II. Akabe Beyat’ı gerçekleşmiş; Allah Resûlü’ne her ne pahasına olursa olsun kendisine sahip çıkacaklarına ve O’nu koruyacaklarına dair söz vermişlerdi.5 

Medineli Müslümanlarla Allah Resûlü arasında Akabe’de gerçekleşen bu buluşma ve sözleşme, Mekke’nin ileri gelen despotlarına ulaşmıştı. Müslümanlarla alakalı hiçbir gelişmeye kayıtsız kalmayan; baltalama ve bitirme adına hemen devreye giren bu insanlar, olayı araştırmak, doğruysa müdahalede bulunmak için derhal harekete geçmişlerdi. Mina’da konaklayan müşrik Hazreclilerin yanına gelmiş ve “Ey Hazrec topluluğu! Bize erişen habere göre siz bizim arkadaşımızla konuşmuşsunuz. Kendisini aramızdan çıkarıp yanınıza götürmek istiyormuşsunuz! Vallahi, şayet böyle bir şey yapmışsanız bilin ki Arap kabileleri arasında, sizden daha fazla savaşmayı arzulayacağımız ve kin bağlayacağımız hiçbir kabile yoktur!” demişlerdi. Bunu üzerine onlardan bir kısmı, Allah’ın adına yemin ederek “Kesinlikle böyle bir şey olmadı. Biz asla böyle bir şey yapmadık ve duymadık!” karşılığını vermişlerdi.6

Mekke’nin zorba müşrikleri, olayı netleştirmek için soluğu Buas savaşından sonra Medine’de sivrilen, krallık tacı giymeye hazırlanan ve ilerleyen süreçte de hep iletişim halinde olacakları Abdullah İbn-i Übeyy’in yanında almışlardı. Buluşmadan ve beyattan haberi olmayan Abdullah İbn-i Übey, onlara “Allah’a yemin olsun ki bu çok büyük bir iş! Bu kesinlikle içi boş bir haber. Böyle bir şey olmadı. Kavmim, böyle bir şeyi bana danışmadan yapmazlar ve ben, böyle bir şeyin gerçekleştiğini bilmiyorum. Şayet ben Yesrib’de bile olsaydım onlar yine bunu bana sormadıkça yapmazlardı!” demiş ve bu söylentinin doğru olma ihtimalinin bulunmadığını haber vermişti.7

Rahatlayan tiranlar evlerine geri dönmüş fakat sabah olunca duydukları haberin doğru olduğunu öğrenmişlerdi. Bu arada her ihtimale karşı Ensar, Mina’dan sabah erkenden ayrılmış ve Medine’ye doğru yola koyulmuşlardı. Onları yakalayıp cezalandırmak isteyen despot müşrikler, her tarafa adamlar salıp bütün yolları tutmuşlardı. Fakat hızlı hareket eden Ensar, tehlikeyi atlatıp Medine’ye ulaşmışlardı. Sadece Hazrec’in başındaki Sad ibn-i Ubade’yi yakalayabilmiş ve onu, öldüresiye dövmüşlerdi ki canını, araya giren müşrik tanıdıklarının eman vermesiyle anca kurtarabilmişti.8

Beyatı gündemden düşürmek isteyen Allah Resûlü, yaklaşık yirmi gün beklemiş ve ardından Müslümanlardan Medine’ye hicret etmelerini istemişti. Bunun üzerine gruplar halinde büyük çoğunluğu Mekkelilere sezdirmeden göç etmişlerdi. Mekke’nin müstebit idarecileri öfkeden çılgına dönmüşlerdi. “Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı…”9 ayetinde de haber verildiği üzere Allah Resûlü’nün de hicret etmesine mani olmak için harekete geçmişlerdi. Fakat onların bu konuşmalarının üzerinden bir gün geçmeden Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir ile Medine’ye hicret için yola koyulmuştu. Mekkeliler, O’nu ve arkadaşını yakalamak için her tarafı didik didik etmiş, ölü ya da diri başlarına yüzer deve de ödül koymuş ama hedeflerine ulaşamamışlardı.10

Mekkeliler, Habeşistan hicretinde olduğu gibi müşrik ve Yahudî Medine sakinlerinin de Allah Resûlü’nü ve diğer muhacirleri memleketlerinden kovmalarını ummuş ve beklemiş ama Evs’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Muaz ile Hazrec’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Ubade, Allah Resûlü’nü desteklediği için burada da hayal kırıklığı yaşamışlardı. Bir de Allah Resûlü, onların bel bağladığı zümrelerle birlikte huzur ve emniyet içerisinde yaşamalarını temin edecek Medine Vesikası’nı yürürlüğe sokmuş ve şehri, bir anda Arap yarımadasının en güvenli merkezine çevirmişti.

Bunun üzerine Mekke’nin despot liderleri, savaş planları yapmaya başlamış ve Medine’deki gruplara hitaben ültimatom mahiyetinde haberler göndermeye ve mektuplar yazmaya başlamışlardı. Tehdit dolu mektuplarında şunları söylüyorlardı: “Şüphesiz ki sizler, bizim adamımızı içinizde barındırıyorsunuz. Allah’a yemin olsun ki ya sizler savaşarak O’nu yurdunuzdan çıkarırsınız ya da bizler, kadın ve mallarınızı elde edip hepinizi esir alıncaya kadar sizinle savaşırız!”11

Tahlil ve Sonuç

Aksum Krallığı, o gün bölgede hatırı sayılır bir güç; dünyanın ise dördüncü büyük devleti konumundaydı. Halkı Hristiyan’dı ve kızıl deniz üzerindeki ticaret yollarının ve limanların güvenliğini sağladıkları için Doğu Roma tarafından destekleniyorlardı. Mekkelilerin özellikle kışın ticaret kervanları gönderdiği ve onlar için hayati öneme sahip olan Yemen’in San’a bölgesi de onlara bağlıydı. Üstelik Mekkelilerin kullandığı birçok ürün Aksum Krallığı’ndan geliyordu. Doğal olarak Mekke’nin aristokrat ve despot idarecileri, hem siyasi hem de iktisadî cihetten Aksum Krallığı’ndan çekiniyorlardı ve onlarla ters düşmek istemiyorlardı. Bu güç karşısında nezaket abidesi kesilmişlerdi. Onları kızdırmamak için tamamen diplomasinin dilini kullanmış ve muhacirlerin iadesini talep ederken çok beyefendi hareket etmişlerdi. 

Medine ise iç savaşların tükettiği bir yerdi. Üstelik Kâbe ve ticaret panayırlarından dolayı bütün Arap kabileleri, Mekke ile ilişkilerini sıkı tutmaya çalışıyordu. Mekke’nin müşrik önderleri için Medine, birkaç saatte halkını kılıçtan geçirilebilecekleri; siyasi, askeri ve ekonomik açıdan güçsüz gördükleri bir yerdi. Habeş Muhacirlerini geri getirmek için kuzu kesilen; diplomasi, hediye ve rüşveti devreye sokan Mekkeliler, Medine karşısında canavar kesilmişti; ültimatom üstüne ültimatom veriyor, tehditler yağdırıyor ve içlerine korku salmaya çalışıyorlardı.

Netice itibarıyla Mekke’nin despot idarecilerinin Asr-ı Saadet’te yaşanan iki hicret karşısında verdikleri birbirinden tamamen farklı bu iki duruş ve takip ettikleri yol haritasından şu ortaya çıkıyordu ki onlar, kendilerinden daha güçlü devletler karşısında ürkek, korkak, ezik ve rüşvetçi; daha zayıf devletler karşısında ise baskıcı, tehditkâr ve saldırgan bir anlayış sergiliyorlardı. Aslında onların bu iki farklı duruşu, “hakkı güçte gören” bütün tiranların değişmeyen karakterini de ele veriyordu…

Yazar: Yücel MEN

Dipnot:

  1. İsra Sûresi, 17/84
  2. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 147
  3. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 154, 155
  4. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 22/347 (14456); İbn-i Hibbân, Sahîh 15/475 (7012); Beyhakî, Kübrâ 8/251 (16556)
  5. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 197-205
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 206
  7. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 206
  8. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 206
  9. Enfal Sûresi 8/30
  10. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 221-227
  11. Ebû Dâvud, Harâc 23; Beyhakî, Delâil 3/178, 179
İlgili diğer yazılar
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla